Mevlana Hümanist midir?

Varlığın emanet olduğunu vazeden, kuşların beslenmesi için vakıflar kuran, farklı inançları ve milletleri bin yılı aşkın bir süre barış ve refah içerisinde yaşatabilmiş bir irfanın; hazzı yücelterek bireyi tanrılaştırmaya çalışan ve sonuçta iki dünya savaşı yaşatıp üçüncüsünü hazırlayan hümanizmden alabileceği yegâne ders, “İslam irfanının kıymetini idrak nimeti” olabilir. Ahmet Turgut yazdı.

Mevlana Hümanist midir?

Her yıl Şeb-i Arûs vesilesiyle Mevlâna Celâleddin-i Rûmî’yi (k.s.) sıklıkla anıyor ve bu anmalar esnasında onun hümanist olduğunu işitiyoruz. Sahi, Mevlâna hümanist midir?

Adım adım bu sorunun cevabını arayalım. Varlık ve bilgi tasavvurunun hangi eksende inşa edileceği konusunda iki ana eğilim göze çarpar: İlki vahiy merkezli varlık ve bilgi tasavvurudur. Bu tasavvur, şeylerin değerini ve hükmünü ancak onları yaratanın belirleyebileceğini ve yine ancak O’nun (c.c.) insan(lığ)a öğretebileceğini kabul eder. Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Hatem’e (s.a.) değin tüm Nebilerin tebliğ ettiği bu tasavvur, her devirde “Kitaba Vâris Sâlihler” eliyle ihya edilegelmiştir. İkinci tür varlık ve bilgi tasavvuru ise merkeze vahyi yerleştirmeyen anlayışların ortaya koyduğu varlık-bilgi modellemeleridir. Tanrılar panteonu (sirk) veya “Firavun, Nemrut” örneklerinde görüldüğü gibi tanrılaştırılan yönetici (tağut) merkezli varlık-bilgi tasavvurları, bu türün erken dönemde en sık rastlanan örnekleridir. Ortaçağ Avrupası, ruhbanlar eliyle işletilen teo-sentrik bir varlık ve bilgi tasavvuru oluşturmuştu. “Skolastizm” ismiyle anılan bu anlayış, kilisenin Kutsal Ruh (Cebrail) ile doğrudan iletişim hâlinde olduğunu savunuyordu. Hâliyle papaların herhangi bir konudaki söylemleri, İncillere başvurularak bile tartışmaya açılamazdı. Dogmatik dayatmalar ve kilisenin insanî-ahlâkî tüm değerleri siyasî ve ekonomik açıdan iktidar aracına dönüştürmesi, zamanla toplumsal tepkilere neden oldu. Bu tepki, “akılsız din” ve “ahlâksız kilise” olgularına karsı, “dinsiz akıl” ve “seküler ahlâk” önermelerini doğurdu. Böylelikle “tanrısallık karşıtı insan merkezci” görüşleri Avrupa gündemine taşıyan hümanist felsefe, kendi içerisinde kurumsallaşmaya başladı. Bu süreç, “insan her şeyin ölçüsüdür” iddiasının, “akıl, her şeyin ölçüsüdür” seklinde yorumlanmasıyla ve aklın akademik-teknolojik sahaya indirgenmesiyle devam etti. Üstelik hümanistler, tanımlayabildikleri şeylerin sadece kıymetini ve hükmünü belirlemekle yetinmemişler, tanımlayabildikleri şeyler üzerinde tasarruf hakları olduğuna da inanmışlardı. Bu vehmin ilk kurbanları, Batı aklının “ilkel” bulduğu Batı dışı yerel topluluklar oldu.

Sömürü-emperyalizm kıskacında önce ülkelerini ve özgürlüklerini, ardı sıra yeraltı-yerüstü zenginliklerini ve nihayet hayatlarını kaybeden milyonlar, soykırım tarihinin hazin sayfaları hâline geldiler. Sömürülen ve/veya katledilen öteki insanlardan sonra tabiat da “Tanımlayabildiğim her şey üzerinde tasarruf hakkım olmalı!” vehmine kurban edildi. Görüldüğü üzere hümanist felsefe, skolastik-dogmatik kilise anlayışına ve papaların mutlak otoritesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sanıldığının aksine emperyalizm veya ırkçılık gibi insan haysiyetini yaralayan sapkınlıklarla kavgalı değildir. Bilakis bahsi geçen insanlık karşıtı sapkınlıkların küreselleşip tüm dünyanın basına bela olması, hümanist hâkimiyetin meyvesidir.

