O kadar süslü yazılar ne öyle Allah aşkına!

Çok güzel şiirlerdi. Gerçekten. Tumturaklı dizelerle yazıyorlardı, gürül gürüldüler ve önemlisi şiirlerde hiç mantık hatası yoktu amaaa....

O kadar süslü yazılar ne öyle Allah aşkına!

 

Yaklaşık on yıl önceydi. Rasim Abi’yle Ankara’nın hatırı sayılır bir kitabevindeyiz. Dergi yayınlamayalı -doğrusu okuma trenini kaçırdığımdan- beri, o gün için, aylık, süreli yayınlardan haberim yok. Rasim Abi’yi bekliyor olmalıyım ki küçük stantta mevcut hemen bütün dergilere göz gezdirdim. Elbet şiirlere. Çok güzel şiirlerdi. Gerçekten. Tumturaklı dizelerle yazıyorlardı, gürül gürüldüler ve önemlisi şiirlerde hiç mantık hatası yoktu.

Bu, böyle, okunmaya gümbürtüsüyle katılan, ne kadar imge kullanırsa kullansın düz mantığa hiç takılmayan metinlerden tedirgin oldum. Bir şiir, hatta bir dergide olsaydı tedirgin olmazdım ama hemen her dergideki şairin şiiri (üslupları açısından değil) yukarda saydığım maddeler açısından aynıydı; üslupları ne kadar farklı olursa olsun hepsi gümbür gümbürdüler, tumturaklı laflar ediyor ve mantıklıydılar.

Evrende cem’i caiz olmayacak şeylerden biri de ‘düşünce’yle ‘şiir’dir

Bu ara Rasim Abi gelmiş olmalı. O’na dergilerdeki şiirleri ihbar ederek, belki bir ikisini okutarak: “Abi bunlar güzel şiirler ama düşünülmüş şeyler,  ne diyorsun” dedim.

Önce benim “düşünülmüş şeyler”imi “daha önceleri birileri düşünmüş” olarak anladı. “Yok” dedim, “şair kendisi düşünmüş.”

İnşallah karıştırmıyorumdur: Yahya Kemal, kendisinin iki dizeyi birkaç dakikada yazdığı kanısında olan birine “Evet, iki dakika artı yirmi yıl” demiş. Dediği, olan, buna benzer bir şeydi.

Rilke de “bir sözcük için on yıl nedir ki” diyor.

Yani şu mu: Yahya Kemal o iki dizeyi yazmak için yirmi yıl düşünmüş, Rilke de bir sözcüğü yazmak için on yıl mı düşünüp beklemiş.

Yok elbet böyle bir şey. Onlar ne demek istediklerini,  ben de ne demek istediklerini biliyorum. Şimdi söylemem; ayrı bir yazı konusu. (Gücenmeyin gerçekten sizi pek de ilgilendirmeyecek şeyler.)

Ankara’daki kitabevine dönersek, Rasim Abi’ye şunu demek istemiştim: “Bu şairler bunları düşünerek yazıyor. Evrende cem’i caiz olmayacak şeyler sıralanacak olursa onlardan biri de düşünceyle şiirdir. Şiirde düşüncenin olmayacağını söylemek deli saçması ama ‘oluşumu esnasında cemleri caiz değil’ diyorum. Yoksa zaten şiir öyle yoğun düşünceler içerir ki o düzey ancak düşünceyi rafa kaldırarak elde edilir.”

Konumuza dönersek, bu gümbür gümbürlük, bu gürül gürüllük, bu tumturaklı laflar, bu mantıkîlik, ancak yedeğinde düşüncenin olduğu çabadan çıkar.

Duyuyorum, evet; “ya musıkî” diyorsunuz. Evet benim mezhebime göre de musıkîsiz şiir olmaz. Zaten aldanılan nokta da burası: “Yazdığım şey gürül gürül okunabiliyorsa iyi şiirdir.” Uzun uzun poetika yapmak bizi söylemek istediğimizden uzaklaştırabilir. Şu kadar: O şiiri ancak Yûnus ve emsalleri söyleyebilir: Şiirin hem içeriği (çağrışımları) fevkalade hem musıkîsi yerinde.

