Onlar bize bir kartpostal tadı vaad etmediler

Son iki sene içinde üç gezi yaptık ve üçünde de gördüm ki 'turist bakışı'nı kıracak tek bir şey var: İnsanlarla, mümkünse tanıdığınız yahut o anda tanışıyorsanız bile bir gönül bağının olduğu insanlarla temas etmek. Ümit Aksoy yazdı.

Onlar bize bir kartpostal tadı vaad etmediler

Yollardayız. Ailecek “deniz-kum-güneş” üçlüsünden nefret ettiğimizden, öte yandan bir yere kök salıp orada durmayı da beceremediğimizden yollardayız. Harekette bereket olduğuna inanıyoruz ya da yerimizde duramıyoruz; nasıl derseniz öyle. Buradan aldığımız kavisle, “tatil”lerimiz bizim için başka türlü bir koşturmaca içinde geçiyor.

Durumu trajikleştirmeye gerek yok tabi. Nihayetinde bu bir boş zaman etkinliği. Yani durum bir yandan “Ne yapsak olur” kıvamında ilerliyor. Her türlü giderimiz var. “Tatildeyiz” ve emek-zamanımızı kendimize göre programlayabiliriz çok şükür…

Başka bir deyişle, zaten tam da bu 1 haftalık geziler için yaşıyoruz; bütün sene bunun hayaliyle çalışmamızı meşrulaştırıyoruz.

Tatil meselesi kadar, tatilin içeriği de sıkıntılı

Tatil meselesi başlı başına çetrefilli bir mesele. Çetrefilli olduğu kadar da modern. Modern yani kapitalizmin hayatımıza zerk ettiği ve atsan atılmaz satsan satılmaz durumlardan birisi. Kabaca konuşmak gerekirse tatil tam da Kapitalizm'in emek örgütlenmesinin emniyet sübaplarından. Sistemin aslî, onu işleten unsurlarının başında geliyor.

Kapitalizmin çalışma düsturunun içine koyduğu bir “istisna” kavramı “tatil”. Sürekli, bıkmadan, usanmadan, yılmadan çalışmak gerekir; daha çok, daha çok, daha çok ama bazen değil. Neden? O zaman sistem işlemez. Dolayısıyla bizatihi “tatil” kavramı/meselesi sistemin kendisine “boşluk” vererek kendini yeniden ürettiği bir mekanizmadır. Bu bir yerde dursun.

Öte yandan en az tatil meselesi kadar, bu tatilin içeriği de sıkıntılı. Bir yanda deniz-kum-güneş üçlemeleri, bir yandan paket programlar, turlar, rehberler ve tabi üç beş yıldızlı oteller, oteller, oteller...

Bütün bunları hülasa edecek kavramız ise “turist” olsun. Ya da “turist olma” hâli.

John Urry münhasıran bu meseleyle ilgili bir kitap yazdı: “Turist Bakışı”. Bildiğim kadarıyla “turist bakışı” kavramını da ilk kullanan o. Burada Urry’nin metnine dair uzun uzadıya bir şeyle yazmak değil niyetim. O başka bir yazının konusu olsun. Ama Urry’nin “turist bakışı” kavramı derdimi anlatmama epeyce yardımcı oluyor.

Oysa biz bir seyahate çıktığımızı, tebdil-i mekân yaptığımızı düşünüyorduk

Doğrusu biz, hem bu “paket program” etkinliğine hem de az önce söylediğim gibi denizlere, kumlara, güneşlere tav olmadığımız için (Biz zaten doğarken yanık doğmuşuz, yeniden yanmaya gerek var mı?) 1 haftalık, standartlara uymadığını varsayarak bir gezi programı yaparak çıktık yola. Rotamız Urfa-Mardin-Diyarbekir.

Biz modernlerin en büyük sıkıntılarından birisi, bir meseleyi “zihin”de bitirince, tüketince, çözünce artık geriye bir sorun kalmadığını düşünmemiz galiba.

Biz de söz konusu bu “tatil” meselesiyle ilgili böyle düşünmüş olacağız ki zihnimizde “tatil” meselesinin sıkıntılarına dair her şeyi bitirince artık turist olmayacağımızı sanarak çıktık yola. Fakat kazın ayağı hiç de öyle değilmiş.

Hoş, bu türden bir gezi ilk defa yaptığımız bir şey değil ama demek ki buradaki sıkıntıları fark etmek bu gezide olacakmış, canımız sağ olsun.

