Şeriati-Meriç-Teymiyye!

Tek istisna Dücane Cündioğlu mu?

Şeriati-Meriç-Teymiyye!

Bir kuşağın hazin hikâyesi

Sanırım Kasım Gezen’di, 1989 yılı, Ankara’da Necatibey’deki Fecr Kitabevi’ndeyiz. Sohbet ediyoruz. Konu, Cemil Meriç’ti. Kasım ise sıkı bir Ali Şeriati okuru. Sohbetin bir yerinde şöyle bir laf etti ki hâlâ hatırlarım: “Cemil Meriç’in de Ali Şeraiti olabilmesi için kırk fırın ekmek yemesi lazım!”

Sürekli bir şeyleri aştık

Hayır, sevgili Kasım’ı zemmetmek ya da onunla polemiğe girmek için yazıyor değilim bunca yıl aradan sonra bu satırları. Kasım’ın sarf ettiğine benzer sözleri ben de belki defalarca sarf ettim daha önceden. Demek ki 1980’lerin sonlarında yetişmiş ve 90’lı yıllarda da bu ilk okumalarının şevki ve süruruyla uluğ sulara yelken açmış gençlerin tavrında o zamanlar fark edilemeyen, ama aradan bunca yıl geçince yanlışlığı ayan beyan görülen bir şey var: Kısaca ben bunu Türkçe’deki “aşmak” kelimesiyle karşılıyorum. Sürekli bir şeyleri “aşmanın” telaşındaki insanlardık bizler. Sürekli birtakım yanlışları elemenin. Eleye eleye elekte geride dişe dokunur bir şey kalmıyordu sözgelimi.

Bir gün tasavvufu eliyorduk, ertesi gün elekten hadisler de elenenler arasında kayıp gidiyordu, en sonunda Kur’an-ı Kerim bile –haşa- az kalsın elenecekler arasına gireyazdı. Bunu da bittabi tecrübeyle sabit biliyorum, çünkü Türkiye’deki mealci ekolün önde gelen isimlerinden bir abimiz Konya’ya bizi ziyarete geldiğinde “Allah’a şükür” demişti, “Öyle sağlam bir altyapı oluşturduk ki tasavvuftan bize gelen ateist olabiliyor, fakat tekrar tasavvufa dönmüyor!” Gerçi abimizin bu gözlemi, Dücane Cündioğlu’nun varlığıyla yanlışlanmış oldu ama ne gam! Sözün kendisinin işaret ettiği fecaat o gün bile bizi ürkütmüştü.

Nietszche’yi rahatça, korkusuzca okuyan zihinlerin, İbn Arabî okumaktan korkmalarına da hayret etmiştim hep.

Aşmak bir tekrar mı?

Tekrar şu “aşma”  meselesine dönelim. İlk gençliğimizin gözde kitapları arasında elbette Seyyid Kutub’un (Allah şehadetini hepimiz için makbul kılsın!) Yoldaki İşaretler’i ve Fizilal-il Kur’an’ı ile Ebul Ala el Mevdudi’nin, rahmetli İsmail Kaya’nın çevirisine katkıda bulunduğu Dört Terim’iydi. Bunlardan sonra Ali Şeriati’yi okumaya başlayanlar her nedense bazı şeyleri “aşmış” hissediyorlardı kendilerini. Nasıl bir “aşma”ydı ki bu bir türlü anlamıyordum. Tuğlanın üstüne bir tuğla daha eklemek gibi bir yükselme, ref mi; yoksa yeniden bir duvarı bu kez başka bir mekânda, başka temeller üzerinde inşâ etme çabası mı? Eğer ikincisiyse maalesef bunu aşma olarak nitelemenin bir anlamı yoktu, bu olsa olsa bir “tekrar”dı. Uzun yüzyıllar boyunca hem mensubu olduğumuz hem de eleştirdiğimiz kültürel havzada rastladığımızı iddia ettiğimiz kötülüklerin anası bu “tekrar” değil miydi halbuki?

Seyyid Kutub, Mevdudi ve Ali Şeriati düşüncelerimizde bir türlü birbirine eklemlenemiyor; kimimiz Şeriatici, kimimiz de Kutubcu oluveriyorduk. Bunun benzerleriyle sonraki yıllarda da sık sık karşılaştık. Kimimiz Ali Bulaççıydı artık, kimimiz İsmet Özelci. Tıpkı geçmişteki gibi: Birileri İbn Teymiyyeci oluyordu, birilerine de İbn Arabîcilik düşüyordu. Ortası yoktu, telif imkânı bulunamıyordu.

Üstelik bütün bu saydığım isimler hep de eleştirilmelerinin en kolay olduğu dönemlerde eleştiriliyorlardı. Dün eleştirilmesi en kolay isim İbn Teymiyye ise İbn Teymiyye, bugün İsmet Özel’se İsmet Özel eleştiriliyordu. Hep bir şekilde tufaya getiriliyorduk anlayacağınız. “Müslümanca düşünmenin aslî özellikleri arasında en önemlisi ne” derseniz, en çok bu tutumdan kaçınmak olduğunu söyleyebilirdik üstelik. Hem Ali Şeriati’den Türkçe’de ilk bahseden müellif de Cemil Meriç merhumdu, unutmuştuk bunu!

Biz ne çok şey unutmuştuk!

Düşünce, eleştiri ve cürufatı izale etme kadar özü bir araya getirmeyle de ilgili bir faaliyetti. Özü, yani bilgi ve eylem bütünlüğünü. Bir hastalıktı bu içimizdeki, bizi çürüten, nefesimizi kesen, yürüyüşümüzü sendeleten bir maraz. Belki de son bir hamleyle bu yanlışımızı da eleyiversek, bize bizden bir şey kalmayacaktı! Belki de asıl korkumuz buydu!

