Köprünün üzerinde bir Deli Dumrul

Köprü denince akla doğruca Deli Dumrul gelir. Buna karşın Türk muhayyilesinin en önemli beslenme kaynaklarından biri olan Duha Koca Oğlu Deli Dumrul destanında köprü neden sadece destanın başında geçer? Ve neyin sembolüdür? Ahmet Mansur Tural yazdı.

Köprünün üzerinde bir Deli Dumrul

“Sözlerim var köprüleri geçirmez”

Celladıma Gülümserken Çektirdiğim Son Resmin Arkasındaki Satırlar,

İsmet Özel

Oğuz ilinin karşı yatan kara dağları arasından sert poyrazların estiği istikamette, yılankavi patikalardan inerek doğruca soğuk soğuk akan pınarlara varılır ki orada insanların gözleri önüne tavla tavla atlar serilir. Eğer kişi, atlardan birine atlayıp yoluna devam ederse, karşısında yemyeşil çayırların uzandığı, akça koyunların otladığı, otağların kurulduğu bir yurda erişir. O yurt ki bütün bu güzelliklerin ardında ağıtların yankılandığı, feryatların koptuğu, gözlerin bir yiğit için yaşardığı bir bölük obaya ev sahipliği yapmaktadır. Bir de kurumuş çayın üzerindeki köprüsüyle Deli Dumrul’a…

Geçeninden otuz akçe, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alan Deli Dumrul, burada yıllardır Kel Aliço gibi kendisinden deli, kendisinden er bir yiğit bekliyordu. Kahramanlığının Rum’a, Şam’a değin uzanması için kuru bir çay üzerine yaptırdığı köprüsünde Azrail’e meydan okudu. İşte bu “köprü”, Dedem Korkut’un kıl kopuzunda yalnız üç kere yankılanmıştı. Buna rağmen köprü denince akla doğruca Deli Dumrul gelir. O, ne evlilikle özdeşleştirilmiş, ne aileyle, ne de kemale erişiyle... O, yalnızca üzerinde Azrail’e meydan okuduğu, altında ırmakların söndüğü bir köprüyle yer etmiş hafızalarda.

Peki neden? Türk muhayyilesinin en önemli beslenme kaynaklarından biri olan Duha Koca Oğlu Deli Dumrul destanında neden köprü bir kez, sadece destanın başında geçer? Neden daha sonra köprü kelimesinin kullanılmasını bir tarafa bırakalım, ona tek bir atıfta bile bulunulmaz? İşte, bu yazıda tartışma konumuz en tanınmış imgelerimizden biri olan “Deli Dumrul’un kuru çay üzerine yaptırdığı köprüde Azrail’e meydan okuması”dır. (Toplumların şuur altında yer etmiş mitlerinin tahlillerini yaparken yer yer aşırı yoruma başvurmak zorunda kalacağız. Ancak şurası unutulmamalıdır ki aşırı yorumlar bizleri anlamlardan uzaklaştırmaz, aksine onlara yaklaştırır.)

İlkin, köprünün imgesinin bazı anlamlarını inceleyeceğiz, saniyen Deli Dumrul hikâyesinin köprüyü tartışacağız ve son olarak da genel bir değerlendirmede bulunacağız.

İnsanoğlunun en temel imgelerinden biri olan köprü, en yalın anlamıyla, iki farklı yakayı birbirine bağlayan, suyun üstüne kurulmuş, üzerinden insanların gelip geçtiği bir geçittir. Orada insanlar, farklı yakaların insanları, karşılıklı etkileşim içerisinde bulunurlar. Suyun akışıyla karşı yakaya geçmenin neredeyse imkânsız olduğu, doğa tarafından ayrılmış insanlar, köprü yoluyla tekrar iletişime girerler. Suyun her iki yakayı da ayırmasından dolayı birbirinden uzak düşmüş ve kendilerine özgü bir kültür inşa etmiş farklı yakalılar, köprüyle beraber öncelikle ticari, daha sonra da kültürel bir etkinliğin pazarını elde etmişler, ortak bir buluşma noktası kazanmışlardır. Hatta zaman zaman idam edilen kişilerin kellelerinin sergilendiği, fermanların halka duyurulduğu köprüler; görülebileceği üzere sadece insanlar arası iletişimin bir aracı olmamış, insanla devletin (otoritenin) arasındaki iletişimde de önemli bir rol oynamıştır.

Wittgenstein'da köprü imgesi

Bu anlamda bağlayıcı görevini üstlenen köprü imgesi, iletişimin en temel unsurudur. Hatta eğer Wittgenstein'ın “Dünya olgular yoluyla belirlenir ve şu yolla ki, bu bütün olgulardır.”1 ile olguları açıklayan “Olgu bağlamı, nesnelerin (olanların, şeylerin) bir bağlantısıdır.”2 önermelerini ele alırsak, dünyanın tek tek nesnelerden oluşmadığını, bu nesnelerin birbirleriyle olan iletişimlerinden oluştuğunu, yani köprülerden oluştuğunu da ileri sürebiliriz. Heidegger ise bize “Building Dwelling Thinking” eserinde köprünün bir tanımını sunmaktadır. Ona göre, köprü meskenin kökündeki dört katın tezahürüdür: Yer, gök, ilahi ve ölümlü… Köprü, yeri ve göğü birbirine bağladığı gibi ayrıca onları iki soyut katmana daha bağlar: İlahi olanı ölümlüye… (Sırat Köprüsü’nde de bu imgenin bir tezahürünü görebilmekteyiz). Köprünün altındaki su ve toprak yeri; üzeri göğü; üstünden geçip gitmekte olan insanlar ölümlüleri; altındaki suyun çağıltısı, doğanın sürekli akış halinde canlı olarak bulunması ilahiliği temsil eder. Köprüde bu dört ana unsur da ortak bir mekâna indirilmiştir.

