Mustafa Kutlu'nun Trajedisi

Rasim Özdenören, Müslümanın trajedisi vardır diyor, Mustafa Kutlu ise yoktur diyor. Mehmet Emre Ayhan ise bakın ne diyor!

Mustafa Kutlu'nun Trajedisi
Mücahit Küçükyılmaz
Mücahit Küçükyılmaz

Üç yıl kadar önce Anlayış'ta çok kıymetli röportajlar yapmıştı Mücahit Küçükyılmaz. Aşağıda bahsedilen iki ufuk açıcı söyleşiyi de yine Mücahit Küçükyılmaz yapmıştı. Asıl ufuk açılması ise iki söyleşi okunduktan sonra yaşanıyor.

Allah varsa trajedi yoktur

Okunmak için sırasını bekleyen kitap dağından elime aldığım, Küre Yayınları’nın Türkiye Söyleşileri dizisinden çıkan Kültür Söyleşileri kitabında ilginç bir şeyle karşılaştım. Mustafa Kutlu ile yapılan söyleşinin başlığı “Allah varsa trajedi yoktur!”; hemen arkasından Rasim Özdenören’le yapılan söyleşinin başlığı ise “İnsan varsa trajedi de var”. Ne oluyor, derken biraz fark eder gibi oldum. Trajedi tanımları her ikisinde de ortak, Ionna Kuçuradi’den, o da şu: İnsanın iki (belki) eşit ve (ama muhakkak) müspet değer arasında tercih durumunda kalışı. Hz. İbrahim’in trajedisi mesela; bir tarafta Allah’ın emri,  diğer tarafta evlat sevgisi. Fakat ikisi şu noktada ayrılıyor anladığım kadarıyla, biraz önceki trajedi tanımında Kutlu parantez içlerinde yazılanları dikkate almıyor, Özdenören ise meseleyi daha da berraklaştırmak, anlaşılır kılmak için parantez içlerini de denkleme katıyor.

Rasim Özdenören
Rasim Özdenören

Yani Kutlu, denklemin bir tarafına “Allah”ı koyduğumuzda diğer tarafa koyacak ona denk ve müspet bir şey yok, o halde denklem geçersiz, o halde trajedi yok, diyor. Özdenören ise “Allah”ı denklem üstü görüyor ve denklemi sadece insanî duygular etrafında kuruyor. Böylece daha anlaşılır kılınıyor zihnimizde bazı şeyler. Mesela şu örneği veriyor Özdenören:

“Kim söylediyse o vazgeçsin sözünden!”

Aynı şekilde Hallac-ı Mansur’un içine düştüğü durum da trajik, ‘Ene’l-Hak’ dediği için recmediliyor. O cümleyi söylemeyebilir miydi? Hayır. Söylemek zorundaydı; çünkü bir hikmeti terennüm ediyor. Söylemese bir hikmeti gizlemiş olacaktı. O zaman bir suç işlemiş oluyordu. Fakat söyledi de ne oldu? Yine suç işledi. Zaten trajik olanın mahiyeti bu; öyle de yapsa böyle de yapsa bir suç işlenir. (…) Tabii fetvalar sonucunda idam ediliyor; fakat yargılamanın safahatına baktığımızda yargıçlar Hallac-ı Mansur’a kıymak istemiyor. Diyorlar ki: ‘Söylediğin sözden vazgeç, seni affedelim.’ Hallac-ı Mansur’un cevabı ilginç: ‘Kim söylediyse o vazgeçsin sözünden!’ Aslında o söz hem kendisine ait, hem değil. Kendisine ait çünkü kendi ağzından çıkmış. Kendisine ait değil çünkü zorunlu olarak söylenmiş bir cümle, ketmetmesi mümkün değil. O cümle söylenmek zorunda, ölümü pahasına da olsa.” 

Mustafa Kutlu
Mustafa Kutlu

Sadece Hallac-ı Mansur’un değil, onun idamına karar veren yargıçların da, o idam edilirken taş yerine gül atan İmam Şibli’nin de bir trajedisi olduğunu öğrendim Özdenören’in bu söylediklerinden. İç içe trajediler… Konu ince, hassas ve ilginç geldi bana. Hem Mustafa Kutlu da, kabul etmese de, bir şeyhin trajedisini anlatmaya çalışıyor zannımca Sır kitabında. Bakın nasıl:

Hikâye bu ya

Köyünde kendi halinde bir rençber ve ailesi; “yedikleri bulgur aşı, içtikleri ekşi ayran” hesabı. Derken bir gece bağlı olduğu şeyh efendi ziyaretine geliyor bu rençberin. Ancak hâl ehlinin anlayabileceği bir muhavere geçiyor aralarında. Sonra ihvanına kendisinden sonra posta geçecek kişi olarak o rençberi işaret ediyor. İlk hikâyede bu rençberin yaşadığı trajedilerden ilki de bu: köyde kendi halinde rençberliği sürdürmek ve koca bir tarikattan gerek maddi gerekse manevi planda sorumlu olmak. Ama kendi elinde değil tabii ki bu seçim; Hallac-ı Mansur’a nasıl söyletiliyorsa o hikmet, bu rençber de geçiriliyor “âlem-i mânâda öyle gösterildiği” şekliyle.

