Pollyannacılık yahut pembe panjurlar

Yaşamımıza yer etmiş bazı özdeyişler/atasözleri vardır. Bunlar öyle bir hâl alır ki ulaşılması gereken hedef olarak önümüzde durur hatta attığımız adımı yönlendiren bazen de yöneten ideallere dönüştüğü de olur. Bardağın dolu tarafını görmek de tam olarak böyle bir fenomen. Feyzanur Taştekne yazdı.

Pollyannacılık yahut pembe panjurlar

Yaşamımıza yer etmiş bazı özdeyişler/atasözleri vardır. Bunlar öyle bir hâl alır ki ulaşılması gereken hedef olarak önümüzde durur hatta attığımız adımı yönlendiren bazen de yöneten ideallere dönüştüğü de olur. Bardağın dolu tarafını görmek de tam olarak böyle bir fenomen.

Hayata karşı olumlu bir perspektiften bakmak insanı psikolojik olarak etkilediği gibi uzun vadede fiziksel olarak sağlıklı kalmasına da katkı sağlar. Bardağın dolu tarafı ile hemhâl olmuş kişilerin strese bağlı salgılanan kortisol hormonuna maruziyeti azalacak, böylece pek çok rahatsızlığı geliştirme (Kalp rahatsızlığı, ülser, gastrit, vb.) riski de azalacaktır.Hepsi kulağa çok hoş geliyor değil mi? Peki, ya bardak dolu değilse? Mevcut durum boş bardağın dolu olma ihtimali üzerinden yapılan aforizmalardan öteye geçmiyorsa?

Kafaları karıştırmadan, daha tanıdık kısa ve öz bir tanım üzerinden gidelim: Pollyanna

Eleanor H. Porter tarafından 1913 yılında kaleme alınan ve çocuk edebiyatının önemli yapı taşlarından sayılan “Pollyanna”, her olayın iyi yanını gören yetim Pollyanna Whittier’ın hayatını anlatmaktadır. Çocuklara, iyimserliği aşılamak adına yazılmış bu kitap, yetişkin dünyasında çok da sevimli olmayacak şekilde kendisine yer bulmuş. Güzel duygular ve amaçlar ile yola çıkmış kahramanın toplum içerisindeki serüveni umulduğunun tam aksi yönde devam etmiş. Hatta tabiri caizse bir antipati ile anılır olmuş. Pozitif faktörlerin insanın ruhsal durumuna oldukça iyi yönde etkileri olduğu hakkında veriler üreten psikoloji bilimi acaba bize bu noktada ne sunar?

Deyimde geçen “Bardağın dolu tarafını görme” refleksi, psikolojide optimizm -iyimserlik- olarak tanımlanan kavramın davranışsal tezahürüdür diyebiliriz. Fakat Pollyanna’nın bizi irite eden kısmı, içinde su olan bir bardağın dolu kısmını gösteren iyimserliğinden ziyade içi boş bardak üzerinden yapılan değerlendirmeler. Tabiri caizse, umut postuna bürünmüş, içi boş bir iyimserlik hâli. Peki, neden gerçek anlamda umuttan bahsedemiyoruz da bir telif hakkı ihlali gibi ele alıyoruz bu konuyu.

Çerçevesi

Pozitif psikoloji alanında önde gelen araştırmacılardan olan Snyder’ın “Umut Teorisi” bize sınırları çizilmiş bir kavram olarak umudu sunuyor. Umut Teorisine göre umudun iki temel bileşeni mevcuttur: Faillik (Agency) ve yollar (Pathways). Snyder, faillik bileşenini amaç odaklı karar verme olarak ele almıştır. Bu tanıma göre umut, varılmak istenen hedef nokta ile ilgili hayal dünyasında kalmaktan çok daha öteye geçen ve aksiyonu da içinde barındıran bir kavramdır. İkinci bileşen olarak ele alınan yollar ise amaca ulaşmada farklı yollar planlama becerisi anlamında kullanılmaktadır. Buradan anlıyoruz ki umut kavramı sadece hedefe ulaşırken verilecek kararlardan da öte alternatif planlar üretebilmeyi içeren, dinamik ve üretken bir süreci işaret etmektedir.

Pollyannacılığın sunduğu, “Aman tadımız kaçmasın” modundaki pasif bir durumun, umut gibi aktif bir sürecin parçası olamayacağını anlamak kavramları netleştirmeden çok da mümkün olamayacaktı. Özellikle de günlük dilde kullandığımız umut kavramını hayalperestlikten ayrıştırmadan yola devam etmek ise bizi tam anlamıyla bir kaosa bizi sürükleyecekti. Yeşilçam klasiği olarak zihinlere yer etmiş, pembe panjurlara beslenen hayranlığın bir seviye üstüne çıkma becerisi de hayatımıza, kararlarımıza, hedeflerimize attığımız adımlardaki faillik duygusu ile mümkün olacağı bu teoriden çıkarılabilir.

Dolu bardak yahut yeis

Yeis yani umudumuzu kaybetmek, ümitsizlik. Mehmet Akif merhum yeisi şöyle anlatıyor:

“Herkes gibi dünyada henüz hakk-ı hayatın,

Varken, hani herkes gibi azimde sebatın?

