banner17

Müslüman zengin olur mu

Türkiye'de anayasa tartışmalarının yapıldığı bu dönemde halkın asıl meselesinin üretmek ve üretilen mala pazar bulmak olduğu konusu yine gündem dışı kalmış görünüyor.

Müslüman zengin olur mu

İsmet Özel, 1977’de Yeni Devir gazetesinde yazdığı denemesinde şöyle soruyordu: “Güçlü bir topluma ulaşıp onun müslümanlaşmasına mı, müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?” Müslümanların, şu ya da bu biçimde içinde bulundukları toplumun, yaşadığımız dünya ölçülerinde iktisadî ve teknik donanıma ulaşmasını birinci sorun sayarak, bu hedefe eriştikten sonra toplumda “müslümanca yaşama” esaslarının egemenliği için çalışmalar yapması ikilemin ilk ayağı idi.

İsmet Özel
(+)

İkinci tavır ise, müslüman için önemli olanın içinde bulunulan kurumların onarılmasından değil, “müslümanca yaşama” esaslarının yeni bir toplum düzeni ortaya çıkarması meselesinden hareket etmektedir. İkinci durumda, mevcut iktisadî yapının zaaflarının su yüzüne çıkması, hatta mevcut teknik gelişmelerin hastalıklarının teşhir edilmesi önem kazanmıştı. İçinde bulunulan kurumların İslamî anlayışla daha iyi işleyeceğini değil, İslamî anlayışın bu kurumlar dışında bir yaşama biçimi gerektirdiğini savunmak elzem hale gelmiştir.

İktisadî ve teknik donatım amacımıza mı hizmet ediyor?

Üstad’ın, önce 02.11.1977’ de Yeni Devir’de va’z ettiği, sonra da kitabında (İsmet Özel, Üç Mesele- Teknik, Medeniyet, Yabancılaşma, Düşünce, 1978: 155) sormaya devam ettiği sorusunun cevabı henüz teorik bir vazıh kazanmış değil. Ancak müslümanlar, yaşadığımız dünya ölçeğinde iktisadî ve teknik gelişmişliği, “müslümanca yaşama” meselesinin önünde bir hedef sayarak davranmaktan kendilerini alamamış görünüyorlar. Güçlü bir toplumun iktisadî ve teknik donatımının, müslümanların amaçlarına hizmet eden araçlara dönüşeceği hüsn-ü zannı ile hareket ediyorlar.

John Wesley
(+)

İnanan insan zenginleşmeli mi?

İsmet Özel’in bir ikilem haline getirerek sorduğu sorunun benzeri, sanırım hristiyanların protestanlaşması sürecinde de sorulmuş ve Avrupa’da, “inanan insanın” zenginleşmesi gerekliliği dinî bir söylem haline gelmişti. Nitekim John Wesley, küçük burjuva ve çiftçilerin yükselen sınıflar arasına girmesini hazırlayan kaderi, mülkün laikleşmesine bağlamıştı. Türkiye’de “müslümanların protestanlaşması” gibi bir kavram üzerinden müslümanların zenginleşmesi meselesi geçmişte tartışıldı. Ancak bu tartışma ile Avrupa tarihinde ortaya çıkmış gerçeklik arasında, Türkiye’de “müslüman kesimin para kazanmayı öğrenmesi”nden öte bir benzerlik bulunmamakta idi.

Din savaşları
(+)

Protestanlık, Roma İmparatorluğu’nun yıkılışı ile toprağa “Tanrı adına” el koyan Katolik Kilisesi içindeki çatışmanın bir eseri. Kilise ile burjuvalar eliyle palazlanan devletler/krallar arasındaki teolojik tartışmayı esas alıyor. Papalığa göre birey “mülk sahibi olamaz”dı ve devlet (kilise) “Tanrı’nın bedeni” konumuyla mülke sahip olmaktaydı. Burjuvalar doğunca mülke sahip olmanın önündeki teolojik engelin kaldırılması gerekti. Dolayısıyla Protestanlık; dinî otoritenin kilisenin elinden alınması, faizin meşruiyet sahası bulması, doğrudan doğruya İncil'e dönüş, aracısız ve Latince’ye bağlı kalmadan Tanrı’ya yakarış, öğretiyi kavramada bireyin algılayışını serbest kılan “yeni iman” hadisesi olarak ortaya çıktı. Önemli bir toplumsal dönüşümü, siyasetin yeniden biçimlenişini hedefliyordu. Hatta en önemlisi mülk kilisenin elinde temerküz ettiği için, “İncil’e dönüş” hareketi, aslında kilisenin elinde bulunan mülkü “sosyalleştirme” hareketidir.

