Kaç tel koptu da kesildi ahengimiz?

Belli bir inanıştan, kültürel mirastan, değerlerden uzaklaşıldıkça sanat eserleri sanat eseri olmaktan çıkmış çok sesli ama ne dediği anlaşılmayan, estetikten uzak bir kimlik kazanmıştır. Sanatı sanat yapan belli bir ruhu olması, içinden çıktığı kültürün izlerini taşıması, iyiyi ve güzeli yansıtması iken bugün gelinen noktada bunlar es geçildiğinden nitelikli eserler azalmıştır. İnsanın içine düştüğü kimliksizlik ve arayışlar ahenkten uzak, ne dediği anlaşılamaz ürünler olarak karşımıza çıkmaktadır. Zeynep Odabaş yazdı.

Kaç tel koptu da kesildi ahengimiz?

                                                                                        

Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir.”

 Yahya Kemal                                                                                                                                   

Yüzyıllardır kurulan medeniyetlerde hep bir uyum gözetilmiş, sanatın her dalında; mimariden resme, müzikten şiire belli bir ahenk arayışı sürmüştür. Değişen dünya şartlarında ise 19. yüzyılın sonlarına doğru modernizmin ortaya çıkışıyla bireyselcilik; ardından postmodernizm ile kuralsızlık yaygın hâle gelmiş, her alanda olduğu gibi sanatta da düzen ve ahenkten uzaklaşılmıştır.

Kendi medeniyetimizdeki sanat eserlerine baktığımızda yüzyıllar öncesinde karşımıza çıkacak ilk somut örnek, evlerimizdir. Şehirleşmemizle beraber birbirine benzer, bir ya da iki katlı bahçeli evler ağaç aralarında yerini aldı. Bu evler yapılırken başkasının manzarasını kapatmama, şehrin uyumunu bozmama gibi incelikler gözetilirdi. Camiler, külliyeler, çeşmeler, hamamlar gibi umuma hitap eden eserlerde de ince bir işçilik ortaya konduğu için her birinin ayrı bir ruhu vardı. Yine minyatür, tezhip, hat gibi sanatlarda güzelliğin yanında bu eserlerin birbiriyle uyumlu olması da aranırdı. Takip edilen belli bir gelenek vardı.

Edebiyatımıza baktığımızda da tarih içerisinde ahenk ve uyumun ne kadar önemsendiğini görürüz. Divan şiirinde olsun halk şiirinde olsun belli bir ölçü ve ahenkle şiir yazmak önemsenirdi. Şiir denilince akla kafiye gelirdi. Mısraların her biri ses ve muhteva olarak birbiriyle uyum içerisinde yazılırdı. Bütüncül bir anlayış, şiirde işlenen belli temalar mevcuttu: Halk şiirinde hece ölçüsü ve dörtlüklerle, divan şiirinde aruz ölçüsü ve beyitlerle iki koldan ilerleyen bir şiirimiz vardı.

Ahenkten giderek uzaklaştık peki neden?

Peki, ne oldu da farklı arayışlar içerisine girildi? Düzenin yerini karışıklık, ahengin yerini uyumsuzluk aldı. Tüm sanat dalları bildiğimiz gibi insan ürünüdür, dolayısıyla insanlığın tarih içerisinde yaşadığı olaylar, hayata bakış açısı, arayışları sanata yön vermiştir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından gelen bunalımla insanlar önce bireyselciliğe sarıldı. Yalnızlaşan insanın iç dünyasındaki karmaşayı anlatmak sanatta esas olarak görülmeye başlandı. Bu akım zamanla modernizm olarak anılmaya başlandı. Sanatta belli kalıplar yıkılmaya başlandı. İlk bakışta anlam verilemeyen resimler, herkesin kendi kabuğuna çekildiği çok sayıda daireyi içine alarak yükselen binalar, edebiyatta iç konuşma gibi teknikler, belirli kuralları yıkma düşünceleri bu dönemde ortaya çıktı. Şiire baktığımızda ise “Serbest Nazım”la kafiyenin aranmadığı, mısra biriminin olmadığı şiirler yazılmaya başlandı.

