Modernleşme ve Batılılaşma arasında Türkiye

Türkiye’nin Batılılaşma ve modernleşmeye karşı tutumu devlet nezdinde Atatürk tarafından kati bir şekilde belirlense de bu konunun aydın-entelektüel kesim ve halk tarafından tartışılması hala canlılığını korumaktadır. Abdülbaki Korucu yazdı.

Modernleşme ve Batılılaşma arasında Türkiye

Türkiye’de 19. yüzyıldan beri tartışılagelen konuların başında modernleşme ve batılılaşma gelmektedir. Bu sorun 200 yıldır bu toprakların olmazsa olmaz tartışma konusu olmuştur. Bu konunun tartışılmaya başlandığı dönem daha eskilere -18.yy. Lale Devri-  dayansa da en şiddetli tartışmalar 19. yüzyılda yapılmaya başlanmış ve 20. yüzyılın ilk döneminde de bu tartışmalar şiddetinden bir şey kaybetmeden sürmüştür. Türkiye’nin Batılılaşma ve modernleşmeye karşı tutumu devlet nezdinde Atatürk tarafından kati bir şekilde belirlense de bu konunun aydın-entelektüel kesim ve halk tarafından tartışılması hala canlılığını korumaktadır.

Bilindiği üzere Avrupa, Coğrafi Keşifler ile birlikte büyük bir sermaye birikimine sahip olmuş ve bu durum sanayi inkılabını tetiklemiştir. Sanayi devrimi ile birlikte zamanına göre büyük bir teknolojiye sahip olan Avrupa, bu teknolojiyi silah sanayisinde kullanmaktan da geri durmadı. Yeni silahlar ile ordusunu donatan Avrupa, savaş meydanlarında en büyük düşmanı olan Osmanlı’yı da mağlup etmeye başladı. Avrupa Osmanlı’ya karşı üstünlüğünü sadece savaş alanında değil aynı zamanda ekonomi alanında da sürdürdü. Fabrikalarda ucuza üretilen ürünler Osmanlı pazarlarında yerli el üretimi ürünlerin yerini almaya başladı. Bütün bunların yanına Osmanlı’nın geleneksel işleyişindeki bozulmalar -tarım(tımar), askeriye(sipahiler)- da eklenince Osmanlı, Avrupa karşısında bariz bir gerileme yaşadı.

Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki bu durumu, devlet adamlarını bu konu üzerine düşünmeye sevk etti. İlk etapta padişahlar ve paşalar tarafından konunun ele alınması için kişiler görevlendirildi, çeşitli risaleler hazırlandı (Koçi Bey Risalesi vb.). Bu risaleler Osmanlı’nın Batı karşısındaki gerilemesinin nedenini Batı’daki teknik ilerlemelerden ziyade devletin iç işleyişinden kaynaklandığını savunuyordu. Her ne kadar doğru tespitler barındırsa da bu risaleler uygulanamadı ve Osmanlı’nın Batı karşısındaki gerilemesi durdurulamadı.

19. yüzyıla gelindiğinde artık Avrupa iktisadi, askeri, mimari ve sanat alanında üstünlüğünü Osmanlı’ya kabul ettirdi. Osmanlı aydını, Müslümanlar olarak Batı’ya karşı nasıl bir tavır takınılacağını tartışmaya başlamıştı. En büyük tartışma konusu ise Batı’nın ne seviyede taklit edileceği idi. Kimileri amansız bir şekilde Batı hayranlığı içinde Batı’ya dair ne varsa onu almak gerektiğini söylüyor, kimileri ise sadece teknikte Avrupa’yı taklit edip ahlâkta (dinde) kendi özümüzü yani milli ve manevi değerlerimizi korumamız gerektiğini söylüyordu. Açıkça söylemek gerekirse genel kabul özellikle milli manevi değerleri önemseyen kesimde Batı’yı teknikte taklit edip ahlâkta kendi özümüzde kalmak idi.

