banner17

Siluete neden bu kadar değer veriyoruz?

Artık camiye gitmek isteyen herhangi birinin aklına, ibadet etmek kadar fotoğraf çekmek de gelmekte, ve sanırım bu algı gitgide yaygınlaşmaktadır. Sosyal paylaşım siteleri, turistlerin ve yerli turistlerin çektiği binlerce cami fotoğrafı ile dolup taşmaktadır..

Siluete neden bu kadar değer veriyoruz?

Geçen sene iki mesele üzerinden bir “siluet” tartışması başladı Türkiye’de. Siluet tartışmalarına konu olan ilk mekân Haliç üzerinden geçecek olan metronun köprüsü, diğeri ise Üsküdar tarafından bakıldığında Sultanahmet Camii’nin minarelerinden daha uzun gözüken, Zeytinburnu’ndaki iki adet gökdelen idi. Hatta geçen aylarda, mezkur gökdelenlerin yıkılacağına dair karar açıklandı. (fiiliyata geçer mi bilmiyorum, açıkçası pek de önemsemiyorum), köprü ise eleştirilere ve tepkilere kulak asılmadan yapımına devam etti ve bitti bitecek durumda.

Belirli yerlerden camileri seyre dalınca önündeki “manzarayı” kapatan bu iki bina neden bu kadar tartışma konusu oldu? Bu binalar çirkin midir? Daha güzel olabilir miydi? Bu soruları çoğaltabilirim, ama meselenin “nereden baktığımız” ve “nasıl baktığımız” ile ilişkisine dair ufak bir not düşmek istedim sadece.

İçinde ibadet edilen mekân’dan fotoğrafı çekilecek mekân’a

Türkçe’de yaygınlık kazanmamış, “turist bakışı” kavramı ile söze girmek istiyorum. Turist, bir tarife göre sömürgeciliğin yeni biçimi. Geçen aylarda bir yazısında Mustafa Kutlu şöyle diyordu mesela: “Bir yer ki ‘turistik’ olmuştur, çekiver kuyruğunu. Çünkü orada artık turistin borusu öter, her şey onun arzusuna göre dizayn edilir, doğal olan yerini yapay olana terkeder.” Sultanahmet’te çalışmalarını sürdüren biri bu satırları yazarken muhtemelen sürekli geçtiği Sultanahmet aklına geliyordur, en azından ben okurken oraları düşünmüştüm. Sultanahmet Camii'ne bakan barlar, yabancı lokantalar, cafeler, zincir mağazalar, vs…

Örneğin Sultanahmet’e giden biri, “kendi”nden bir şey bulmakta zorlanır. Kartpostal almayacaksa, fotoğraf çektirmeyecekse, çay içecek bir yer bulmakta zorlanır, camiye girmekte zorlanır, kendisini buralarda adeta yabancı hisseder. Gitmek istemez, gitmek için pek makul nedenler bulamaz, hatta gitmesi zorlaştırılmaktadır. Zira turist otobüslerinin rahatlıkla girebildiği meydan, hususi otomobillere kapalıdır, oraya giden tek vesait tramvaydır. Bir Müslüman kişi camiye gitmek istemeyebilir, haklıdır, çünkü gidişi çetin engellerle doludur. Bu noktada şu soru sorulabilir; turist gibi bakmayacaksan, yani turist otobüsüyle gelmeyeceksen, otellerden birinde kalmayacaksan, fotoğraf çektirmeyeceksen, Sultanahmet Camii’ne niye gidesin? Bana bu soruyu sorduran şey, bir tehlikenin de habercisi galiba.

Tabi haliyle nedir bu tehlike denecektir. Kendimce bu meselenin tehlikesi, caminin işlevinin, içinde ibadet edilen mekân’dan fotoğrafı çekilecek mekân’a doğru evrilmesidir. Daha genel ifade ile, cami, içinde bir ibadetin eda edileceği yahut Kur’an-ı Kerim’in okunulacağı, dinlenileceği, vs. bir mekan olmaktan ziyade, tüketime yönelik bir mekan haline gelmektedir. Yani artık camiye gitmek isteyen herhangi birinin aklına, ibadet etmek kadar fotoğraf çekmek de gelmekte, ve sanırım bu algı gitgide yaygınlaşmaktadır. Sosyal paylaşım siteleri, turistlerin ve yerli turistlerin çektiği binlerce cami fotoğrafı ile dolup taşmaktadır.

İstanbullu artık turist gibi bakar oldu

Peki başa dönecek olursak, silüet tartışmaları, bir estetik tartışması olduğu kadar turistik bakışın sonucu olarak doğmuş bir tartışmadır diyebilir miyiz?

Yukarıda saydıklarımız gibi pek çok nedenin müteselsilen bir araya gelmesi, son 30 yıl içinde İstanbulluyu turist gibi bakmaya alıştırmış durumdadır. İçinde yatana Fatiha okunacak türbeler, içinde namaz kılınacak, ibadet edilecek, Kur’an okunacak camiler, geçerken selam edilecek, ölümün tefekkür edileceği mezarlıklar, yavaş yavaş güzel ışık ve uygun kadraj kombinasyonları ile, eşe dosta gösterilecek güzel pozlar mesabesine indirgenmektedir. Bu durumdur ki bizlere, camiyi bir kadraj olarak düşünüp arkasındaki kuleyi, önündeki köprüyü gösterir. Yoksa İstanbul ne köprüye ne de kulelere yabancıdır.

