banner17

O gökbilimci Göktaş mı?

Ahmet Akkoç, Hüseyin Rahmi Göktaş'ın ilk kitabı BenSenOğ'a mercek tutuyor 'Abece'den Âdemce'ye' diyerek…

O gökbilimci Göktaş mı?

Küçük Prens’i hepiniz okumuşsunuzdur. Kitapta, Küçük Prens’in yaşadığı asteroit B-612’yi ilk keşfeden gökbilimcinin, Osmanlı olduğu için kıyafetinden dolayı yadırgandığı; Avrupalı Exupery, Küçük Prensbilginlerin, fesli bilginin bu buluşuna ilgi göstermediği ve sonra bir Türk büyüğünün kıyafet devrimi yapması sonucu aynı bilginin, aynı buluşu Avrupalı kıyafetlerle sunduğu, bu sefer buluşun büyük ilgi gördüğü alaycı bir dille anlatılır.

Sizin de görsel veya yazılı basında da bu tip olaylara rastladığınız olmuştur. Bunlardan en trajikomiği -bence- kansere çare bulduğunu söyleyen bir doktorumuza yapılan şu güzide(!) eleştiriydi: “Bulunacak bir şey olsa; Avrupalılar, Amerikalılar bulurdu.” Çok güldüğüm bir tane daha: Köpekler üzerinde deneyler yaptığı söylenen bir adam, “tıp fakültesi okumadığı konusunda” eleştiriliyordu. Bu tür kalıpçı insanlar, Lokman Hekim yaşasa ve dese ki “Ben ölüme çare buldum”, ona bile “hangi tıp fakültesini bitirdiğini” sorarlar.

Demek istediğim; eseri oluşturan ve yapanın niteliği değil, içeriğin niceliğidir. (Yoksa Hz. İsa’yı beğenmeyen Yahudiler veya Hz. Muhammed’i beğenmeyen kâfirler haklı olurdu.) “Kimin söylediğine değil, ne söylediğine bakın.” düsturundan hareketle yaklaşmalıyız olaylara; yoksa bu ezilmişlikle, bu kimliksizlikle ve kişiliksizlikle Batı’nın “book”unda daha çok boncuk ararız.

Hüseyin Rahmi Göktaş, Bensenoğ, Ğ YayınlarıBilgi iki türlü elde edilir

Hüseyin Rahmi Göktaş’ın eserini bir kitapçıda görmüştüm. Kapaktaki “Beňseňoğ” başlığının hemen altındaki “Türkçe’nin Ruhu” söylemi beni heyecanlandırmaya yetmişti doğrusu… Çünkü öteden beri kelimelerin ruhu ve kişiliği olduğunu; büyüde, şiirde, tespihte, duada ve elbette kutsal kitaplarda o yüzden kelimelerin önemli olduğunu konuşup dururduk “Aykırı (Ayrı) Ekibi” olarak. Üslubun ne denli önemli olduğunu bir kere daha vurgulardık her seferinde. Sonra bir solukta bitirdim kitabı…

Marmara Üniversitesi’nde, lisans eğitiminde etimoloji (kökenbilim) dersimize giren ve bizlere birbirinden (z)engin bilgiler veren değerli âlim Prof. Dr. Mustafa S. Kaçalin şöyle demişti: “Bilgi iki türlü edinilir. Birincisi beş duyu organıyladır. İkincisi ise bunların dışında ve tamamen sezgiseldir; ilham ve vahiy gibi…” Diğer birçok sözü gibi, onun bu sözünü de beynimin bir köşesine küpe yapmıştım. Gün bu gün, dem bu demmiş demek ki… İşte yeri geldi.

M.Ü. Türk Dili’nde yüksek lisans yapan biri olarak benim de zaman zaman sezdiğim ama adlandıramadığımı, Türkçe’nin bu özelliğini biri adlandırmıştı işte; hem de tam anlamıyla ilhamî bir şekilde!