Esasen sorun çok daha derinlerdeydi. Ne 'üstad' dediklerimizde bize düşünce babalığı yapabilecek kapasite görüyorduk belli belirsiz, ne de onların düşünce babalığına evlat olabilecek kadar cehdimiz vardı. O kötü kelimeyi kullanmayacağım ama yine de bunu söylemeliyim: Oğulsuz babalar, babasız oğullar gibiydik!

Geçti mi o günler? Maalesef hayır. Dunyabizim.com’da Hakan Arslanbenzer’in yazısını ve o yazıya atılan yorumları okuyunca aynı  hataların bu kez farklı şekillerde yinelendiğini ve yenilendiğini gördüğümü düşündüm bir an. Heyhat dedim, dere tepe düz gitmişiz ama hâlâ bir arpa boyu yol gitmemişiz!

Şimdilik bu kadar yazabiliyorum. İnşallah Allah bana imkân ve vakit bağışlar da daha eli yüzü düzgün, söylemek istediklerimi daha derli toplu söyleme fırsatı bulurum.

Murat Güzel, bir kez daha kendini uyardı: “Derin ve sürekli ol, ama sakın kimseyi aştım deme!”

Güncelleme Tarihi: 09 Temmuz 2019, 18:16
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Emine Akçelik
Emine Akçelik - 10 yıl Önce

Seyyid Kutub,Ali Şeriati, Mevdudi,Cemil Meriç gibi isimlerin kitaplarını okuyan kişi -eğer gerçekten anlayabiliyorsa- "kendini 'aşmış' hissetmek" yerine,aksine bir merdivenin ilk basamağına adım atmış hisseder kendini, ve yukarı baktığında basamakları görmeye başlar;ne kadar çok olduğunu aslında.Olması gereken buyken kendini 'aşmış' hissetmesi,hiçbir şey bilmediğini görmeyip,bilenleri eleştirebilmesi ne garip.bildiğini zanneden insan asla öğrenemez,merdivenin ilk basamağında kalır, yüksele

E.A
E.A - 10 yıl Önce

Ayşen kardeşim , insanın gölgesiyle tanımlandığı çağda , kapitalist sisteme entegre olmaktan büyük bir haz duyan kişilere "Allah belanızı versin" demek bence bir müslüman için büyük elzemdir. İsmet Özel de bunu yaptı ve yapmaya devam ediyor. Dücane Abimizin hurafeleri kutsaması meselesinde , bu toprakları vatan yapan değerler nedir diye bir düşünmenizi rica ediyorum ?

ahmet demir
ahmet demir - 10 yıl Önce

"Aşma" meselesinde sonuna kadar haklısınız, adam yarıştırmaca, benim babam seninkini dövercilik problemli bir zihin genetiğini ifade ediyor. ama nasıl, anlamak zor, ibn-i arabi ile ali şeriatiyi aynı anda sahiplenmek mümkün müdür? halkçı, devrimci biriyle muharref bir kültürün taşıyıcısını aynı kefe koymak.. egemenlere karşı direniş söylemi vs. kalbimizdeki hastalıklar söylemi. bunlar doğaları gereği birbirinin karşıtı tavırlar. vahdet-i vücut'la zulme karşı mücadele, ateşle barut gibi birbir

ahmet demir
ahmet demir - 10 yıl Önce

vahdet-i vücut'la zulme karşı mücadele, ateşle barut gibi birbirini değilleyen tutumlar. Kuran'ın bizlere öğrettiği cahiliyye kavramı üzerinde yeterince fıkh etmek yerine referansı Kıta Avrupası düşünürleri olan nasyonal bir tarih anlayışı üreten İsmet Özel'i günümüzde "esatiri evvelin" durumuna düşmüş olan vahyi çağımıza taşıyan Seyyid Kutub gibi bir şehitle yan yana kabul edebilmek, bu da baya baya "everything goes"culuk oluyor. ideojiler öldüler, cepheler bitti, herkes bizimdir!

melami
melami - 10 yıl Önce

iyi bir özeleştiri. devamını bekliyoruz.

eklemettin gelenek
eklemettin gelenek - 10 yıl Önce

bir birini eleyen elekler.kalın elek ve ince elek olmak gibi ayrılmışlar yani doğru anladıysam .ince elek olalım .duygulandım,teşekürler murat bey.geniş ve güncel bir yorumunuzu bekliyoruz.

Münir
Münir - 10 yıl Önce

Yazının başında alaycı bir tonla Şeriati küçümsenmiş ama Cemil Meriç'in kendisi de Kırk Ambar'da Ali Şeriati'yi över. Onun benzersiz olduğunu kendisi söyler. Bizzat kendisi övüp yüceltir.
Şeriati'nin onlarca hatası, yüzlerce eksiği olabilir çok farklı ve ufuk açıcı biri olduğunu kimse inkâr edemez. Cemil Meriç'i Şeriati'den üstün tutmaya çalışmak her şeyden önce Cemil Meriç'e hakaret olur.

Ayşen Yurdagül
Ayşen Yurdagül - 10 yıl Önce

Tasavvufu, mistisizmi, milliyetçilikleri, muhafazakârlıkları hâla İslamın içinde görmek çok üzücü. İslam kırk yamalı bir bohça değil ki! Şirk unsurları bunların çoğu.
İsmet Özel, bizim mahalleye ıkına sıkına girmişti zaten. Sonra sağa sola söverek, bizi ona buna jurnalleyerek çekip gitti. Cündioğlu ise hurafeleri bile kutsuyor artık.


banner19

banner13

banner26