Yeis öyle bataktır ki: Düşersen boğulursun.

Ümide sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!”

Hayatımızda yaşadığımız inişler, duraksamalar, hayal kırıklıkları elbette yeise düşmekte haklı sebepler olarak değerlendirilebilir. Peki, içi boş, çerçevesi çizilmemiş, hayalperestlik ile kaynaşmış umut da aynı etkiyi oluşturabilir mi diye zihnimizi yorsak? Boş bardağın bir gün su ile buluşması ihtimali üzerine kurduğumuz dünya ya bizi de bataklık misali içine çekiyorsa?

Konu daha fazla dağılmadan gelin bir toparlayalım:

Yukarıda sorduğumuz soruyu tekrar hatırlamak gerekirse olumlu duygular deneyimlemenin psikoloji literatüründeki yeri ve önemi hâlâ sabittir. Buna diyecek sözümüz yok. Fakat klinik anlamda “Burada bir sorun var!” diyebilmenin en temel bileşeni kişinin rutin hayatındaki işlevselliğinde bozulmaların başlamış olmasıdır.

Duruma umut özelinde bakacak olursak, gelecek hakkında belirli beklentileri olan ve bu beklentiler gerçekleştiğinde hayatının ne kadar da muntazam ilerleyeceği üzerine hülyalara dalan birini ele alalım. Bu kişinin umut dolu biri mi yoksa hayalperest birisi mi olduğunu anlamak Snyder sayesinde çok da zor değil. Eğer gelecek beklentilerine ulaşma adına elini taşın altına koyarak kararlar aldıysa (Fail) ve bu kararları uygularken kullanabileceği alternatif yolların tayini ile ilgili planlar yapıyorsa (Yollar) umudun varlığından söz edebiliriz. Farklı bir senaryoda aynı gelecek beklentileri uğruna harcanan enerji, gerçekleşmiş olduğu zaman yaşanacak mutluluğu çevresindekiler ile paylaşmak ve o günün gelmesini beklerken takvime çentik atmak durumunda ise maalesef gerçek anlamda bir umuttan bahsedemeyiz. Bu senaryoda, kişi işlevselliğinde bir kayıp yaşamaktadır. Çünkü sahip olduğu potansiyeli tam anlamıyla kullanamamaktadır. İşte tam olarak böylesi bir durumda dolu bardak da kişiyi içine çeken bir girdaba dönüşmüştür diyebiliriz.

Elbette günlük dilde “Umudunu kaybetme, umutlu ol, bardağın dolu tarafına bak!” gibi sözcükler kullanabiliriz ve kullananlara kavram kargaşası yaşadıkları için itiraz da etmeyiz. Fakat Cicone’ nin psikoterapistler ile yaptığı araştırmasında kullandığı umut ve iyimserlik kavramlarını okurken her birinin hakkını teslim etmenizi bekleriz.

Araştırmanın detaylarına bakacak olursak: Cicone1; umut, iyimserlik, tükenmişlik, yaşam doyumu ve psikolojik iyilik hâlinin birbiri ile olan ilişkilerini profesyonel hayatta psikoterapist olarak çalışan 209 farklı kişinin oluşturduğu bir grup katılımcı ile incelemiş. Yapılan değerlendirmeler sonucunda ulaşılan sonuçlar ise kısaca şöyle: Beklenildiği üzere umut ve iyimserliğin birbiri ile ilişkili olduğu, umudu yüksek olan kişilerin aynı zamanda iyimser oldukları, iyimser kişilerin de umutlu oldukları tespit edilmiş. Bu ilişkinin doğru orantılı olduğu bilinse de hangisinin sebep hangisinin sonuç olduğu bilinemiyor. Ayrıca şaşırtıcı bir sonuç olarak iki bileşeni ile ele alınan umudun, kişisel başarı ve yaşam doyumunu iyimserlikten daha çok yordadığı tespit edilmiş. Bu sonucu kıymetli kılan taraf ise aradaki nedenselliğin yönünün biliniyor olması. Cicone, kişisel başarı ve yaşam doyumu için umudu çok daha anlamlı ve güçlü bir belirleyici olarak tespit etmiş.

Kullandığımız kavramlar, hayat yolculuğunda konumumuzu anlatmak için aracı konumundayken rotamızı tayin eden hedeflere dönüşebiliyor. Araç-amaç arasındaki geçiş, tabiri caizse kaygan bir zemin olduğundan çoğu zaman farkına varamayabiliyoruz. Mevzu yaşam enerjimizin fitilini en güçlü şekilde ateşleyen umut olduğunda da yaşanan dönüşümü tespit edebilmek aynı derece güç. Bireysel kararlarımızı faili meçhul mekanizmalardan arındırmak için içinde bulunduğumuz durumun adını koyarak başlayabiliriz: Umut mu hayalperestlik mi?

Feyzanur Taştekne

Dipnot:

1 C. M. Cicone (2004). “Hope and optimism: Impact on burnout, satisfaction with life and psychological well-being in psychotherapists”

Yayın Tarihi: 01 Ocak 2021 Cuma 10:15 Güncelleme Tarihi: 01 Ocak 2021, 10:15
banner25
YORUM EKLE

banner26