İlk adları vermeye çalışan yasa koyucu

Gerçi daha evvel buna benzer kuramlar okumuş ve duymuştum. Dil felsefesi dersimize giren Prof. Dr. Emine Gürsoy-Naskali ile işlediğimiz Eflatun’un Kratilos (Kratylos) adlı eserinde; “Adlar ile onların adlandırdıkları şeyler arasında doğal bir bağ vardır” fikri savunulmaktaydı. Ayrıca bu kitapta, şeylerin özünü ses ve hecelerle ilk taklit etmeye, başka bir deyişle ilk adları vermeye çalışan bir yasakoyucunun neler yapması gerektiğiyle ilgili ayrıntılı bir açıklama da vardır: “Önce harfleri, yani seslileri, sessizleri, çiftselsileri, vb. birbirinden ayırmalıdır. Sonra, adlandırılacak şeyleri de eksiksiz bir biçimde sınıflandırmalıdır. Böylece, ad verilecek şeyleri hangi harflerle taklit edebileceğini belirlemiş olacaktır. Hangisi için tek bir harf, hangisi için bir dizi harf gerektiğini görebilecektir. Yasakoyucu, böyle yapa yapa harfleri şeylere uygular. Seslerden heceler, hecelerden adlarla fiiller, onlardan önermeler kurar ve böylece geniş ve büyük bir bütün elde eder.”Hüseyin Rahmi Göktaş

"Birincil adlar" (prôta onomata) dediği adları, onlardan oluşturulan "ikincil adlar"dan (hystera onomata) ayırır. Birincil adlar, ona göre, şeylerin özlerinin harfler (grammata) ve hecelerle (syllabai) yapılmış taklitlerinden (mimêmata) başka bir şey değildir. Bu savın gerisinde, tıpkı adlar gibi harflerin da bir özü, ya da bir doğayı gösterdiği, bir şey imlediği öğretisi vardır. Sözgelişi 'r' (rho) her türlü devinimi dile getirir. Örneğin, rein (akmak), tromos (titreme), trekhein (koşmak) eylem adlarında geçen 'r' harfinin dile getirdiği budur. 'i' (iota) her şeyin arasından kolayca geçebilen ince şeyleri anlatmak için kullanılır. Örneğin, ienai (gitmek, acele etmek), hiestai (acele ettirmek) eylem adlarında 'i'nin anlattığı tam da budur. “D” ve “t” harfleri ise bağlanmayı ve durmaya öykünmeyi imler. Psykhron (soğuk), zeon (fokurdama), seisthai (titremek), seismos (sarsıntı) gibi kavramlar, güçlü bir nefes verilerek söylenen 'ph' (phi), 'ps' (psi), 's' (sigma) ve 'z' (zeta) gibi harflerle taklit edilirler.

Noam ChomskyDile, sese ve kelimeye dair önemli yaklaşımlar

Sonra Nominalizm… Sonra Levi-Straus ve Roland Barthes gibi yapısalcılar… Sonra post-yapısalcılar… Noam Chomsky gibi filozoflar: “İnsan dillerini hayvanlarınkinden ayıran önemli özelliklerden biri; cümlenin içine yeni sözcükler veya tamlamalar, sözcüklerin içine de yeni ekler katarak o öbeğin genişletilmesidir. Yeni unsurların katılmasıyla genişleyen bir öbek, esasen hayal gücünün bir sonucu varsayılır ki bu da insanlara özgü bir özelliktir.” diyor. (Gerçi son zamanlarda çıkan bir haberde sığırcıkların da benzer bir yapıya sahip olduğunun -güya- kanıtlandığı iddia edilmişti. Öyleyse Âşık Yûnus boşuna dememiş: “Süleyman kuş dilin bilir dediler/ Süleyman var Süleyman’dan içerü.”) Ve günümüzde çağdaş dil felsefecilerinin de dilin doğuşu ve işlevi üzerine çok çalışması var.