Yola çıkmadan önce yediğimiz format belli: Muhakkak gezilmesi, görülmesi gereken yerler var. Şuranın fotoğraflarını muhakkak çekmeli, şurada şu “usta”ya uğramadan, yemeğini tatmadan dönülmemeli. Biraz abartarak söyleyecek olursam bir tatil için fazlasıyla zorunluluklar dolu bir manzara var karşımızda. İki günümüz var ve o iki günde bir dolu olmazsa olmaz maddeler listesi…

Oysa biz bir seyahate çıktığımızı, tebdil-i mekân yaptığımızı düşünüyorduk. Şehirde koşturmaktan yorulduğumuzu ve biraz dinleneceğimizi…

Fakat turist bakışı zokasını yuttuğumuzu fark etmemiz çok zamanımızı almadı. Ama işin daha fenası bunu fark etmek, sorunu bir anda çözmeye yetmiyor ne yazık ki: Ne yani, şimdi biz buraya oturmaya mı geldik? Eh, gelmişken bari birkaç yeri de…

Balıklı Göl, Urfa’da bulunan bir turizm nesnesi

Turist bakışı, modern Kapital süreçlerin sizi “boş zamanınız”da da yalnız bırakmadığının en büyük kanıtı. Daha doğru bir ifadeyle, boş zamanını da örgütlediğinin/belirlediğinin en büyük göstergesi.

Çalışma” anımızı, modern şehirle kurduğumuz/kuramadığımız ilişkinin bir devamını burada da sürdürüyoruz aslında. Biz modern ve şehirli insanlar, tam da zorunlu ve mecbur olduğumuz “atmosfer”den kaçıp, özgür ve tercih ettiğimiz bir mekan ve etkinlikte bulunduğumuzu sanırken aslında çoktan belirlenmiş bir evrende hareket ediyoruz.

Urfa’da Balıklı Göl var; görmeden gelme; Mardin’deki Dara’yı muhakkak ziyaret etmelisin; Diyarbekir’de Surlar’a bir çık hele; offf, şahanedir…

Burada önemli olan Balıklı Göl’ün güzelliği ya da Mardin’deki Dara kalıntılarının “görülmeye değerliği” değil tabii ki. Önemli olan, bir “göstergeler evreni”nde bütün bunların bir değer ve anlam kazanması.

Yani Balıklı Göl, çoktan Balıklı Göl’den fazlasını ima eden bir anlama sahip. Balıklı Göl, Urfa’da bulunan bir turizm nesnesi; Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı o kutsal belde değil.

Yolun güvencesi, yolda yanında kimin olduğuyla ilgilidir

Son iki sene içinde buna benzer üç gezi yaptık ve üçünde de gördüm ki, bütün bu turist bakışını kıracak tek bir şey var: (Tabi o da bir ihtimal, bir imkân. Gerçekleşip gerçekleşmeyeceği sizin niyetinize/kısmetinize kalmış) İnsanlarla, mümkünse tanıdığınız yahut o anda tanışıyorsanız bile bir gönül bağının olduğu insanlarla temas etmek.

İnsana değmek, dokunmak, tanımak.

Biz modern şehirli insanlar yaşarken önce şunu unutmuştuk: Önce refik, sonra tarik.

Ben yoluma bakarım arkadaş!” sözü, aslında bütün hepimizin kısa hikâyesi aslında.

Oysa önemli olan dosttur, refikdir, yoldaşdır; yol değil.

Yolun güvencesi, yolda yanında kimin olduğuyla ilgilidir.

Biz bu üç gezi sırasında ne zaman insanla, o bölgeyi, yöreyi, oranın taşını toprağını bilen biriyle temas ettiysek nefes almaya başladık, akışkanlandık, yaşadığımızı fark ettik.

Başka bir söyleyişle, Manisa-Salihli’de bize bütün insanlığını sunan Veli Ağabey, Mardin’de bizden dostluğunu esirgemeyen Sıtkı Ağabey, ya da Urfa’da bir gece Urfa’nın görmek istemediğimiz “gerçekliğini” bizimle paylaşan Hülya’nın bir tane özelliği vardı: İnsandılar.

Yani, biz nereye gidiyorsak oranın mukimiydiler ve bize gösterecekleri en azından bir tane şeyleri vardı. Yaşadıkları şehrin kendi gerçekliği…

Onlar bize bir kartpostal tadı vaad etmediler, biz de onlardan öyle bir şey istemedik.

Ya hu burada ne oluyor, ne bitiyor; biz nereye geldik, burası neresi, siz burada ne yapıyor ne ediyorsunuz” dedik; onlar da hakikatli bir açılışla ne biliyorlarsa anlattılar.

Onlar anlattı, biz dinledik ve gördük ki ancak böyle çıkılabiliyor bu turist olma halinden.

Çünkü anladık ki bu şehirde kaçtığımız tam da kendi gerçekliğimizmiş; tatil bahane…

Bir selam da onların üzerine olsun…


 

Ümit Aksoy 

Yayın Tarihi: 06 Ekim 2020 Salı 10:00 Güncelleme Tarihi: 06 Ekim 2020, 09:20
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mustafa Tarhanacı
Mustafa Tarhanacı - 7 yıl Önce

*eyvallah, insana temas çok güzel bir tüyo. *her yıl bir yerlere gidiyoruz ve büyük ihtimalle atlayacağımız bir mevzuda çok önemli bir hatırlatma.*insana temas kalbe temas demektir, her işimizde dikkate alınması gereken bir uyarı.

banner26