1933-Dachau'da çalışma
Max Weber
Görselleri büyütmek için üzerini tıklayınız

Zenginliğin arttığı yerde dinin içeriği aynı ölçülerde azalmıştır

Protestanlıkla ulus-devlet (krallıklar) birlikte gelişmiştir. Bu yüzden evangelizasyon sekülarizasyondur. Ama dine karşı değil, kiliseye karşı. Kilise mülkiyetindeki servetlerin ya da imtiyazların, “yeniden inanan ve mülkü kazanmak için çalışıp tasarruf eden” yeni (mümin) bir sınıfa aktarılması, mesele teşkil etmekteydi. Sekülarizasyon, kilise dışında gelişmiş bir “halk teolojisi” ile gündeme getirilmiştir. Dolayısıyla Avrupa’da “dinin protestanlaştırılması” yine dinî bir yönelim halinde temayüz etti. Bu nedenle John Wesley sonucu görse de, süreci durdurmak için düşünmez, “zengin olmaya teşvik etmeyi” kendini vazifeli saymaktan alamaz: “Korkarım ki, zenginliğin arttığı yerde dinin içeriği aynı ölçülerde azalmıştır. Din hem çalışkanlık hem de tutumluluk üretmek zorundadır. Bunlar da ancak zenginliğe yol açar. Fakat zenginlik artınca, bütün dallarında gurur, kızgınlık ve dünya sevgisi de artacaktır. Metodistler her yerde çalışkan ve tutumlu olmuşlardır, bunun sonucunda da mülkleri çoğalmıştır. Bu yüzden de dinin biçimi olduğu gibi kalırken, ruhu yavaş yavaş yok olmuştur. Bunu önleyecek, saf dinin bu sürekli yozlaşmasını engelleyecek bir yol yok mudur? İnsanların çalışkan ve tutumlu olmalarını engellemeye kalkamayız. Bütün hristiyanları, kazanabildikleri kadar çok kazanmaya ve tasarruf edebildikleri kadar çok tasarruf etmeye, yani, zengin olmaya teşvik etmeliyiz.” (Max Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu, Hil, 1985: 141)

Max Weber
Richard Baxter
John Calvin

Kapitalistler, para gücüyle kilise babalarının yerine geçtiler

Burada meselenin Türkiye’de ele alınış şekli ile ilgili bir çatallaşma görüyoruz. Protestan teolojiyi ortaya atanlar, çileci çalışma etiğinin bir dünya gücü oluşturduktan sonra, “dünya malının” insanlar üzerinde artan ve kaçınılmaz bir güce dönüşeceğini görüyorlardı. Bu nedenle Baxter, “dünyevî mallar, insanın her zaman üstünden atabileceği ince bir palto gibi, yalnızca azizlerin omuzlarında durmalıdır” diyordu. Bu, bir anlamda Calvin’in, “halk yani işçi ve zanaatkâr kitlesi, fakir kaldıkları sürece Tanrı’ya bağlı kalırlar” sözünün benzeri idi. Kapitalistler, para gücüyle kilise babalarının yerine geçtiler ve Calvin’in sözünü kapitalist ekonomiye tatbik ettiler: “İnsanlar zorunlu oldukları zaman çalışırlar.” Böylece kapitalist ekonominin temel düşüncelerinden biri, Calvinci etiğin yeniden tasavvur edilişinden devşirildi. “Düşük ücret”; üretimi geliştiren, işine sadık, müridce yaşayan, kendini işverenin kazanmasına adamakla “Tanrı’nın hoşnutluğunu” celbetmeyi başaracağını uman “meslek” zihniyeti üretti.