Biz gelelim Güneş-Dil teorisine… Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında / İbrahim Necmi Dilmen'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler (İstanbul, Devlet Basımevi, 1936) adlı eserden alıntılar aşağıdadır.

Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında / İbrahim Necmi Dilmen'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler
Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında / İbrahim Necmi Dilmen'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler

Ayrıca aynı eserin bir yerinde; “6.Konson (Ünsüz) Değişmeleri” bölümünde “ğ=ng=n” değişiminden bahsedilmektedir. Dr. Erhan Sanater’in Güneş-Dil Teorisinde Müsbet ve Menfi Anlamlar (Bursa, İl Basımevi, 1937) eserinde ise “kök-anlam (ses)” kavramı açıkça dile getirilmiş ve uzun uzadıya örneklendirilerek anlatılmıştır. Daha ayrıntılı olan bu tezi (www.tdk.gov.tr ), ön yargısız şekilde incelemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Çünkü kitabın sunuşunda Rasim Özdenören’in de sezgisel söylediği: “Türkçe dünyanın en özgün dillerinden biridir. Onun iç mantığının kudreti, bu dilin ancak vahiy kaynaklı olmasıyla bir izah zeminine ulaştırılabilir. Türkçe’nin her türden dış müdahalelere maruz kalmasına rağmen bunları kendi bünyesinde sindirebilmesi, içselleştirebilmesi, bu dilin ancak ilahî bir kaynağa borçlu bulunmasıyla açıklanabilir” sözünün ne anlama geldiği ancak o zaman layıkıyla anlaşılabilecektir.

Bu genel çerçeveyi çizdikten sonra Beňseňoğ kitabında nelerden bahsedildiğine geçelim. Bunları öbeklere ayırıp madde madde görmenin daha yararlı olacağını düşünüyorum.

Tablo Olarak Ortaya Konan Kısmen Tasniflenmiş Ekler/Sesler:

1) Kök ses olarak veya ek olarak adlandırılanlar: -ň, -t, -r, -ğ/k

a) -ň: Öncelikle kitap boyunca çokça üzerinde durulan bu ekten veya kök-sesten bahsedelim. b-eň, s-eň zamirlerindeki -eň kök-sesine dikkat edelim. Hüseyin Rahmi bunun bir kök-ses olduğunu, “ben” ve “sen” zamirlerinin bu kök-sesten türediğini (-eň) anlamını vermeden söylüyor. Evet, doğrudur. Bu iki zamirdeki -eň kök-sesinin kaba bir tabirle, “o” zamirine denk geldiğini sanıyorum. Hatta bunu daha da ileri götürerek açıklamaya çalışacağım. Köktürk Yazıtları’nda “o” zamiri “ang” şeklindedir. Bunu söyledikten sonra, “ben” ve “sen” zamirlerine “yönelme eki “–e” geldiğinde “ben-e, sen-e” olması gerekirken, neden hiç gerek yokken “baňa, saňa” olduğunu daha iyi anlamışsınızdır. Bildiğiniz üzere kimi sahalarda (örn. Azeri) ve Anadolu ağızlarında “ben-e, sen-e” şekilleri vardır. Bu “o”daki bu çeşitliliğin sebebini ve diğer birçok şeyi anlamak için gelin en başından başlayalım.

“Hâkim tanığa seslenir: Her şeyi en başından anlatın!

Tanık: En başından mı?

Evet, der hâkim ciddi bir biçimde… Tanık anlatmaya başlar:

Allah Âdem’i yarattı ve…”

Biz bu kadar geriye gitmeyeceğiz mi zannediyorsunuz? Hayır! Gideceğiz…

aň: hatırlamak (aň-ı), bilmek, akıl (aň-lamak), asıl (aň-a> ana)…

eň: üstünlük derecesi, genişlik iň: in-anmak, in-anç, iň-lemek (dua etmek)

oň: iyileşmek, olmak (“ol”a dikkat!), kutsal (ong-un>totem)…

öň: ilk olan (ön) üň: ses, herkesçe bilinirlik…

Bütün bunlar kök-ses olarak benim belirleyebildiğim anlamlar. Ama tüm anlamların ilahîlikle ilgili olduğu sizce de fark edilmiş olmalıdır. Hatta son bir tane: t-Aň –rı… Yani bu kitapta Hüseyin Rahmi’nin kimi yerde “oğ”, kimi yerde “-en”, kimi yerde ise sadece “-ğ/k” veya “ň” olarak belirlemeye çalıştığı “O”dur.

