banner17

Tahkir ve tezyifle nereye gidilir ki?!

Ne adeta bir 'atalar kültü'ne tapınırcasına sağlıklı yürümek mümkün, ne de geçmişi yok sayarak bir yeniden başlangıç yapmak..

Tahkir ve tezyifle nereye gidilir ki?!

Bir kımıldanış, kıpırdayış var. Diriliş’i yaşayan büyük Usta’nın sözleri, düşünceleri bizi umutsuzluğa gömülmekten alıkoydu. Elbette diğer büyük âlimlerin, düşünürlerin, sufilerin, şairlerin de söyledikleri, haykırdıkları, duaları farklı tonlarda, renklerde, şekillerde bizi tetikledi, etkiledi. Ama o meşum gölge de uzadı, genişledi. Sokaklarımıza, evlerimize, aklımıza, kalbimize sızmak, sinmek için tüm şeytanî yolları denedi, denemeye devam ediyor. Enjoy Kapitalism

Asude bahar ülkesi mümkün mü?

Bu gizli-açık çatışma-kapışma bizi hırpalıyor, yoruyor. ‘Dağbaşı yalnızlığı’ yaşamak isteyen(ler) bile bunun mümkün olmadığını görüyor. Yani nereye gidersek gidelim ‘asude bir bahar ülkesi’ bulmamız imkânsız gibi. Dünyanın kapitalist ve acımasız işleyişinden kaçmak mümkün olmadığına göre; önümüzde yürünecek iki yol var demektir.

Birincisi ve kolay olanı, dünyevîleşerek bu kancık dünyayla anlaşmak, o hayırsız kocakarıya ram olmak… Şimdiye dek kimseye yâr olmadığına göre bu çağda da kimseye gönül vermeyecek. Her zaman yaptığı gibi kendisinden faydalanmak isteyenlere geçici zevkler, hazlar yaşatıp onları kendine kul-köle eyleyecek. Zaten kapitalizm denilen şeyin amacı, güya dünyada bir cennet yaratmak, hatta insanları dünyanın bir cennet olabileceği yanılsamasına inandırmak değil midir?

Ne yapmalı?

Kuş tüyü yataklara hayır diyebilmek… İkinci yolu tutanların ilk sınavı burda(n) başlıyor. Çünkü yanılsamanın kabullenilişi, hakikat olarak algılanışı bu ‘ortam’da başlıyor. Öyleyse hepimiz her an o büyük Ayartıcı’nın ve ortaklarının, işbirlikçilerinin faaliyet sahası içindeyiz. Bundan dolayı her an bizi uyanık tutacak, uy(u)duğumuzda uyandıracak, dürtecek, korkutacak, ümitlendirip sevindirecek dostlara, düşüncelere, şiirlere, kitaplara, sohbetlere ihtiyacımız var. Alışkanlıkların, hakkında derinlemesine düşünülmeden kabullenilen yargıların, fikirlerin, içine doğduğumuz ortamın kanıksanarak cansız ve ruhsuz hale getirilmiş yaşam biçiminin, bizi bu tehlike(ler)den koruması olası mı?

Amina Wadud Cuma Namazı kıldırırken

Ayartılmaya, kandırılmaya, uyutulmaya karşı koymak, direnmek ve sahih bir yaşam biçimi-alanı oluşturmak için çaba sarfeden güzel insanlarımız var. Bu güzel insanlara gıpta, muhabbet ve hürmetle bakıyorum. Onları dinliyorum, okuyorum, takip etmeye çalışıyorum. Yeni öneriler, okumalar peşinde olmaları beni heyecanlandırıyor.

Geçmiş toptan yok sayılır mı? Yerine neyi öneriyorlar?