Teoloji, bir ahlâk zihniyeti ve bir çalışma etiği ile geliştirilmişti. Oysa Türkiye’de zenginleşmenin, çalışma etiğinden ziyade siyasî merkeze yakınlıkla kesbedilmesi gelenek olmuştur. Bu kötü kopyanın Anadolu tarihinde bir karşılığı yoktu. Çünkü Anadolu’da 13. yüzyılda zuhur etmiş meslek ahlakı kapitalizm üretmemişti.

Özel’in sorusu, zaten kendi içinde imkânsızlığı içeriyor

İsmet Özel’in sorusu, “para kazanmayı öğrenen” müslümanların, “adam zengin olmalı” felsefesine kâni olmaları ile cevaplandı. Bu bir zımnî cevaptı. Tartışılmadı ve tartışılmasına da pek fırsat verilmedi. Belki de bu sorunun cevapsız kalması, çalışma etiği ile davranacak bir topluluğun henüz ortaya çıkmamış olması meselesinin bir sonucudur. Çünkü aslında soru kendi içinde bir imkânsızlığı içeriyor. Yani, “önce güçlü olup da mı müslümanlaşalım?” denildiğinde kimliksiz bir güçten, “önce müslüman bir toplum olup da mı güçlenelim?” denildiğinde de kararsız bir kimlikten bahsedilmiş olunuyor. Başka bir soru sormak gerekiyor.

1900'ün başları Kapalıçarşı
Eski Tahtakale
Osmanlı esnafı
Osmanlı esnafı
Nalbant
Görselleri büyütmek için üzerini tıklayınız

O başka soru kanımca şudur: “Müslümanca yaşamak, beni hangi değerleri hayata geçirmiş bir topluluğun müntesibi yapar?” Bu sorunun he hangi bir güç-kuvvet elde etme ile ilintisi yok. Çünkü “La Havle ve La Kuvvete illa Billah” demiyor muyduk? Anadolu’da Horasan erenlerinin hayata geçirdiği ve Osmanlı’yı inşâ eden fütüvvet ahlâkı, bu soruyu sorup, kuvvetin Allah’tan geldiğine ikrar vermişti. Fütüvvet, mertebelerin en yücesi olarak, çalışan adamın kapitalistleşmesine de engel çıkaran bir cemaat ahlâkıydı. Buyurun esasları da budur:

“Doğruluk, vefa, cömertlik, güzel huy, göz tokluğu, dostlarla muhabbet, arkadaşlarla iyi geçim, kötü sözden kaçınma, iyilik yapmayı arzulama, güzel komşuluk, iyi söz ve nasihat, ahdin yerine getirilmesi, emri altındakilere iyi muamele, çocukları terbiye etme, büyüklere edepli davranma, Allah için dost tutma ve Allah için düşman olma, mal ve mülkü dostlara-fakire harcama, verdiğini başa kakmama, misafire hizmet etme, dostların işini gönülden yapma, kötülüğü iyilikle savma, gelmeyene giderek karşılık verme, tevazu, kibirden sakınma, ana-babaya iyilik, akrabayı ziyaret, ihvanın kusurlarına göz yumma, gizlide kusurluya öğüt verme, kusurluya dua etme, halkın cefasına katlanma, nefsinin şerrini ve zulmünü bilerek kendini ayıplama, halk içinde Hak ile olma, halka ülfet etme, malayaniden kaçınma, müslümanlara şefkat ve merhamet, fakirlere acıma ve onlara infak, âlimlere tevazu ve saygı, kulağı kötülüğü işitmekten koruma, gözü haramdan sakınma, amellerde ihlas, dünyadan yüz çevirme, iyilerle arkadaş olma, fakirlerle oturmaktan şeref duyma, Rabb’iyle zengin olma, zenginlere zengin oldukları için hürmetten kaçınma, kimsenin kınamasından çekinmeden hakkı söyleme, belalara ve başa gelene sabır, kendi haklarını istemekten vazgeçme, başkalarının haklarını tam verme, gizlide Allah’ın yasaklarına uyma, mü’minlerle meşveret, cemaate devam, varlıkta ve yoklukta Allah’a güvenme, malına-gücüne-aşiretine güvenmeme, salihlere hürmet, kimsenin kendisinden eziyet görmemesine özen gösterme, zulm etmektense mazlum olmayı yeğleme, dışının içi gibi olmasına cehdetme, dostunu ziyaret etmek gerektiğinde mesafeyi bahane etmeme, her daim zikr üzre olma, başa değil ayağa bakma, elinin emeği ile geçinme, haram lokmadan kaçınma.”