Bütün bunların sebebi, hiyerogliften yazıya, yani simgeden harfe gelişimdir. Yeni bir kelime oluşturmak için en az iki kök-ses yan yana getirilmeli. Ki bu kök-ses denilen, bence hiyeroglif anlamdan başka bir şey değildir. Bildiğiniz gibi hiyeroglif simgelerin birçok anlamı vardır. Konuyu çok dağıttık gibi görünse de olayı çözdüğümüzü ve bundan sonrakileri de aşağı yukarı bu mantıkla anlayabileceğimizi düşünüyorum.

b) –t:  Kitapta Hüseyin Rahmi’nin “hareket eki” olarak adlandırdığı bu harf, kanımca “yapmak, yerine getirmek” anlamlarındaki “et-(-mek)” kelimesinin günümüzdeki ekleşmiş halidir. Aynen; işteşlik eki olan “-ş”nin, bir zamanlar “eş” şeklinde tam olarak kullanılan kelimenin kalıntısı olması gibi… Bugün bize ek gibi görünen bütün parçalar aslında eski bir kelimenin kalıntısıdır. Buna bir örnek verelim: kele yorır men> keli yorur men> keli-yoru-m olmuştur, (*yo-rı: yürümek, devam etmek, sürmek anlamındadır. *yo-l da bu kök-sesten gelir; “men” ise “b”nin “m”ye dönüşmüş şeklidir.) Bu iki kelime zamanla aşınmaya uğrayarak –yor ve –m şeklinde eklere dönüşmüştür.

c) –r: Kitapta Hüseyin Rahmi tarafından “zaman eki” olarak adlandırılan bu harf ise bence “geçmek, olmak, önce” anlamlarındaki “er-(-mek)” kelimesinin kalıntısıdır. (er-te, er-miş, er-gin, er ya da geç…) Ayrıca Köktürk alfabesinde bu harf, kolları açılmış insan (er) şekline benzetilebilir.

d) -ğ/k: Yine kitapta “durum/isim eki” olarak adlandırılmış olan bu harfler ise bana göre “gibi, olan, yapan” anlamlarına gelen ve kimileyin “işte” anlamında “işaret sıfatı veya zamiri” olarak da kullanılan, “ok” kelimesinin kalıntısıdır. Ancak günümüzde kullanılmayan bir kelimedir. Sadece ek kalıntısı kullanılmaktadır: Köktürk alfabesinde bu ses “ok” biçiminde sembolize edilmiştir.

2. Değinge olarak adlandırılan ön sesler: b/y-, k/g-, t/d-, s-

Bunları genel olarak ele almak daha yerinde olacaktır. Hüseyin Rahmi, “değinge” olarak adlandırdığı bu kavramı kitabında şöyle bir benzetmeyle açıklıyor: “Suyun, daha çıktığı noktadan itibaren yönünün değiştirilmesi gibi…” Bu tanımı gerçekten çok güzel ve aynı zamanda doğru. “b/y- izafiyet (ben, bu, bulunmak, bakmak, bar>var, yok-la-…), k/g görünürlük (gör-), t/d- ilahilik (değil, değmek) ve s- de olumsuzluk anlamları katar” diyor Hüseyin Rahmi…