Fakat bazen sevincimi yarıda bırakan aşırı yorumlarla, büyük iddialarla karşılaşıyorum. O zaman, mesela diyorum ki, biz, İslam’ın geçmiş tecrübelerini ve hatta hadisleri yük olarak algılayan ve bunlardan acilen kurtulmamız gerektiğini söyleyenleri geride bırakmamış mıydık? Yüz yıldan fazladır devam eden bir tartışmanın müslümanları bir yere ulaştırmadığı görüldü. Geçmişi ayıklamak farklı bir şey, toptan yük sayarak yanlışlamak ve böylece yok saymaya çalışmak farklı bir şey. İslam’ın muhteşem birikimini yok saymaya çalışmak, içinde çok büyük yanlışlıklar barındırdığına inanmakla başlıyor. Genel olarak bizden evvel yaşamış müslümanların büyük yanılgıları görememiş veya görse bile düzeltememiş olduğuna inanmak:

İhya'u Ulumid-din, İmam GazaliAcayip bir büyüklük bu! Acayip; çünkü bu devasa geleneğin yerine kendi fikir ve düşüncelerini koyuyor. Sanki var etmenin, tashih etmenin milat noktasına kendi pürüzsüz ve tam tutarlı paradigmasını yerleştiriyor. Tabii bu arada, bir iki önemli ismi de bazı yönlerden ele alarak kendisine bir çeşit meşruiyet kazandırmayı da ihmal etmiyor.

Bu genelleme tarzının, olumsuzlamayı nerdeyse tüm bir İslam tarihine yayma tavrının nelere kapı açtığı konusunu biraz açarsak sanırım niçin dikkatli olmamız gerektiği daha iyi anlaşılır. İşte diyelim ki, Emevi’yle başlayan hatalar silsilesi, bundan sonra gelen âlimler, sufiler, zahidler, muhaddisler, fakihler, mütekkellimler tarafından ya görülmedi ya da görüldü ama düzeltil(e)medi. Bin üç yüz, bin dört yüz yıldır inişli-çıkışlı devam eden bu medeniyet tecrübesinin baskın karakteri, maalesef neredeyse her devirde bu yanlışlara rıza göstermek ve göz yummakla geçti.  Bazıları gördü bu hatalı yol alışı, lakin engellemeye gücü yetmedi. Âlimlerin büyük çoğunluğu ise  zorba ve tefessüh etmiş iktidarlarla iş tutup kendi konumunu hem zihnen hem toplumsal itibar açısından korudu. 

İslam’ın büyük dâhilerine haksızlık değil midir bu? Binlerce âlim binlerce eser verdi. Kıskanılacak derecede samimi ve tutarlı bir yaşam sürdürdü. Bütün hayatını Kur’an’ı ve Sünnet’i anlamaya ve yaşamaya adadı. Fakat gene de işin hakikatine vakıf olamadı. Öyle mi?

Nazar ağacı

İslam şimdiye kadar aslına uygun bir şekilde yaşanmadı. Hurafeler, yanlışlıklar ve siyasi kumpaslar içinde sahihliğini yitirdi. Peki, kıyamete kadar geçerli olacak bu yüce dinin, bizden evvel yaşamış müslümanları kurtarması, hidayete erdirmesi, Allah’a yaklaştırması mümkün olmadıysa bu, İslam için büyük bir kayıp/eksiklik sayılmaz mı? Eğer böyleyse İslam’ın yüceliğinden ve müslümanların izzetinden nasıl bahsedeceğiz?

Bu kişilerin emekleri, gayretleri, yeni bir yöntem arayışları elbet bize bir şeyler kazandırabilir. Fakat kendileri ve kendileri gibi düşünmeye başlayanlar için, diğerlerini itizal etmiş gibi düşündüklerinden, en azından fikirlerinin açılımında böyle bir dışlama mündemiç bulunduğundan, hariçte kalma tehlikeleri var. Onların bu cesareti ve direnci, heyecanla çıktıkları yoldan dönmelerine engel oluyor. Kimbilir belki de bu dinamik düşünce tarzları ve samimiyetleri onları daha itidalli noktalara vardırır.

Riyazüs SalihinDedikoducularla işimiz yok!