Bu ilkelerin hangisini hayata geçiriyoruz?Merhamet Cemiyeti esnafı bir arada

Geçmiş devirde müslüman adam olmayı hayat dâvâsı edinmiş insanlar bu ilkeleri hayatlarına geçirebiliyorlardı. Kendilerine verilmiş emanetleri muhafaza ederek sahiplerine iade ediyorlar ve gerekirse kendi işlerine eğilmekten imtina ediyorlardı. Amellerini, kendi menfaatlerini düşünerek değil, kardeşini, toplumu düşünerek ortaya koymak üstün değerleri haline gelmişti. Rivayete göre:

“Gecelemek için bir mağaraya sığınan üç kişi, dağdan kopan büyük bir kaya parçası yuvarlanıp çıkışı kapayınca bir türlü oradan çıkamazlar. Bunun üzerine, sırayla Hak katında makbul olduğuna inandıkları bir ameli vesile kılarak Cenâb-ı Hak'tan kayanın yuvarlanıp gitmesini dilerler. Onlardan birincisi, anne-babasına karşı ihsanla davranışını vesile edinerek onunla niyazda bulunur; ikincisi, tam harama girip iffetini kirleteceği bir anda, sırf Allah korkusu sebebiyle böyle bir günaha girmekten vazgeçişini duasına mevzû yapar. Her iki duada da taş biraz kımıldar, ancak yine de çıkabilecekleri kadar bir boşluk meydana gelmez. (Çünkü bunlar müslümanların yapmakla mükellef olduğu amellerdir.)

Gayret cemiyetiÜçüncü şahıs ise şöyle dua eder:

“Rabbim, yanımda bir işçi çalıştırdım. Diğer işçilerin ücretini verdiğim gibi, onun ücretini de ödemek istedim. Halbuki o, teklif ettiğim ücreti azımsadı ve ‘Ben bunu almam' deyip gitti. Onunla bir koyuna anlaşmıştık. O gidince ben de koyunun ayrı üremesine zemin hazırladım. Seneler geçti ve bu bir tek koyun büyük bir sürü haline geldi. Derken, bir gün bu adam kapımı çaldı ve benden hakkını istedi. Ben de o sürüyü göstererek, ‘İşte bunlar senin hakkındır' dedim. ‘Ben fakir bir insanım, benimle alay etme' deyince; ‘Vallahi, alay etmiyorum, alıp da götürmediğin o koyun işte bu hale geldi. Şimdi al götür' dedim. Sevine sevine bütün sürüyü alıp götürdü. Rabbim, bunu ben Sen’in için yaptım. Eğer bu amelimden razıysan mağaranın ağzını aç.”

Bu duadan sonra, taş sonuna kadar kayar, mağaranın ağzı açılır ve hep beraber dışarıya çıkarlar. (Buhari, Buyû' 98, İcâre 12; Ebû Dâvud, Buyû' 29.)

Allah, fetası olan (yiğitlik, ahlâk, adalet, hikmet) müslümanın duasını kabul etti de onu yeryüzünde azîz eyledi.

 

Lütfi Bergen hatırlattı

Güncelleme Tarihi: 31 Temmuz 2010, 17:22
YORUM EKLE
YORUMLAR
hatırlatıcı hasan
hatırlatıcı hasan - 8 yıl Önce

“Güçlü bir topluma ulaşıp onun müslümanlaşmasına mı, müslüman bir topluma ulaşıp onun güçlendirilmesine mi çalışacağız?”

yani, üstün olduğumuz için mi inanacağız, inandığımız için mi üstün olacağız?