Biz de şöyle diyoruz: Daha önce de değindiğimiz üzere harfler hiyerogliflerden (simgelerden) evrilmiştir. Dolayısıyla eskiden, hiyeroglif iken çok anlamlı simgeler dizgesiydiler: Örnek olarak “te” diye okunan, birçok anlamı yanında “güneş” anlamına da gelen bir simge olduğunu düşünelim. Aynı şekilde “er” diye okunan ve yine birçok anlamıyla birlikte “er (insan)” anlamına da gelen bir başka simge varsayalım. “Ter” kavramını anlatmak için ne yapılır? “Ter”, güneşle insanın bir araya gelmesinden oluştuğuna göre elbette bu iki simge yan yana getirilmesiyle ifade edilecektir. Yani, güneş (te)+insan (er)= ter; t-ağ (yükselmek)= dağ>güneşin ağdığı (yükseldiği) yer; t-oğ (çıkmak)= doğ> güneşin çıkması; t-ün (inmek)= tün(gece)> güneşin inmesi anlamlarını oluşturur. Hüseyin Rahmi’nin sezdiği bu durumdur.

M. Asım Gültekin’le aynı sınıftan mezun olmanın şans mı şanssızlık mı olduğunu (çünkü bağımlılık yapan uslanmaz bir hareket adamıdır o, hep meşguldür) bir kenara bırakarak, onunla yaptığımız sohbetlerden birinde bana söylediği, bu konuyla ilgili bir belirlemeyi sizlere de iletmek istiyorum: il-(-mek): Bağlamak, anlamlandırmak, kayıt altına almak vs. anlamlarındadır. b-il-(-mek): Bağı kendine has kılmak, kendini konumlandırmak, âlemdeki yerini tanımlamak, nefsine hakim olmak (“Kendini bilen…”, “Sen seni bil…” vs.) anlamlarına gelir. s-il-(-mek): Bağı yok etmek, anlamı kaybetmek demektir. Ne kadar ilginç değil mi!

Anlam ve Konum Olarak İncelenmiş Kelimeler: ben, sen, o, var, yok, değil, oğul…

Hüseyin Rahmi, kitapta nesneleri konumlandırıyor da… Ben (merkez), sen (yakın), o (uzak)… Bundan yola çıkarak da merkez bu(ğ), yakın şu(ğ) ve uzak olan yine o(ğ)’dur diyor.

İsim durum eklerinden biri olan “–i”nin aslında gizliden gizliye “o” zamirini içerdiğini savunuyor. Ayrıca “yoklamak, değillemek değildir” diyerek bu konuyu, Türk dilinin en iyi korunduğu halk şiirinden örneklerle açıklıyor. “Değil” kelimesinin anlamının, “karşılık gelmek, örtüşmek” anlamlarına yakın bir anlam içerdiğini savunuyor. “Oğ-ul kelimesi ‘oğ’ ve ‘ol’  kök-seslerinin birleşiminden olmuştur” diyor.

Buna benzer bir örnek de ben vermek istiyorum: oğ-uş-ak>uğ-uş-ak>u-ş-ak (çocuk)… Zaten Oğ-uş (uğ-uş) kelimesi “aynı soydan gelenler” anlamında Köktürkçe’de de vardır. Oğ(uğ) kelimesi yaklaşık olarak “soy, tohum” anlamlarına da gelir. (Belki de tohum>t-oğ-um? Soy>s-oğ? Neden olmasın!)

Kitaptaki Yanılgılar ve Kitapta Diğer Tezlerle Birebir Örtüşen Benzerlikler:

1) Yanılgılar:

İlk ve en büyük yanılgı; kitabın çoğu yerinde örnek olarak verilen kelimelerin veya eklerin neredeyse tümünün, bugünkü şekillerine göre incelenmesidir. Örnek olarak “değil” kelimesi günümüzdeki şekliyle incelenmiştir. Oysa “değil”in eski şekli “değil” değildir. Aynı şekilde kitapta “fiil sıfat” diye adlandırılan ve dilbilgisi kitaplarında “sıfat-fiil” olarak geçen ek günümüzdeki şekliyle, yani -an/-en şeklinde incelenmiştir. Ancak bu ekin bilinen en eski şekli “–gan/-gen/-kan/-ken”dir. Bu şekliyle günümüze gelmiş örnekleri de vardır: “ısır-gan”… Fakat birçoğu değişmiştir: “tap-ış-gan> tab-ış-kan> tav-ış-kan> tav-ş-an”… Gelecek zaman eki ise, en eski metinlerimizde “-gay/-gey” şeklinde geçer “-ecek/-acak” şeklinde değil. Ayrıca “-ecek/-acak” ekinin Türkçe olmadığını düşünen dilbilimciler de yok değildir.

