İslâmcılık tartışmalarında şirazeyi yakalamak

İslâm’ın bireysel, toplumsal ve siyasal dünyadaki yeri ve anlamı konusunda mevcut veya muhtemel sabiteler, İslamcılık tartışmalarının mecraını ve çerçevesini eni konu belirlemeye devam edecektir. Ali K. Metin'in Açık Görüş'teki yazısını önemine binaen yayınlıyoruz.

İslâmcılık tartışmalarında şirazeyi yakalamak

Müslümanca yaşama derdi olan kimselerin İslamcılık tartışmalarına bigane kalmaları anlaşılır ve kendi içinde tutarlı bir durum değil. Bir düşünce ve siyaset tarzı olarak İslamcılığın Müslümanlıkla özdeşleştirilmesi kesinlikle doğru olmamakla beraber, ikisi arasında ontololojik bir ilişkinin olduğunu öncelikle tespit etmek lazım. Bunun düşünsel-ameli bir zorunluluk halini alıp almaması ise doğrudan İslam’ı anlama biçimiyle ilgili bir mesele. İslam’ın bireysel, toplumsal ve siyasal dünyadaki yeri ve anlamı konusunda mevcut veya muhtemel sabiteler, İslamcılık tartışmalarının mecraını ve çerçevesini eni konu belirlemeye devam edecektir. Sözkonusu sabiteleri belirginleştirmedeki güçlükler ve/veya klişeleşmiş anlayışlar yapılan İslamcılık tartışmalarının en zayıf ve en müşkül tarafını oluşturuyor. Sahih, aynı zamanda sahici (tutarlı ve yetkin) bir İslam kavrayışıyla temellenmemiş her türlü İslamcılığın patolojik bir nitelik kazanması işten değil. Dolayısıyla, içerden veya dışardan İslamcılığa dair her söylem, yapılan her eleştiri izafi düzeyde kalmaktadır. İslam’ın doğru yorumu konusunda genel geçer bir referansımız veya bir konsensus belki hiçbir zaman mümkün olmayacak. Ancak sahih yani vahiy temelli, lakin geleneğin önyargılarından olabildiğince azade bir İslam anlayışının ilmi ve entelektüel bir yetkinlikle teçhiz edilmesi durumunda önümüze yeni ufuklar açılabilecektir. İslamcılık tartışmaları, İslam’ı anlama konusundaki eksiklerimize veya tekamülümüze bağlı olarak muhtelif şekiller alacaktır. Bu tartışmaların çeşitli siyasal pratikler (iktidar alanları) üzerinden soğurulmaya başlanması ise belki de Müslüman dünyanın en büyük talihsizliğidir. Müslümanlar olarak yaşadığımız fikri yetersizliğin bedelini ödemeye halihazırda devam ediyoruz. Siyasal plandaki savrulmalar da bunun emare ve sonuçlarından biri. Demem o ki, fikri boşluk ve zaafiyet her türlü pragmatizme ve siyasal oportünizme elverişli bir iktidar aklını biteviye üretiyor.

Tarihi göstergeler

İslamcılığın aslında başından beri pragmatizmden beslendiğini, bunun giderek genetik bir yapıya dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz. Abdülhamit’in İslamcılık politikası bunun siyasal alandaki en tipik örnekleri arasında yer almakta. Bilindiği gibi Abdülhamit, devletin beka sorununa ilişkin bir çözüm olmak üzere İslamcılık politikası izlemiş, İslam kimliğini (varlığını) siyasal bütünleşmenin bir imkanı olarak tedarik etmeye çalışmıştı. Fakat buna bakarak İslamcılığın köklerini ve saiklerini Abdülhamit’in politikasına irca etmemiz hiç doğru değil. Dahası buradan hareketle, İslamcılığı toplumsal-milli bütünleşme ihytiyacıyla sınırlı bir tarz-ı siyaset olarak tanımlama çabalarının, İslamcılık tartışmalarında herhangi bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Mesele bu değildir.

İslamcılığın nereden, nasıl doğduğunu anlama konusunda bir farkındalığımız olmadığı takdirde meseleyi sanırım doğru düzgün anlamamış olacağız. İslamcılık etiketini üzerine almama konusundaki bazı hassasiyetleri bu açıdan traji-komik bir reaksiyon, hatta bir kompleks olarak değerlendirmekte bir beis görmemeli. İslamcılığın 18. yüzyılda zuhur etmiş bir ideoloji olduğuna atıfla kategorik şekilde dışsallaştırılması, hele bunun Müslümanca yaşama ilkesini benimsemiş çevreler tarafından bir meziyet gibi takdim edilmesi, kanaatimce hayret verici bir ikileme işaret etmekte.