İnsanlar yalnızlaştıkça yeni bir arayışın daha içine girdiler ve yeni bir akım ortaya çıktı: Postmodernizm. Modernizmi, bir renkle ifade edersek bu renge insanın kararmış iç dünyasından sebeple gri diyebiliriz. Postmodernizmi ise birbiriyle zıt renkleri bünyesinde barındıran hiçbir kuralı olmayan; çoğulcu, karmaşık, çok sesli, rengarenk bir akım olarak tarif edebiliriz. Karmaşıklaşan şehir hayatı, birbirine yakın ama birbirine benzemeyen binalar, her gün değişen ve yenisi eklenen yaşam tarzları böyle bir akımın ortaya çıkmasına zemin hazırladı. Edebiyatımızdaki alıntı yapmak, taklit, çok seslilik, biçimsizlik, kapalılık, alaycılık gibi özellikler roman ve hikâyenin yanında şiirlere de yansıdı. Postmodernistler her şeyin sanatın konusu olabileceğini savundular. Şairler estetik kaygıdan uzaklaşıp özgürlüklerini ilan ettiler. Ortaya ise anlamı muğlak, belli bir ahengi olmayan şiirler çıktı. Bizim şiirimizdeki başkaldırı ise önce Garipçiler’in yazdığı şiirlerde görüldü. Kafiyesiz, ahenge önem vermeden günlük yaşamı konu edinen şiirler yazdılar. Yine ardından gelen İkinci Yeniciler; anlamı kapalı, soyut, uzak çağrışımlarla dolu, belli bir kafiye düzeni olmayan şiirleriyle öne çıktılar. Bunların içinde şiir geleneğimizi iyi bilerek yeni bir tarzda şiir yazmayı deneyen başarılı şairlerimiz de yetişti. Ancak zamanla şiirden anlamayan kişilerin de birbiriyle alakasız cümleleri alt alta getirip şiir yazdım demesine kapı açılmış oldu. Karışık, anlamsız, ahenkten uzak cümlelerle sözde şairler şiir yazmaya başladı.

Belli bir inanıştan, kültürel mirastan, değerlerden uzaklaşıldıkça sanat eserleri sanat eseri olmaktan çıkmış çok sesli ama ne dediği anlaşılmayan, estetikten uzak bir kimlik kazanmıştır. Sanatı sanat yapan belli bir ruhu olması, içinden çıktığı kültürün izlerini taşıması, iyiyi ve güzeli yansıtma amacıyla verilmesi iken bugün gelinen noktada bunlar es geçildiğinden nitelikli eserler azalmıştır. İnsanın içine düştüğü kimliksizlik ve arayışlar ahenkten uzak, ne dediği anlaşılamaz ürünler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şimdi neler yapabiliriz?

Bu düzensizliğin içinde gerçek sanatla meşgul olup ruhumuzu dinlendirebilir miyiz? Elbette, önce sanat dalları hakkında genel bir bilgi edinebilir, tarih içerisindeki gelişimlerini tek tek inceleyebiliriz. Asıl eğilmemiz gereken nokta; kendi kültürümüzü yansıtan sanat dallarından bir ya da birkaçı üzerine derinlemesine bilgi edinmek olacaktır. Kuru bilgi gemi götürmez hoş. İlgi ve yeteneğimiz doğrultusunda bir sanat dalını kendimize uğraş edinerek yavaş yavaş taklit yoluyla da olsa bir şeyler ortaya koymaya gayret etmeliyiz. Ortaya bir şeyler koydukça hem mutlu olacak hem güzeli arama arayışıyla farklı bir havayı teneffüs edeceğiz. Ruhumuzun derinliklerinde kalan nice hazineye ışık tutmuş olacağız. Peki, diyelim ki bir sanat dalına eğildik. Örneğin, şiir yazmaya gayret ediyoruz. Divan şiirinin, halk şiirinin ustalarını okuduk, beslendik. Oturup aruz vezni ya da hece ölçüsüyle mi yazacağız, hayır. O günün şairleri etrafta gördükleri uyumu ve düzeni şiirlerine yansıtmaktaydılar. Şiir demek ahenk demekti. Bugün yine bu ahengin izini sürmeliyiz ancak kuru bir taklitten ibaret olmamalı şiirimiz. Ne de olsa artık başka bir zamanda yaşıyoruz. Biz bu çağın şiir anlayışıyla geçmişteki birikimi şiirimize yansıtacağız. Serbest nazımla da olsa kulağa hoş gelen, gelenekten beslenen, güçlü şiirler yazacağız. Yahya Kemal bunu “Ne harabi ne harabatiyim / Kökü mazide olan atiyim.” diye özetler. Bir köke tutunmak ama geleceğe de ışık olmak… Bugün yazılan birçok şiirin uydurma nitelikte, karmakarışık olması onun belli bir kökü kabul etmemesinden kaynaklanır. Köksüzlük bensizliktir. Nasıl bir insan hafızasını kaybettiğinde kimliksizleşirse bir millet de geçmişini unutursa artık hiç olmaya mahkumdur.

İnsan yaratılışından ötürü güzele meyleder. “Allah güzeldir, güzelliği sever.” Sanat bu güzelliğin arayışındadır. Kâinatta nereye baksak bir uyum görürüz. Biz de sanat yolculuğuna çıktığımızda bu uyumu gözetirsek göze hoş gelen, gönle iyi gelen şeyler ortaya koyabiliriz. Türlü karmaşık düşüncenin, temelsiz fikirlerin, çarpık inançların ortasında dimdik kendi yolumuzda ilerleyebiliriz. İhtiyacımız olan ışık geçmişimizde, kültürümüzde, değerlerimizde ve kalbimizdedir. Kalbinin sesini duyanlardan olmak ümidiyle…


Zeynep Odabaş

Hüma Dergisi, 7. Sayı, Mart/Nisan

Yayın Tarihi: 07 Mayıs 2021 Cuma 14:00
banner25
YORUM EKLE

banner26