Mahalle MektebiYayın kurulu duygudaşlardan oluşur ve o duygudaşlardan biri işi kotarır

Şiirin bu kadar gıybetini ettikten sonra nesre geçelim. Biz daha şiirin bu gümbürtüsünü kabullenememişken, bugün, belki elli yıldır gümbür gümbür akan öyküler, denemeler, makaleler yazılmakta kimi dergilerde. Ki bu üslup yüz yıl önce olsaydı giderdi. Ne dergisi, aynen ‘edebiyat parçalayarak’ başlayan bir milyon da roman var.

Mahalle Mektebi’nin yayın kurulu arasındayım. Elbet yayınlanan hiçbir yazıdan haberim yok; çünkü bu iş böyledir. Bir yayın kurulu oluşturursunuz; kimdir onlar: Sizinle duygudaştırlar. O duygudaşlardan biri işi kotarır.

Bu bizi seven, tenezzül edip bizi yayın kuruluna alan yavrularımla (umarım bunun tahfif değil sevgi anlamında olduğu anlaşılır) konuştum; “Çok eskiye dayanan bir edebî eleştiriyi Mahalle Mektebi ilgisiyle yapacağım, ne diyorsunuz” dedim. “Başımız üstüne abi” dediler.

Yaklaşık otuz yıldır dergi dünyasının içindeyim. Türk kültürüne hizmet etmiş, nitelikli yazar, şair ve düşünür yetiştirmiş iki dergi çıkardım. Dolayısıyla dönemin dergilerini okumuş biriyim. Şimdi Mahalle Mektebi’nden vereceğim örnekler sadece Mahalle Mektebi’ne ait numunedir. Bu örneklerin bin misli öteki birçok dergide de var. Mahalle Mektebi şamar oğlanı sanılmasın. Söyleyeceğim bahiste öteki yayın organları utanmalıdırlar, “eğer Mahalle Mektebi böyleyse” diye.

‘Lügat parçalıyor’lar: Deneme yazarı, öykücü ‘edebiyat yapıyor’

Lügat parçalamayı herkes anladı da şu edebiyat yapma… Edebiyat ‘yapılan’ bir şey değildir, edebiyat bir geleneğin adıdır. Edebiyat yapılan değil ‘vaki olan’ bir şeydir.

Şiir, biliyorsunuz doğası gereği tumturaklı laflar içerebilir, düşünülmüş olmasa da düşündürücü şeyler söyler, ama mesela ve mutlaka bir musikisi olması lazım gelir. Yukarda değindik.

Şimdi bir dergiyi elinize aldığınızda siftah olarak editör size: “Medeniyetimiz içindeki kavimler ve renkler, avizeden kırılan bir renk cümbüşü, birbirimizi aydınlatan ışıktan öte bir şey değildir” derse…

Sonra bir öykü okuyor ve şu paragraflarla karşılaşıyorsanız:

Bu yağmura, kendini sırılsıklam eden, kendini unutturan yağmura ne zaman nerede yakalanmıştı acaba? Belki bir gün sokaktan gürültüyle geçen kafileyi duymuş, pencereye koşmuş, görkemli, ışıltılı geçişlerini görmüş ve peşlerine düşmüştü. Sonra o kafilenin bütün tonlarına sahip çıkmış…”

“O kendini rüyasına adamış, adanmış, kurban biriydi. Her sabah kendini fuzuli bir eşya gibi sıyırıp askılığa asar…”

Daha sonra bir deneme: “Kulluğun yükünü yüklenen, diğer ağırlıkları atar omuzlarından. Bin evhamın marazla doldurduğu kalpler bir vahiy belgesiyle şifa bulur. Ve vahiy titretir yüreği de orada olmaması gerekenler dökülüverir.” diye giden cümlelerle karşınıza çıkıyorsa…