Mustafa Kutlu, SırBir şeyhin çıkmazları

Köylük yerde rençberin evinin yanında kurulan tekke bir zaman sonra dar gelmeye başlıyor ihvana, hem fitne de zuhur ediyor yavaş yavaş tarikatta. Perişanlıktan, tekkede verilen aştan, cemaatin şehirde meskûn ileri gelenlerinin köye yani şeyhe ulaşmaktaki zorluklarından bahsedilir oluyor. Köyde kalmak ya da şehir denen “bilinmez”e taşınmak; burada şeyhin ikinci trajedisi. Son olarak mesela köyde kalan müritlerden birinin, elinde şeyhinin özlediği “domur domur terlemiş Akpınar’ın [yani köyün] suyu” ile dolu testi, aradan onca engeli aşıp şehre ve tekkeye vasıl olması; fakat tekkede karşılaştığı manzaradan dolayı geri dönmesi… Bakın nasıl bir manzara:

“(…) Ne zaman ki kapılar açıldı, mürit uzun mu uzun bir odanın öte başında Efendisini gördü. Efendi dahi onu gördü. Onu görmekle kalmadı, önünde domur domur terlemiş Akpınar’ın suyu ile dolu testiyi fark etti. Hal dili ile bir süre bakışıp anlaştılar. Mürit anladı ki aşıp geldiği engeller efendisi ile arasında uzanıp gitmektedir. Bundan öte geçmeyi edep dışı bildi. Parlak kumaştan elbiseleri ile diz kırıp oturmayı beceremeyen siyaset adamları, bankacılar, sanayiciler, polisler, askerler, artistler, din adamları, onların altında tüccarlar, memurlar, müdürler, şefler… Efendi ona kalkıp bir “Hoş geldin” diyemedi. Testi ile arasında duranları çiğneyip geçemedi. Müridin hasret ateşini dindiremedi. Yandı mürit. Testiyi bırakıp tekkeden çıktı mürit. Bundan geri efendisi için de dua etti mürit.”

 

Türkiye Söyleşileri, KültürSekiz pencere bir odayı  aydınlatıyor

8 hikâyeden oluşan Sır, aslında tek bir hikâyeyi anlatıyor; 8 ayrı pencere bir tek odayı aydınlatıyor. O da, özellikle ’80 sonrası yazarın gözlemleyebildiği kadarıyla, tarikat ve tasavvuf ehli insanların bu gidişle nereye gittikleri. 1990’da ilk çıktığında çok tepki alan kitabın önemi daha sonradan anlaşılmış, hatta Kutlu’nun –içi acıyarak- söylediğine göre, kendisine “senin tüm dediklerin bir bir çıktı” diyenler hiç de azımsanmayacak kadar. Mustafa Kutlu’nun trajedisi de burada: Söylese tepki alacağı bir durumu, o durumun kendisinde yarattığı rahatsızlığı, söylemeden de duramıyor ve Sır ortaya çıkıyor. Ve sonunda sarığı cübbeyi çıkarıp tayy-ı mekan eyleyen bir, eskinin rençberi yeninin “Efendi”si, hikaye kahramanı.

Tüm bunlardan ziyade beni etkileyen ise son hikaye yani “Cüz Gülü” olmuştu, Efendi’nin esrarının aslını anlattığı hikaye. Onu da uzun uzadıya anlatmayalım, merak eden buyursun Dergah’a, yayınevi olana yani…

Not: 2002’de bir dergi sağ’dan sol’dan orta’dan 50 yazara, kendilerinin önemli saydığı 7 yazar ve 7 kitabı sormuştu. Önemli gördüğü 7 kitabın arasında Sır’rı zikredenler Mehmed Niyazi ve Fatma K. Barbarosoğlu.

 

Mehmet Emre Ayhan dikkat çekti.

Güncelleme Tarihi: 09 Şubat 2017, 12:43
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet
Ahmet - 9 yıl Önce

Bu iki farklı görüşte Mustafa Kutlu'nun ifadesi bana daha doğru geliyor.

bab
bab - 9 yıl Önce

rasim beyin haklı olduğunu düşünüyorum.trajedi olmasa
imtihan da olmaz.

ayşe kaplan
ayşe kaplan - 9 yıl Önce

mustafa kutlu iyi bi hikayecimiz ama bu konuda kendisi bile yazdığı hikayedeki trajik unsurlar ile söylediklerinde çelişmiş. değerlendirmeyi yapan emre bey de iyi yakalamış. özdenören ise yine çok iyi, yine tam yerinde tesbitlerde bulunmuş. kutluyu da rasim beyi de seviyorum ama rasim beyi daha ayrı, daha hak vererek seviyorum...

Âkif
Âkif - 9 yıl Önce

Görüşüm ve tavsiyem, kimin konu üzerinde daha kalifiye olduğuna dair bir cümlede hata değil hatalar olacağıdır.
Mustafa Kutlu olayın görüntüsü sunarken, Rasim Özdenören’in ise görüntüyü inceler tarzda eserler çıkarmasıdır.Yani Kutlu, samimi kul olma yolunda insanın, yaşam serüveninde tekil kaldığında, yalnızlık içinde inzivaya çekilebilmesini resmediyor. Özdenören ise resmederken, kullanılan malzemenin teknik özelliklerini ve kullanılış biçimlerini ön plana çıkartmayı tercih ediyor.

nahit diken
nahit diken - 9 yıl Önce

iki büyük usta... ikisi de kendi penceresinden gördüğünü aksettiriyor bize. kutlu meseleyi ontolojik boyutuyla ele alırken özdenören epistemolojik açıdan bakmış.

...
... - 8 yıl Önce

İki yazarada şimdilik eyvallah...............

SIRADAKİ HABER