Gözüme çarpan diğer yanılgılar ise şöyledir:

* Birinci bölümün daha ilk cümlesinde “Türkçe’de kelimelerin kökenleri sanıldığı gibi emir kalıbı değildir.” (21. sayfa) denilmiş. Dilbilim alanında kimsenin bunu böyle sandığını düşünemiyorum bile… Çünkü bir fiilin “emir kalıbı”nın olabilmesi için, öncelikle ortada bir fiil olması gerekir. Olmayan bir fiilin kökü, yine o fiilin emir kipi olabilir mi! Daha ortada fiil yokken onun türevi nasıl olabilir! Yani önce fiil olmalı ki onun emir kipi olsun! Çocuk babasından önce dünyaya gelebilir mi? Bunu kimsenin böyle sanacağını sanmıyorum.

Bu durumu daha anlaşılır kılmak adına, bir ilkokul anımı anlatmak istiyorum: Öğretmenimiz, “Dünya nasıl oluşmuştur?” diye bir soru yöneltmişti bir arkadaşımıza. O da gayet kendinden emin bir şekilde; “Öğretmenim, Dünya İstanbul’a çarpan bir göktaşının havaya çıkardığı toz ve gaz bulutlarından oluşmuştur.” Demişti.

Hüseyin Rahmi Göktaş da, maalesef birçok insan gibi, sanırım dilbilgisi kitaplarındaki “gel-, git-” şeklindeki yazılışın “gelmek, gitmek” şeklinde okunması gerektiğini, kelimelerin sonundaki o kısa çizginin fiil olduğunu belirttiğini ve okunurken “-mek/-mak” şeklinde okunması gerektiğini bilmiyor. Ve bu kelimeleri “gel, git” şeklinde okuyor. (Bu konuda maalesef birçok Türkçe öğretmeni de aynı yanılgıyla öğrencilerine fiil kökünü öğretirken emir kipi şeklinde seslendirmektedir. Şimdi burada dilbilgisi dersi işleyecek değilim ama bir örnek vermeden de geçemeyeceğim: “gelmiştir” kelimesinin kökü yazılırken “gel-” yazılır ancak bu fiil seslendirilirken “gelmek” diye seslendirilir. Böyle yapılmasındaki kasıt isim-fiil eki olan -mek/-mak ile karışmaması içindir. Zira “gelmek” şeklinde yazıldığı an, o kelime fiil değil mastar olur.

Köklere gelince: Fiillerin köklerinin bile adlardan türediği neredeyse herkes tarafından kabul edilmektedir. Dede Korkut Hikâyeleri’ndeki “av avladı, kuş kuşladı” tabiri, adların nasıl fiilleştirildiğine örnek sayılır. Halk arasında “su sulamak, ölü öldü” gibi bize yanlış ve komik gelen kullanımlar aslında fiilleştirme kalıntısından başka bir şey değildir.

Adların kökü hakkında ise değişik görüşler mevcuttur. En baskını ise “yansıma sesler” kuramıdır. Yani tüm kelimelerin “doğadaki seslerin yansıması”nın taklit edilmesiyle oluştuğu savunulur.

* Kimi ekler (örneğin gelecek zaman eki) örnek göstermek adına, uygun olmayan biçimde ayrıştırılmıştır. Ayrıca yumuşama da yok sayılmıştır: “yapaca-ğ-ın…” (79. sayfa) Bu örnekte, “o” zamiri ile ilişkilendirilen “ğ” sesi gösterilmeye çalışılmıştır. Oysa bu kelime “yap-acak-ın” şeklinde incelenmelidir.

