Laiklik hangi kavganın sebebidir?

Laiklikle ilgili tartışmalar ve kavgalar acaba hangi tür suçların, suçluluğun ve aşağılık kompleksinin örtülmesi, anlaşılmaması ve gizlenmesi için kullanılmıştır?

Laiklik hangi kavganın sebebidir?

 

Laiklikle ilgili yapılan çalışmalar ya yabancı dil eksikliğinden ya da hissî yaklaşımların belirleyiciliğinden genellikle eksik veya tepkisel kalmıştır. Yabancı dil eksikliği çok önemli bir faktör. Çünkü 2013 yılında dahi laiklikle ilgili Türkçe eser sayısı az. Diğer ifadeyle laikliğin Türk kültüründe bir geçmişi olmadığı için, laikliğe dair Türkçe bir eser de bulunmaz. O zaman ne yapılabilir? Çeviri kitaplara müracaat edeceğiz. Bu durumda ortaya mütercim sıkıntısı çıkıyor. Mütercimin Türkçe bilgisi ve kullanımı nasıldır? Çeviri yapacağı dili ne kadar ve hangi maharette kullanabilir? Çevirmenin dünya görüşü nedir? Ve bunlar gibi bir sürü soru ve şüphe. O yüzden laiklik üzerine konuşacak ve kitap yazacak kişinin mutlaka çok iyi düzeyde yabancı dil bilmesi gerekir. Hiç olmazsa laikliğin yeşerdiği ve büyüdüğü topraklardaki serencamını eksiksiz ve doğru bir şekilde anlaması için.

Bir de hissî yaklaşımdan söz ettik. Türkiye’de birçok örneğini görebileceğimiz hissî yaklaşım, insanların uğradığı haksızlığa veya baskıya dayanarak, bazı kavramlara karşı, araştırmadan, içeriğini tam olarak bilmeden düşmanlık beslemesi biçiminde gerçekleşir. “Ben yaşadığımı bilirim, gerisini bilmem ve tanımam” mantığına dayanan bu yaklaşım kavram kargaşası denilen olayın meydana getiricilerindendir. Bu tür yaklaşımlar genellikle ideolojik, bireysel ve duygusaldır.

İdeolojiktir, çünkü ideolojilerde doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ölçütler önceden hazırlanmıştır, tartışmaya açık değildir ve kolay kolay değiştirilmez. Bireyseldir; çünkü ideolojiler bahane edilerek kişisel öfke, kin ve hesaplaşmalar için yapılır. Duygusaldır; çünkü haritanın tamamını görmek ve ona göre hareket etmek yerine, kendi gördüklerini esas kabul edip, bunları araştırmadan, tartışmadan, “her şeyin en iyisini ben bilirim” mantığıyla hareket edilir.

İdeoloji aslında bir dünya görüşü olamaz. Dünya görüşü çünkü bireye özgüdür. Değişen dünyaya göre kendini yeniler. Dünyadan etkilenir ve dünyayı etkiler. İdeoloji kendini yenilemez. O yüzden belli dönemlerin hareketleri olmak zorundadırlar. İdeolojinin vadesi vardır. Vadesi dolunca ölür, daha doğrusu yürürlükten kaldırılır. Dünya görüşü ise yaşamaya devam eder, donuk değildir; ideoloji gibi tepkileri yönlendirmek amaçlı kurulmamıştır. İdeoloji, belli bir dönem için insanların dünya görüşünü etkileyebilir. Ama onları bütünüyle değiştiremez. Hele hayat boyunca, ideolojinin dünya görüşünü etkisi altında bıraktığı görülmemiştir. İdeoloji toplumsal olayların neticesinde ortaya çıkmıştır, tepkiler bütünüdür. O toplumsal olaylar çözülüp, yerini başka olaylara bıraktığında biter.

Laiklik hiçbir zaman kavganın sebebi olmamıştır

Laiklik Türkiye’de ideolojik bir hareket olarak kalmıştır. Hiçbir zaman tanımlanamamıştır. Türkiye’de laikliğe belirli bir anlam da yüklenememiştir. Bir kavram olarak laikliği Türkiye içselleştirememiştir. Bu söylediklerimiz kendini “laik” olarak tanımlayan insanlar için de geçerli. Çünkü gerçekten laikliğe dair, Türkçe, dişe dokunur bir eser göstermek mümkün değil. Laikliği anlatacak ve sevdirecek, laikliğe insanları inandıracak ve ikna edecek bir kitabın yokluğundan söz ediyoruz. Böyle bir kitap, yabancı dillerde mevcut mudur? O dilde bir geleneği varsa, mevcuttur tahmininde bulunabiliriz.

İdeolojik, hissî yaklaşımdan dolayı laiklik, Türkiye’de kültürel değil siyasi cepheler arasında tartışılmıştır. Fikrî bir tartışmadan söz etmiyoruz. Bu, “Sen sensen, ben benim” tartışmasıdır. Gayet ideolojik ve tepkiseldir. Bu kavgada laiklik bir nevi bahanedir. Laiklik hiçbir zaman kavganın sebebi olmamıştır. Bu kavga zaten öyle veya böyle verilecekti. Kavganın bahanesi örneğin hümanizm değil de laiklik oldu. Oysa hümanizmle laiklik, birbirine bitişik, biri diğeri olmadan değerlendirilemeyecek, iki düşünme biçimi. İkisi de “vicdan hürriyeti” diye özetlenebilir. İkisinde de hayatın merkezinden Tanrıyı çıkarıp, oraya insanı yerleştirme gayreti görülür.