İslamcılığın var olan temsillerine ilişkin mesafeli yaklaşımı elbette saygıyla karşılamalıyız, ancak İslam’ı sahih ve sahici bir şekilde yaşama çabası veren her bir Müslüman’ın, teorik olarak İslamcılıkla arasına set koymak istemesini anlamakta zorkanıyoruz. İslam’ı bireysel olduğu kadar, toplumsal ve siyasal hayatın değerleriyle de ilişkili gören bir anlama biçimi, geniş anlamıyla İslamcılığı mündemiç bir pozisyona tabiatıyla sahiptir. İslamcılık, tam da bu pozisyonda mahfuz olan aklın ve itikadi unsurların bireyselden toplumsala ve/veya siyasala doğru zuhur etme ve somutlaşma biçimidir. İslamcılığın kategorik olarak reddedilmesi, esas itibariyle İslam’ın toplumsal ve siyasal içerimlerine yönelik topyekün bir reddiyeyi ifade eder. Buysa bir Müslüman açısından vahiyle olan itikadi bağların -en hafif deyimle- zedelenmesi anlamına gelecektir. Adına “siyasal İslam” dediğimiz şey, İslam’ı başkalaştırmanın değil aksine hayata geçirme şuur ve iradesinin ürünüdür. Müslümanlaşma çabasıyla kaim ve ilişkilidir. Ancak bunu İslam’ın mutlak doğrusu olarak da kabul edemeyiz. Sahih olmak kaydıyla farklı epistemolojik yorumlara açık olmakta her zaman fayda vardır. Bu anlamda, örneğin vahyi anlama biçimimiz (epistemik kriterler) toplumsal ve siyasal dünyayı seküler bir çerçeveyle sınırladığı nispette İslamcılığın vücut bulacağı ontolojik, söylemsel alan daralacak, belki de tümüyle anlam kaybına uğrayacaktır. Siyasal İslam, genel itibariyle geleneksel, hakim (sünni veya şii) metodolojinin vahiy kavarışından hareket etmektedir.

Gelenekteki İslamcılık

Buradan bakıldığında, İslamcılığın aslında nevzuhur bir olgu olmadığını söylemek gerekir. İslam, geleneğin dünyası içinde toplumsal ve hukuksal meşruiyetin kaynağı olduğu ölçüde zaten hakim ideoloji olarak işlev görmektedir. Bunun günümüz İslamcılığından belki de tek farkı, hayatın farklı alanlarına yönelik bütüncül bir anlamlandırma ve düzenlemeden uzak, temel normlar dışında kısmen geleneğe kısmen de maslahata dayalı bir pratiğin egemen oluşudur. Her halükarda, geçerli ve meşru hukuk sisteminin şeriat olduğu bir yapı İslamcılığın tarihteki izdüşümünden başka bir şey değildir. Dolayısıyla İslamcılığı modern zamanlara münhasır bir ideoloji olarak tavsif edersek yanılırız. Aksine, geleneğin (İslam’ın) moderniteye karşı çıkardığı özcü ve bütüncül bir savunma ideolojisi sayabiliriz.

Bununla beraber, modernitenin her alandaki hegemonyası geleneği ya folklorik denebilecek bir düzeye itelemiş, en azından hegemonik boyutunu ortadan kaldırmış ya da modernitenin gerektirdiği şekilde yeni bir kimliğe bürünmüştür. Folklorikleşme süreci kabaca da olsa bugün “kültürel İslam” diye tanımladığımız bir olguya tekabül eder. İslami hayata dair çeşitli ameli, kültürel motiflerin sosyal ve hatta siyasal alandaki görünürlüğü (kültürel İslam), İslamcı bir varlığa/varoluşa tekabül etmez. Muhafazakarlıkla İslamcılık arasında bu yüzden derin bir farktan hatta kopuştan söz edebiliyoruz. Kimlik siyasetinin ötesinde, bir ideoloji olarak ortaya çıkan İslamcılığın muhafazakarlık parantezi içine alınması, sahicilikten uzak, pragmatik bir siyasallaşmanın en açık göstergesidir. Diğer taraftan modernitenin koşullamaları doğrultusunda geleneğin yeni bir kimlik, bir varoluş tarzıyla İslamcılık olarak ortaya çıkması sürpriz olmamıştır. Bilhassa Hristiyanlık’tan ayrışan özellikleri sebebiyle İslam, modernite içinde kolayca erimediği gibi, ona bir cevap üretme potansiyeli ve hassasiyetiyle varlığını korumuş, tebarüz ettirmiştir. Bunu sahih bir zeminde gerçekleştirmenin yolunu özellikle İslamcı reflekslerle göstermiştir. Bu tarz refleksleri İslam dünyasındaki aydınlanma sorunu (?) ile karartmaya veya açıklamaya çalışmak ise tek kelimeyle İslami geleneğe yabancı anlayışların hariçten gazel okumasından ibarettir. Sözkonusu gelenek, moderniteyle İslam arasına herşeyden önce epistemik bir bariyer koymuş olup İslamcılığı buradaki ayrışmanın en tabii ve açık ifadesi haline getiriyor. İslamcılık bu anlamda epistemik sadakatin yani itikadi tutarlılığın bir sonucu diye kabul edilmeli. (Sanırım Batı’daki İslamofobiyi de sadece güvenlik kaygısı olarak düşünmemeliyiz, belki ondan daha önemlisi, İslam dünyasındaki epistemik direnişin kırılamamasından mütevellit, oryantalist zihniyette içkin sömürgeci ruhun ve üstünlük duygusunun maruz kaldığı travmatik arazlara bakmak gerekir.)