hatırlatıcı hasan
hatırlatıcı hasan - 8 yıl Önce

Tabi bu bağlamda bissürü insana rastlanılabilir. Şimdi bir kitle gelişti Türkiye'de daha doğrusu sayısı arttı, nedir: "Makyavelci, çoğunluk neredeyse oradayım, insanların imanlarından veya hal hareketlerinden ziyade, yönetilebilir olması önemlidir, baş olmak için elimden ne geliyorsa yaparım, amaçlarım uğruna dünyayı yakarım, " falan gibi, ancak örneğine rastladığınızda tam olarak vakıf olabileceğiniz bir kitle. İşte "yiyor ama yapıyor, başkası olsa daha mı iyi olacak" gibi tekniklere sahip

ebubekir özkan
ebubekir özkan - 8 yıl Önce

herşey oy ile başlıyor. ve tabiki dirayetli siyasetciler ile. yoksa şapkayı alıp kacacak basbakanlar ile 28 subat surecinde gorduk ne musluman zenginler mahvedildi.önce hükümet adam olacak dindar bile olmasa demokrat olacak

hatırlatıcı hasan
hatırlatıcı hasan - 8 yıl Önce

28 şubat sürecinde kaçtığı söylenen başbakan konusu çok ilginçtir. Adamı kaçırmak için elden gelen yapıldı, çünkü arkasından kimin yolunun açılacağı belliydi, isn't it irader..

Onun için kendimizi kandırmayalım. Erbakan'ı indiren postmodern darbe falan değil. Darbeyi postmodern yapan başka bir şey. Kaçan başbakanmış, napıcaktı sizlere mi güvenecekti..

Neyse çok şükredin bari de,şimdi işleriniz çok iyidir muhtemelen. akmasa da damlıyor değil mi, ne konuşuyonuz ki hala.. Ne yani ne..

hakan
hakan - 8 yıl Önce

bir toplumu ancak içinde yaşayan ve dilini konuşan önder şahsiyetler inşa ederler. peygamberler böyle şahsiytlerdir ve ümmet tesis ederler. ancak bu uzun süre devam etmez, ümmet ahiret ağırlıklı topluluktur. dünyanın baskın etkisi taşları yerlerinden oynatır. filozoflara gelince onların sosyal-düşünsel varoluşları yüksek konfor standardı gerektirdiğinden üretimleri topluma birebir yansımaz. ütopik şehirler/el-medinetül-fadılalar kurgularlar...

hakan
hakan - 8 yıl Önce

topluma yaygın biçimde etki eden siyaset, iktisad ve kültür önderleridir. bunlar kah peygamberden kah filozoftan derledikleriyle hali hazır şartlarında yürüyen söylemler geliştirirler. bu söylemler genellikle oluşmuş reel politik şartlarda iş görebilecek pratikliktedir. özel'İn gündem ettiği ikilem problemin karnını deşecek kadar sahici ve bir o kadar da ürkütücü.ama reel politik/dünyalık standartlar açısından da son derece kullanışsız.yani filozofun yerinde duruyor.

hakan
hakan - 8 yıl Önce

lütfü bey'in hülasalaması güzel olmakla birlikte özel'İn dilemmasına getirdiği alternatif, yani üçüncü soru ilk iki sorudan lafızca farklı olsa da manaca/mealce farklı değil. lütfü bey de nihayet bir topluma mensubiyetten bahsediyor. söze müslümanca yaşamakla başlayıp bir topluma mensubiyetle bitirdiğinizde meseleyi ister istemez bir medeniyet meselesi ve biryere kadar güç meselesiyle kesiştirmiş oluyorsunuz. bu da özel'İn ikilemine çıkıyor.müslümanca yaşamak teorilere bağımlı bir mesele midi

hakan
hakan - 8 yıl Önce

teorisiz, felsefesiz, tanımsız, yalın ferd sınırlarında müslümanca yaşama imkanı yok mudur? tıpkı bir örümcek gibi hareket halinde ağını örmek mümkün değil midir? önce taslak, felsefe, teori sonra tatbikat dendiğinde entelektüel krize giriyoruz. oysa bizim daha acil nefis ve enaniyet krizimiz var entelektüel krizlerimizin arkasında güven içinde yaşayan. önce yap, sonra açıklarsın,hatta sen değil,bir başkası açıklar. Meşruluğu stratejiden önce nefis sorgulamasında ara.


banner8

banner19

banner20