Bana adanmış bir deneme (yazarını galiba çocuklarımdan çok seviyorum): “Kiminin gözleri dolar, gözbebekleri büyür, büyür, dolunay halindeki ay şeklini alır, sarıya yakın ışık hüzmeleri yayılır bakışlarından, başka bir yere bakamaz olur, kiminin dili tutulur hiçbir kelam edemezken, kiminin de ayağının bağı çözülür, olduğu yerden hiç bir yere kıpırdamaya mecali kalmazmış.’’ diyorsa…

Öykü diye okumaya başlıyorsanız ve karşınıza şu satırlar çıkıyorsa: “… mesela kornerden gelen topa yükseldiği zaman ciğerinde unutulmuş çelik bir makas gibi etine batan, canını acıtan bir kelime… kilisenin önünden geçerken gözlerinden gözlerini kaçırdığı rahibelerin, kendisini o kelimenin, içinde her an büyüttüğü o kelimenin verdiği ışıktan dolayı hayranlıkla seyrettiklerini bilirdi. Kelime bir büyü gibiydi. Kelime bir büyüydü. Kelime kendisini ve kendisine yakın olanları korurdu.”ulvi kubilay

Bir başka sayıda editör size yekten: “Karanlık giderek büyüyor. Hava karardıkça kararıyor. Rakamlar arttıkça artıyor, …karanlığı kendiyle baş başa bırakıp çekip gitmek istiyoruz. Bir lanet okuyup şehre sırtımızı dönüp gitmek…” derse…

Bir zaman, bir yerlerde, “bir yayın organında ben varsam, kendim ilgisiyle o organı okuyorum yoksa kimseyi okuduğum yok” demiştim. Başta da söyledim: bu eleştirilerim bu Dergi’yi okuduğum için, “Bir de seçkin imzaların çıkardığı bir Dergi’de böyle olursa…” demek istiyorum.

Öyle gümbür gümbür ne şiir yazın ne düz yazı

Alıntıladığım metinlerdeki dil hataları konumuz değil. Konu şu: Öykü yazanlar, deneme, makale yazanlar niye metafora ihtiyaç duyuyor, şiirsel yazıyorlar. Aforizma başka ve muhteşem bir şeydir ve hangi nesirde ne kadar olsa o kadar kıymet katar yazıya. Ama metaforik cümleler düz yazının düşmanıdır; nitelikli okuyucuyu başından atar.

İstisnai doğru örneği vereyim Dergi’mizden: İbrahim Demirci’nin öyküsünü okusunlar lütfen. Bütün demek isteyip de diyemediğim, işte o öyküdeki üsluptur. Adam gibi anlatmak. “Sokağın diliyle yazın” demiyorum. Düz yazı esasen sokağın dilidir ama yazı olabilmesi için düzgün cümleler, herhangi bir şey içermek ve insicam gerekir. Hepsi bu.

Deneme, öykü her ne okuyorsanız şiirsel. O zaman sıra bir şiire geldiğinde o şiiri takdir edemezsiniz. Ya da şöyle söyleyeyim iyi şiirler, şiir müsveddeleri arasında kendi güzelliğini gösteremez.

Şu söyleyeceklerim Ulvi’ye olsun:

Murat GüzelŞu kadar on yıl dergicilik yaptım. Yazı gelirdi, bakardım. Çocuk öykü diye göndermiş ama şimdiki bütün dergilerde olduğu gibi şiirsel. Ona “sen şiir yaz” derdim; “öykü yeteneğin yok.” Bir başkası şiir gönderirdi. Şiirde güzel bir öykü vardı ama şiir yoktu. Ona da “sen öykü yaz” derdim. Böyle böyle, övünmek gibi olsun, Türk kültürüne epey yazar, şair, düşünür (mesela Murat Güzel) kazandırdık.

Bütün bu söylediklerim Mahalle Mektebi’ne değil. Birçok aylık yayında boy gösteren gençlere. Alain’in dediği gibi: “Şiir ne kadar düz yazıya; nesir ne kadar şiire yaklaşırsa o kadar kötü olur.”

Öyle gümbür gümbür ne şiir yazın ne düz yazı vesselam.

Şiirin de gümbür gümbür olmayacağını anlamak için lütfen bulursanız Poetika’mıza da bakabilirsiniz.

 

Murat Kapkıner yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2012, 00:44
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13