* Yine kitabın 89. sayfasında öne sürülen; “nin olmadığı yerde hareketin de olmayacağı, zamanın harfinin bulunmadığı yerde bulunamayacağı” düşüncesi desteğe muhtaç bir iddiadır. Çünkü en eski fiillerimizden olan “gel-(kel-)” hareket ifade etmez mi? Neresinde harfi? Esasen bütün fiiller hareket (gerçek anlamıyla anlaşılmamasını umuyorum) ifade etmek zorundadır. Zira fiil olamazdı. Bütün fiillerde sesi mi var! Yine aynı şekilde halen kullanmakta olduğumuz görülen geçmiş zaman eki “-di/-dı”nın neresinde sesi var? Ben şimdi “geldi” diye bir kelime söylesem hareket ve zaman içermiyor mu olacak?

Şöyle denilse belki itirazımız olamazdı: “ gördüğümüz yerde hareket, gördüğümüz yerde zaman aramalıyız.” (Bütün insanlar Türk değildir ama bütün Türkler insandır.)

2) Benzerlikler:

* Dört Okunuş (Sayfa 22 ve sayfa 90): Yazımızın giriş bölümünde de alıntıladığımız Güneş-Dil Teorisinin Ana Hatları Hakkında / İbrahim Necmi Dilmen'in Üçüncü Türk Dil Kurultayına Sunduğu Teze Bağlı Grafikler ve Analizler (İstanbul, Devlet Basımevi, 1936) adlı çalışmanın tablosunda, “anakök” başlığı altında bu okunuşları göreceksiniz. (Vokal+ğ şeklinde)

* Kök-ses (Sayfa 21 ve sayfa 90): Aynı tabloda “anakök” tabiri ve buna ek olarak Dr. Erhan Sanater’in Güneş-Dil Teorisinde Müsbet ve Menfi Anlamlar (Bursa, İl Basımevi, 1937) eserinde baştan sona kadar, hemen her sayfada bahsedilen “kök-mana” kavramı açıkça mevcuttur. Bu tezde geçen neredeyse bütün kelimeler, değişik yönlerden incelenirken “kök-mana noktai nazarından” da incelenmiştir.

* Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit Tankut, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936. Bu kitabın 60 ve 61. sayfalarındaki örneği, yorumumu katmadan aynen buraya aktarıyorum. Aşağıdaki örneği incelerken şu kök-seslere ve anlamlarına dikkat edin: “ağ-, -an, -at, -ar”… Kitapta Hüseyin Rahmi’nin ele aldığı “oğ-/ğ-, -en/-an, -et/-t, -er/-r” kök-sesleriyle benzerlik derecelerinin takdirini size bırakıyorum.

* Bunun yanı sıra, Hüseyin Rahmi’nin şu cümlelerini de aklınızda tutarak inceleyin aşağıdaki alıntıyı: “Bir fiil şöyle oluşur: ‘at-t-ğ’ (at-et-oğ); okunuşu ‘attı’ şeklindedir.” (Sayfa 85) (Resim-3, Resim-4, Resim-5, Resim-6)

Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit Tankut, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936
Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit Tankut, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936
Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit Tankut, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936
Güneş Dil Teorisine Göre Dil Tetkikleri, Birinci Kitap, Türk Dil Bilgisine Giriş, H. Reşit Tankut, İstanbul, Devlet Basımevi, 1936

ÇUVALDIZ:Hüseyin Rahmi Göktaş

Hüseyin Rahmi Göktaş, Beňseňoğ adlı çalışmasında yeni şeyler söylemiyor belki… Ama yine aynı kitap, kendini okuyan herkesin dile bakışında, dil anlayışında devrim yapacaktır mutlaka! Çünkü Hüseyin Rahmi Göktaş, kelimelerin ruhuna giden yolu “marifetullah” ile bulmuşa benziyor. Gerçekten Allah vergisi olan bir sezgisi var ve bence bunu değerlendirmeli…