Şahsen saygı duyduğum bu gayret sahipleri, bilgi yoğunluğundan ve gördüklerinin doğruluğuna kendilerini fazla kaptırmış olmaktan ötürü bazı haksızlıklar yapıyor olsalar da gayrının ekmeğine yağ sürmedikten sonra benim için saygınlıklarını ve dinlenebilirliklerini koruyacaklardır. Ama bir de durduğu sığ yerden geçmişi ve şimdiyi eleştirip küçümseyen saygısız tipler var. Herhangi bir âlime, bilgine, sufiye, kitaba, mezhebe, meşrebe, tarikata, cemaate rahatça ve kaygısızca kulp takan ve ama kendisi bir kaç şey okuyup yazmaktan başka, ümmet için hiç bir şey yapmayan bu tiplerden olmaktan Allah bizi muhafaza etsin. Bunlar işin dedikosunu yapan boş kişilerdir. Bir müslüman başka bir müslüman hakkında, bu kadar kolay ve kaygısızca nasıl olumsuz yargılarda bulunabilir? Yoksa ‘ölmüş kardeşinin etini yemekten’ tiksinmeyecek kadar duyarsızlaştık ve katılaşmaktan korkmaz mı olduk? 

Büyük âlimlerin, velilerin, filozofların, şairlerin bin bir zahmetle, yaşaya yaşaya, ruhlarını-akıllarını kanata kanata ulaştıkları ilmî, fikrî, irfanî, felsefî ‘makamlarda’, tabir caizse bir ‘paradigma’ içinde söylediklerini; bu çağın heyecanlı gençleri, daha işin başındayken sloganik bir şekilde rahatça ve kaygısızca dillendirebiliyorlar. Üstelik dillerine doladıkları bu vecizelerle ahkam kesiyor, baş kesiyor, karalıyor, yok sayıyor, yön gösteriyor, kendilerine yüksek kuleler inşa edebiliyorlar.

Ne geçmişi kutsayarak, adeta bir ‘atalar kültü’ne tapınırcasına nostaljik travmaya tutulmuş bir şekilde bu yolda sağlıklı yürümek mümkün; ne de geçmişin muhteşem birikimlerini bir yük olarak algılayıp acımasızca ve insafsızca yok sayarak bir yeniden başlangıç yapmak mümkün.

Barışık ve eleştirel bir şekilde o dip kaynakların içinden geçerek bugüne ulaşmak aslolan…

Sezai KarakoçBaşlangıcını Sezai Karakoç’la yaptığımız yazının sonunda da O’nun yürüyüşünü anarak noktayı koyalım. Sezai Karakoç’u okuyup da O’nun diriliğinden ve tazeliğinden şüphelenecek insaf ve izan sahibi kimse bulunmaz kolay kolay. Peki, nedir O’nun tavrı, tarzı?

Özellikle bahis konusu ettiğimiz İslam Medeniyeti’nin birikimlerini kendi ruhanî-manevi tefekkür-tahayyül-tasavvur evreninden geçirerek yepyeni bir dil ve ifade tarzıyla bizlere sunuyor. Barışık ve eleştirel bir şekilde o kaynakların içinden geçerek bugüne ulaşıyor, bugüne konuşuyor, bugüne çareler üretiyor. Yanlışlıkları kabartmadan, olumlu yönleri yenileyerek orijine bağlı bir perspektifle bizleri  ‘Diriliş’e davet ediyor. O’nu okurken, yanlışları, yanılmaları aşma derdiyle kalem oynattığını görüyoruz. Yapılan hatalara takılarak tahkir ve tezyif ettiğine şahit olmuyoruz. O da biliyor ve O’nunla birlikte biz de biliyoruz ki: İslam ümmetinin büyük çoğunluğu batılda ve hatada birleşmez ve  düştüğü herhangi bir yanlışta uzun süre diretmez. Bu büyük erdem, Yaradan’ın ‘ümmet-i vüsa’ya en büyük bağışıdır. 

 

 

Mustafa Nezihi Pesen, herkesi üç düşünüp bir konuşmaya çağırdı.

Güncelleme Tarihi: 17 Nisan 2010, 18:51
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20