Gerek buraya kadar özetlenen hümanist iddialara- hedeflere, gerekse tarihî pratiğe binaen merhum Cemil Meriç (1916-1987), hümanizmi “imanını kaybeden çağın modern dini” olarak görür. Onun kavramdan çok kılıf; kelimeden ziyade âdeta bir bukalemun olduğunu söyler. Hayata Tanrı-merkezli bakmayan Kemal Tahir (1910- 1973) de sert hümanizm eleştirileriyle tanınır. Hümanizmi, “dünyanın en namussuz isi olan burjuva sömürüsünü örtmek için kullanılan bir duman perdesi” olarak tarif eder. Yine Kemal Tahir’e göre hümanizmin en büyük saçmalığı, insanı kendisinde bulunmayan kabiliyetlerle donatarak yüceltmeye kalkışmasıdır. Evet! Hümanizm hakkında iki satırlık malumat edinmeden, üstelik isminde yer alan “human/insan” kelimesini -hiçbir hümanist felsefecinin iddia etmediği şekilde- “sevgi” ile eşleştiren yarım aydınlarımıza göre hümanizm, insan sevgisidir. Mevlâna da insan sevdiğine göre hümanist biri olmalıdır. “Atlar dört ayaklıdır. Aslanlar da dört ayaklıdır. Öyleyse aslan, at sayılır” bayağılığındaki bu çıkarsama, akla ziyanlığı bir yana, Mevlâna’ya ve tasavvufa aleni hakaret içerir. Zira insanı yaratıcısından korumaya çalışan hümanizmin iddia ettiğinin aksine kendimizi insanüstü bir değer skalasına bağlamak, insan(lığ)ın kıymetinden zerrece eksiltmez. Aksine aklın üstünde ve ötesinde bir atıf çerçevesine tâbi olmak, bizleri beşeriyetten insaniyete terfi ettirir.

İlâhî bir atıf çerçevesine tâbi olmamak ise Allah’ın Rabbimiz oluşunu alenen ve taammüden inkâr etmek, demektir. Ezcümle, Mevlâna, “insan her şeyin ölçüsüdür” diyen hümanist felsefeyi temelden reddeder ve ölçünün vahyin inşa ettiği ilkeler olduğunu söyler. Teorik ve pratik aklı, “cüz’i akıl” olarak ele alması, onun aslında kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olduğu gerçeğinden yola çıkarak, akla bu bütüne (akl-ı küll) atıfla asıl işlevini kazandırmasından dolayıdır. Üstelik Mevlâna da diğer sûfiler veya mütefekkirler gibi insanı “tabiatı ve diğer varlıkları tanımlayabilme yeteneğinden dolayı” değil, “Rabbin Yeryüzü Halifesi olabilme imkânından dolayı” merkeze alır. Nitekim insanlığı varlık âleminin en kâmil meyvesi sayarak, insan haysiyetine saygıyı kurucu ilke edinen İslâm irfanının; Tanrı’ya karsı bigâneliği savunan ve insanı kendisinin Rabbi kılma iddiasındaki hümanizmden alabileceği hiçbir ilkesel değer bulunmamakta…

Bilakis varlığın emanet olduğunu vazeden, kuşların beslenmesi için vakıflar kuran, farklı inançları ve milletleri bin yılı askın bir süre barış ve refah içerisinde yasatabilmiş bir irfanın; hazzı yücelterek bireyi Tanrılaştırmaya çalışan ve sonuçta iki dünya savası yasatıp üçüncüsünü hazırlayan hümanizmden alabileceği yegâne ders, “İslâm irfanının kıymetini idrak nimeti” olabilir. Böylesi bir dersin öncelikli ödevi ise “Yaratılanı severiz, Yaratan’dan ötürü” ilkesinden ve bunun bin küsur yıllık pratiğinden damıtılan “insan haysiyetine hürmet” erdemini, yasamın her sahasında yeniden hâkim kılacak bir medeniyet inşa etmektir. Peki, bunu başaramazsak? “Yaratan’dan ötürü insana hürmet etmek” ilkesinin yerine geçen “yaptığı/yapacağı ödeme hatırına müşteri memnuniyeti oluşturmak” anlayışı, yasamın yegâne ufku olarak belirecektir. Hele de “insana hürmet” ilkesini yitirmekle kalmayıp, “müşteri memnuniyeti” kriterini dahi önemsememek; çapsızlık, tembellik ve ahlaksızlığın keskin buluşması olarak sosyal çürümüşlüğe neden olacaktır. Ta ki varlık ve bilgi tasavvurumuzu sadece itikaden değil, medeniyet inşasının tüm teorik ve pratik unsurlarında Sâlihlerin yoluna vâris çıkarak yeni bastan inşa edene değin…

Ahmet TurgutMevlana Hümanist midir?”, MAKAS dergisi, Aralık-Ocak 2019, sayı 5.

Güncelleme Tarihi: 30 Aralık 2018, 00:26
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13