Şizofreniye karşı

Altını çizdiğimiz epistemik sadakat Müslüman öznenin temel meselesi ve hakikatidir. Tarihsel ve kültürel planda modernleşme sürecinin yol açtığı epistemik kriz, İslam dünyasını şizofrenik bir varoluş tarzına/dünyasına düçar etti. İslamcılık tam da işte bu şizofreniyi aşmak üzere “öze dönüş” temelli bir anlayışla kendisini ortaya koymuştur. Geleneği kültleştirme veya ebedileştirmeye yönelik bir muhafazakarlığın, reaksiyoner bir savunmacılığın ötesinde hakiki (sahici) bir kimliğe ve varoluşa sahip olma kaygılarıyla şekillenmektedir. Yaşadığımız epistemik kriz, bir yandan İslamcılığı patolojik açmazlara doğru sürükleme potansiyelini üretirken, diğer yandan İslamcılık için meşru ve makul diyebileceğimiz bir varoluş zeminini temin etmektedir. Fakat bu iki boyutlu gerçeklik içersindeki zorlu bir paradoksu da burada itiraf etmek zorundayız: Müslaman öznenin gordion düğümü olan epistemik krizle malul bir İslamcılığa nasıl ve ne kadar güvenebiliriz? Bu krizin içerdiği belirsizlikler ve yanılsamalar üzerine inşa edilmiş bir İslamcılığın sahih bir nitelik taşıma ihtimali nedir? Dolayısıyla metodoloji ve anlam problemini halledememiş bir İslamcılık projesi veya siyaseti büyük kaza ve açmazlara maruz kalma riskiyle her zaman karşı karşıya demektir. DEAŞ bunun sadece en somut ve güncel örneğidir.

Krize rağmen...

Ne var ki epistemik kriz dediğimiz şeyin göreceliği karşısında yapacağımız pek de bir şey yok gibi gözüküyor. İlmi ve entelektüel otorite (bilgi ve feraseti bir araya getiren kılavuz otorite) boşluğu bizi bu meyanda ihtiyatlı bir tavır geliştirmeye zorluyor. İhtiyatlı ama aynı zamanda etken, verimli ve sahici bir özneleşmeyi mümkün kılacak evrensel bir ufku, bir perspektifi tedarik etmek yapabileceğimiz en makul iş olarak gözüküyor. Bir Müslüman olarak ne İslamcılığı tarihin bekleme odasına almak ne de sahicilik derdimizi bir kenara koyarak “kültürel İslam”ın özgürlüğü ve maneviyatıyla yetinme lüksümüz var. Entelektüel bir yüksek bilinçle İslam’ın evrensel özüne gerçek anlamda nüfuz etme kabiliyetini ve donanımını ortaya koyacak bir cehde sahip olmakla mükellefiz. İslam’la kültürel değil ama itikadi düzeydeki bağlarımız bunu şart ve hayati hale getiriyor. İslam’ın evrensel değerler temelinde inkişaf ettirilmesi, sözünü ettiğimiz epistemik krize rağmen alınabilecek en doğru, en akl-ı selim yol olarak önümüzde duruyor.

Bu anlamda savunduğumuz İslamcı söylem ve tavırlarla, İslam’ı siyasete payanda haline getiren yaklaşım tarzları arasında ciddi bir asimetri vardır. Kula kulluğun reddedilmesi gibi temel evrensel değerleri görünür kılmayı mihenk taşı almakla ulus-devletin kapitalist formatına eklemlenerek bunun içinden/üzerinden bir İslami ontolojiyi gerçekleştirmek mahiyet itibariyle çok başka şeyler. İslamcılıktan rol çalmaya matuf her iş esasında muhafazakar siyasetin bir zaafıdır. İslamcılığın toplumsal-siyasal ontolojisiyle asli bir anlam ilişkisinden yoksundur. Sosyolojiye dikkat kesildiğinden dolayı mazrufa değil zarfa düşkünlüğüyle kendini ele verir. Muhafazakar akılla islamcı akıl arasındaki gerek epistemik gerekse ontolojik ayrışma, aslında büyük bir yol ayrımına işaret etmektedir. Lakin reel-politik, hibrit gerçeklerle bizi baskı altına almak ve bunu doğallaştırmaktan vazgeçmez. İnsana değil devlete, hakikate değil gerçekliğe daha fazla inandığını veya itibar ettiğini böylece belli eder.

Ali K. Metin

Kaynak: Açık Görüş

Güncelleme Tarihi: 12 Eylül 2020, 12:46
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26