Misal, 70'li yıllarda yapılan boğaz köprüsü vardır, Eyüp sırtlarından baktığınızda karşınıza dikilen birkaç tane köprü vardır, Üsküdar sahilinden baktığınızda sayamayacağınız kadar kule yıllardır vardır. Yani vardır oğlu vardır. İstanbul kulelere köprülere alışıktır.

İstanbul’un şehir planlamasından memnuniyet duyduğumu söyleyemem, ama İstanbul'un planlamasında, İstanbul'a has şeylerin ortaya konulduğunu da kimse bana söyleyemez. Bir tarihsel gelişimden ziyade, Doğu ve Batıdaki muadil (görülen) örnekleri üzerinden karşılaştırması yapılan Taksim Gezi Parkı tartışmaları bile [burada geçen ay yapılan bolca tartışmanın sadece çevre ile ilgili kısımlarını kastediyorum], bu noktada, İstanbul’da çevrecilik namına söylenen bir şey olmadığını güzel bir şekilde göstermiştir (ama yine aynı eylemlerin devamı, pek çok insana pek çok müspet ve menfi şeyi göstermiştir, şimdilik girmiyorum). Benim memnuniyetsizliğimin nelerden kaynaklandığı, ne şekillerde ortaya çıktığı, meselelere nasıl baktığımı da gösterir, her daim.

Şehir ile ilgili görüşlerimizin hızlıca farklı bir mecraya kayması, tüm mabedlerin kurgulanmış bir geçmiş ile eşlenip, romantik turizm nesnelerine dönüşmesinin sebeplerini, çok değil, sadece son 30 yıla bakarsak rahatlıkla görebileceğiz. Turist gibi bakmak bize, daha önce hiç de umursamadığımız değişimleri, büyük olaylar gibi göstermektedir maalesef. Tabi ki Zeytinburnu’ndaki gökdelenlerin de, Haliç'teki yeni köprünün de güzel yapılar olduğunu iddia etmiyorum. Fakat bu iki yapının da güzelliği yahut çirkinliğinin “basit” bir silüet meselesinden çok daha derinlemesine tartışılması ve konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Tabii evvela silüete neden bu kadar değer verdiğimiz üzerinden konuşmaya başlayarak...

Mehmet Erken, kısaca temas etti

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 16:46
YORUM EKLE
YORUMLAR
murtaza yilmaz
murtaza yilmaz - 5 yıl Önce

Osmanlilarin yaptirdigi revaklarin Kabenin boyunu geçmediğini duyarız. İstanbul camilerinde de camilere yakin evlerin pencere ebatlarinin camileri daha heybetli göstermek için belli bir oranda kucuk tutulduğunu,yapilarin komsularinin isik, mahremiyet vb. haklarini gözeterek yapildigini,Bati ve Osmanli sehirleri arasindaki farkin tevhid ve kufur anlayisi farkliligindan kaynaklandigini vurguluyor Canseverhttp://www.dunyabizim.com/ilgilihaber/12571/guzel-ev-yapilmiyor-toprak-somuruluyor.html

murtaza yilmaz
murtaza yilmaz - 5 yıl Önce

Mimar Sinanı birkaç selatin camisi ile bilirim ama fazlasını bilmem maalesef. Osmanlıda ev, ticarethane, cami vb. yapilarin belli standartlara gore yapilmasinin zorunlu olduğunu, yapinin rengi, yuksekligi, cephesi, pencere buyuklukleri ve dizilimi gibi bir cok unsurun bu standartlar ile bagli olduğunu öğrenince cok sasirmistim.Siluet olayina sadece turist ve fotoğraf acisindan bakilmamali bence. Merhum Turgut Canseverin söyleşilerini içeren Dünyayı Güzelleştirmek kitabını okumak vacip olmali.

Mehmed Zahid
Mehmed Zahid - 5 yıl Önce

İslamda mimarinin önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Kentleşme,nüfus vb. nedemlerle tabii ki eski şehirlerinin mimari zevkini bulmak imkansız gibi. Önceden evler camiye bakar ve her mahallede bir cami bulunurdu. Gökdelenelerin yıkımını pek de önemsemiyorum demek meseleyi çözmüyor. Cami kubbeleri fazladan tek kubbeye gelerek dinimizdeki tevhid inancını simgeler. Camileri araştırarak bir kişinin müslüman olma ihtimnalini neden görmüyor sunuz?

Serdar Giray
Serdar Giray - 5 yıl Önce

Evet, işaret edilen istikamette bakarsak, konu hakkında daha ayakları yere basan bir görüş sahibi olacağız gibi geliyor bana da.. Tebrik ediyorum.

Mehmet Aktaş
Mehmet Aktaş - 2 ay Önce

Eline yüreğine sağlık Mehmet! Sanırım bazı arkadaşlar vermek istediğin mesajı anlayamamışlar. Dert etme, yazmaya devam et. Rabbim gönlüne inşirah versin Güzel Kardeşim!..

banner8

banner20