Oysa Türkiye’de hümanizm insan sevgisi olarak yutturulmuş ve anlaşılmıştır. Pozitivizm bilimsellik, rasyonalizm akılcılık olarak. Örnekler çoğaltılabilir, hatta Batılı kavramların Türkiye’de nasıl anlaşıldığına dair sözlük dahi yazılabilir. Eminim çok ilginç ve gülünesi şeyler ortaya çıkacaktır. Çünkü Türkiye’de kavga, Türkiye’ye özgü. Ve hep başkalarını suçlayıcı bir psikoloji içinde yapılmış. Batıcılar yerlileri, yerliler Batıcıları suçlamışlardır. Komünistler milliyetçileri, milliyetçiler komünistleri. Ortada eleştiri veya fikri tartışma, değerlendirme, bilimsel eleştiri yoktur. Sanki herkes karşı tarafı suçlamakla yükümlü. Bu yüzden ortada doğru, iyi ve güzel diye bir şey kalmaz. Çünkü bunlar bir cephe tarafından belirlenmişse, diğer cephe tarafından mutlaka kötülenecektir. Acaba karşı taraf doğru düşünmüş, isabetli bir karar vermiş mi diye sorulmayacaktır. Tepkiselliğin eleştirdiğimiz yönü bu: Hakikatin taraflarca değiştirilmesi. Hakikate tabi olunması gerekirken, ideolojilerin hakikati belirler hale getirilmesi.

Laiklik ve din konusundaki tartışmalar, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar götürülmüş

Birkaç soru sorup haberimizi tamamlayacağız. Suçlayıcılığın kaynağı; suçluluk duygusu ve aşağılık kompleksi olsa gerek. Bu kompleks bize dedelerimizden kalan bir miras. Türkiye’de kendini gösteren bütün siyasi oluşumlar, Batı karşısında duyulan komplekse göre dizayn edilmiş, düşünülmüş ve yönlendirilmiş. Bundan bağımsız hareket edebilen neredeyse yok. Peki, insanlar neden birbirini suçlar? İnsanlar içlerinde biriktirdikleri öfkenin acısını neden başkalarından çıkarmaya çalışırlar? İçte biriken bu öfke de neyin nesi? Ki laiklik veya başka bir şey bahane edilip, kavgaya dönüşür.  Ve bu kavga hiçbir olumlu gelişme veya atılımla sonuçlanmaz.

Laiklikle ilgili iki kitaptan örnek verebiliriz. Birincisi Prof. Dr. Osman Turan’ın Türkiye’de Manevi Buhran, Din ve Laiklik (Ötüken y.), ikincisi Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil’in Din ve Laiklik (Yağmur y.). İkisi de çok sıkı, ilmî yönden güvenilir, iyi niyetle yazılmış, yaraya tuz basan değil çare arayan, okuyanı bilgilendirip fikir sahibi yapan kitaplar. Yukarıda sözünü ettiğimiz konu ve sorular bu kitaplarda etraflıca araştırılıp tartışılmış. İki kitabın da laiklik ve din konusundaki tartışmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışına kadar götürülmüş. Oysa laiklik Türk anayasasına 1937 yılında girmiştir.

Osman Turan ve Fuat Başgil laikliğin tarihçesini ortaya koyduktan sonra, Türkiye’deki uygulanma usulünü ve hangi manada anlaşıldığını gösterir. Daha sonra da bunları tartışmaya başlar. İki kitap boyunca Türkiye’deki cepheleşmelerin ve bu cephelerin neleri mesele edinerek (biz buna bahane diyoruz) birbirine girdiklerini; bu kavgalardan kimin, neden ve nasıl zarar gördüğünü irdelerler. Osman Turan ve Fuat Başgil’in kitapları, şu soru etrafında okunabilir: Laiklikle ilgili tartışmalar ve kavgalar acaba hangi tür suçların, suçluluğun ve aşağılık kompleksinin örtülmesi, anlaşılmaması ve gizlenmesi için kullanılmıştır? Laiklik aslında hangi kavganın sebebidir? Ve uğraşılması gereken asıl mesele nedir?

 

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2013, 16:25
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
abdülmecit
abdülmecit - 6 yıl Önce

yazar laiklikle ilgili kitaplara za çoğu tercüme diyor hiç de az değil benim kütüphanemde bu konuyla ilgili en az beş kitap var ve izellikle bir telif eser olan prof dr. durmuş hocaoğlunun laiklikten milli türk sekülerizmine selçuk yayaınları ankarada çıkmış bu eser gerçekten dünya çapında bir eserdir. çok felsefi yanı vardır...

tuğba
tuğba - 6 yıl Önce

yazıda laikliği sevdirecek, benimsetecek kitapların olmadığı söylenmiş. çok doğru. tespit harika. laiklikle ilgili beş tane kitabın bulunması, bu koca eksikliği gidermez. selçuk yayınlarından çıkan kitapları bulmak zordur.

banner19

banner13