Her şeyden önce emek harcanarak ortaya konmuş ve gerçekten üzerinde çok kafa yorulmuş bir kitap var elimizde ve bu bence okur için bir fırsattır. Çünkü Hüseyin Rahmi, ciltlerce kitaptan edinebileceğiniz bir anlayışı ve o söylemese asla aklınıza gelmeyecek bir bakışı 92 sayfaya sığdıran bir “ümmi”dir.

İĞNE:

Bu haberi yazarken çok titiz davranmaya çalıştığımı fark etmişsinizdir. Ancak yine de ve elbette eksik veya hatalı yönlerim olacaktır. Bu konuda asla iddialı değilim. Ancak birileri çıkar da bana: “Hayır arkadaş, senin tespitlerinle bu kitapta belirtilenlerin alakası yok” derse; ben de ona, ıssız adaya düşen iki adam ve bir kadının kahramanı olduğu “Buradan Öyle Görünüyor!” fıkrasını anımsatırım.

O fıkra ne mi? Bilenler bilmeyenlere anlatsın ki “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu!” diyebilelim.

 

Ahmet Akkoç haber verdi

GYY’nin notu: Hüseyin Rahmi Göktaş ile farklı zamanlarda ses-anlam meselelerini istişare ederken Ahmet Akkoç arkadaşımızın yanılgı bahsinde ele aldığı hususların hepsini ayrı ayrı konuştuğumuzu, Ahmet Akkoç'un eleştirilerinin farkında olmadan cevaplarını o konuşmalarımızda aldığımı söylemeliyim.

1- Hüseyin Rahmi harften değil sesten hareket ediyor. Bu nedenle kelimelerin telaffuzlarını dikkate alıyor, yazılışlarını değil. Bunların günümüze gelene kadar değiştiği yargısı çoğu kez yüzyılı bile bulmayan bir İncil alfabesi kullanan bizler için yanıltıcı olabilir.

2- “-dı” ekinde zaman anlamının olmayacağını, orada bir bitmişliğin olduğunu; zamanı Hüseyin Rahmi'nin bitmeyen bir varlık olarak anladığını söylemeliyim. Bitmiş olan bir eylem ona zaman olarak görünmüyor!

3- Isırgan'daki “-gan, -gen/”-an, -en” meselesini ise Bulgar, Kırgız, Uygur gibi kelimeleri konuşurken ele aldık. “G”nin kalkması meselesi ilginç bir bahis...

4- Hüseyin Rahmi Göktaş'ın Runa Simi ve Lahit'ini de okumakta fayda var.

5- Göktaş, okulu orta-1'den terk etmiş birisidir. Sayın Akkoç'un dediği gibi büyük bir sezgisel buluş yapmıştır. Kendisinden önce bu meselelere yaklaşanlar olmakla birlikte tam olarak adını koyma ve kuşatıcılık noktasında bu derece güçlü bir şekilde konuyu ele alan yok denecek bir durumdadır ne yazık ki! Sayın Akkoç'un ve birçok şairimizin fark ederek şiirlerinde kullandıkları ses-anlam ilişkisinin adını, hattını, hududunu çizmiştir Hüseyin Rahmi Göktaş. Bu açıdan bir ilktir denebilir.

6- Elbette Hüseyin Rahmi Bey’in de yanıldığı hususlar olabilir. Ama kendisi ile müzakerelerde bulunmak, hangi hususlarda yanıldığını, hangi hususlarda ise yanlış anlaşıldığını ortaya koymaya yardımcı olacaktır.

Ahmet Akkoç'a, eleştirilerinin kimilerine katılmamakla beraber, bu önemli meseleye değindiği için teşekkürü bir borç bilirim.

Güncelleme Tarihi: 16 Eylül 2010, 17:06
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20