Bu görüşü savunanlar; Ahmet Cevdet Paşa, Namık Kemal, Şehbenderzade Ahmet Hilmi, Mehmet Akif ve daha birçok ilim ve sanat erbabı idi. Yakın tarihe geldiğimizde bu görüşü en sağlam temellendiren ise Sezai Karakoç olmuştur. Şu anda da Türk halkının genel görüşü bu yöndedir, diyebiliriz. Bu fikir insanları, genel olarak Batı’nın teknolojisi ve biliminin ahlâkından ayrı tutulabileceği fikrindeydiler. Bu genel kabule en sert ve kesin çıkışı ise İsmet Özel yapmıştır. İsmet Özel modernleşmenin Batılılaşma’dan ayrı tutulamayacağını, tekniğin doğduğu topraklardan ve onu doğuran insanlardan ve nedenlerden bağımsız olmadığını dolayısıyla “Tekniğini alalım ama ahlâkını almayalım” tezinin mümkün olmadığı ortaya attı. İsmet Özel’e göre “Biz geri kalmadık, Batı haddini aşıp tuğyana uğradı.” Yani İsmet Özel tekniği bir nevi Allah’a isyan olarak kabul eder (Detaylı bilgi için Üç Zor Mesele kitabına bakılabilir). İsmet Özel ile tam bir paralellik göstermese de Nurettin Topçu da tekniğe ağır eleştiriler getirdi. Makinenin insanın ruhunu boğduğunu, Müslümanlar’ın makinenin elinde esir olmamaları gerektiğini dile getirdi. Nurettin Topçu, İsmet Özel ile aynı doğrultuda modern bilime de ağır eleştiriler yöneltti. Modern bilimin kutsanmaması ve vahyin önüne geçirilmemesi gerektiği savundu ve en önemlisi de bugün bilimin aslında ne olduğunu çoğu insanın bilmediğini bu durumun bilim yobazları tarafından çarpıtıldığını savundu.

Türkiye’nin batılılaşması ilk olarak Lale Devri ile başlar bunu Tanzimat ve Islahat Fermanları takip eder ardından başarısız bir Meşrutiyet yönetimi gelir. 2. Meşrutiyet ise ilkine göre Türkiye’nin Batılılaşması bakımından daha başarılı sayılabilir. Bütün bu girişimlerde Osmanlı her ne kadar Avrupa’nın maddi üstünlüğünü kabul etse de ahlâken kendisinin daha üstün olduğu fikrindeydi. Tabi ki bu fikir, Müslümanlıktan kaynaklanan bir şeydi. İslâmiyet Müslümanlar’a imana karşılık tüm gayri-müslimlerden daha üstün olmayı veriyordu. Zaten bu husus, Osmanlı fikir erbabını derin bir çıkmaza itiyordu. Bir nevi kendilerinden daha alt seviyede olan bir topluluğun onlardan maddi olarak daha üstün olmaları kabul edilmesi güç bir şeydi.

Bütün bu tartışmalara devlet nezdinde son noktayı Atatürk koydu. Devlet, hem modernleşecek hem de Batılılaşacaktı. Yani Avrupa’ya tam uyum söz konusuydu. Atatürk’ten önceki dönemde Osmanlı teknik(modernleşme) olarak taklidi kabul ediyor ancak ahlak(batılılaşma) bakımından taklidi reddediyordu. Mustafa Kemal hem Batı tipi yeni fabrikalar açmaya çalışıyor hem yeni medeni kanunu tatbik ediyordu. Hem devlet daha kurumsal hâle getirilmeye çalışılıyor hem de harf inkılabı uygulanıyordu. Yani hem modern hem de Batılı olunmaya çalışılıyordu. Bu konuda ne kadar başarılı olundu tartışılır ama şu bir gerçek ki Cumhuriyet’in ilk dönem yöneticileri, özelde Kemal Atatürk 1000 yıllık bir geleneği ve birikimi Batılılaşma uğruna karşılarına aldılar. Kimileri özelikle de manevi duyarlılığı fazla olan insanlar Harf İnkılabı’nın bir talihsizlik olduğunu düşündüklerinden bu tür tartışmalar, Osmanlı’nın son döneminde de yapılmıştır. 1870’li yıllarda Latin alfabesine geçilmesi bazı aydınlarca önerilmiştir. Tabii genel kabul görmemiş ama ülke, artık çoktan Batılılaşma yoluna girmişti. Tabii ki bu yol hayırlı mıydı ya da istikameti doğru bir yöne miydi, hep tartışılacak.

Olan olmuştur artık, Türkiye son yüzyılda modernleşme ve Batılılaşmasını, 19. yüzyıldakinden daha farklı şekilde sürdürmektedir. Gelinen noktada Türkiye ne Avrupa gibi Batılı ne de o anlamda modern bir ülkedir. Türkiye her ne kadar Batılı ve modern olmaya çalışsa da inandığımız din, konuştuğumuz dil ve sahip olduğumuz insaniyet bizi, ilelebet Batılılaşmadan alıkoyacaktır. Türkiye’nin kaderinde daima Batı ile Doğu arasında sürekli bir salınım söz konusu olacaktır.

Abdülbaki Korucu

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2020, 14:14
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26