Peki ya Duha Koca Oğlu Deli Dumrul’da köprü neyi temsil etmektedir? Bunu çözebilmek için öncelikle Deli Dumrul’un yaptırdığı köprünün özelliklerini incelemeli ve Heidegger’in katmanları çerçevesinde yeniden değerlendirmeliyiz.

Muharrem Ergin’in Dede Korkut kitabında köprü yalnızca üç defa geçmektedir:

“Meğer hanım, Oğuzda Duha Koca Oğlu Deli Dumrul derlerdi bir er var idi. Bir kuru çayın üzerine bir köprü yaptırmıştı. Geçeninden otuz akçe alırdı, geçmeyeninden döve döve kırk akçe alırdı. Bunu niçin böyle ederdi ? Onun için ki benden deli, benden güçlü er var mıdır ki çıksın benimle savaşsın der idi, benim erliğim, bahadırlığım, kahramanlığım, yiğitliğim Ruma, Şama gitsin, ün salsın der idi.

Meğer bir gün köprüsünün yanında bir bölük oba konmuştu. O obada bir iyi güzel yiğit hasta düşmüştü. Allahın emriyle o yiğit öldü. Kimi oğul diye, kimi kardeş diye ağladı. O yiğit üzerine dehşetli kara feryat koptu.

Ansızın Deli Dumrul dörtnala yetişti. Der: Bre kavatlar, ne ağlıyorsunuz, benim köprümün yanında bu gürültü nedir, niye feryat ediyorsunuz dedi.3

Yukarıdaki pasajda görülebileceği gibi Deli Dumrul “kuru çayın” üzerine, kendisinden deli, kendisinden güçlü, kendisinden er bir yiğit beklediği için köprü yaptırmıştır. Onun köprüsünü diğer köprülerden ayıran en önemli özelliği altında bir akışın olmaması, suyun (hayatın) kesilmiş olmasıdır. Böylece -Heidegger’in bahsettiğimiz köprünün dört katmanı arasından- ilahiliğini yitirmiş bir köprüyle karşı karşıya kalmaktayız. Yeri, göğü ve Deli Dumrul’uyla ölümlü katmanlarına da sahip olan köprü kurumuş çayın üzerine kurulduğundan dolayı ilahiliğini yitirmiş bir meskendir. Bir başka deyişle Deli Dumrul ilahiliğini yitirmiş bir alanda kendi hanlığını ilan etmiş bir kimsedir. Hatta Azrail’i tanımamasını da buna yorabiliriz (Bre, Azrâil dediğiniz ne kişidir ki adamın canını alıyor4).

Eksik olan unsur tamamlanır

Tanrı tarafından Deli Dumrul’un canını alması için Azrail’in gönderilmesi de, eğer Deli Dumrul’un bir daha hikâye boyunca köprüye dönmemesi göz önünde bulundurulursa, ilahiliğini yitirmiş bir meskenin yeniden ilahiliğini kazanması olarak yorumlanabilir. Zira artık eksik olan unsur da tamamlanmış olur. Ayrıca Azrâil’in gelişiyle beraber Deli Dumrul’un olgunlaşma süreci de başlamaktadır, artık salt fiziki anlamda olgunlaşmış olan Deli Dumrul gerek dualar yoluyla gerekse ölüm karşısındaki çaresizliğiyle beraber manevi olgunlaşmayı (ilahi yönü) yaşamıştır. Bunu hikâyenin başında karısından bahsedilmezken, sonlarında aşkı bulması şeklinde görebilmekteyiz. Kısacası, aslında Deli Dumrul hikâyesinde köprünün işlevinin “ilahiliğin eksikliğini” yansıtmak için kullanılmış bir imge olduğunu söyleyebiliriz.

Hülasa, toplumsal şuur altının önemli yapı taşlarından biri olan Deli Dumrul’da köprü; göçebelikten yerleşik yaşama, Gök Tanrı inancından İslam’a, Orta Asya’dan Anadolu’ya geçiş dönemlerinde yaşanan “ilahi-lik” buhranına bir cevap niteliği taşımaktadır. Köprü üzerinden anlatılan bu buhran, bütün anlatı boyunca bizi asla bırakmaz ve biçim değiştirerek Deli Dumrul’un olgunlaşma macerasında somutlaşır. Kısaca, köprü hikâyede bir mesken olduğu kadar -her ne kadar yalnızca giriş kısmında anlatılsa da- bir şahsiyettir de. Deli Dumrul’un doğadaki yansımasıdır.

Peki, acaba kurumuş bir çayın kenarına otağ kuran bir obayı nasıl değerlendirebiliriz? Neden su kaynağına yakın bir yeri seçmek yerine kurumuş bir çayın kenarına konmuşlardır? Yoksa onlar da mı aynı buhranı yaşamaktalar… Belki de kuru çayda bir kevser görmüşlerdir.    

Ahmet Mansur Tural

  

1) Wittgenstein, Ludwig, Tractatus-Logico Philosophicus,  çev. Oruç Aruoba, Metis Yayınları, İstanbul, Mayıs 2016, s. 15.

2) a.g.e, s. 15.

3) Ergin, Muharrem, Dede Korkut Kitabı, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1969, s. 121.

4) a.g.e., s. 122.

Yayın Tarihi: 14 Haziran 2019 Cuma 12:00 Güncelleme Tarihi: 14 Haziran 2019, 10:54
banner25
YORUM EKLE

banner26