banner17

İslam Devleti olur mu, olmaz mı?

Abdulhamid Ahdar 30 yıllık İslam Devleti olur mu, olmaz mı tartışmalarına "olur hem de o biçim olur" diyerek katılıyor.

İslam Devleti olur mu, olmaz mı?


Devletin hukuktan anladığı!

Batılılaşma süreci devam ediyor. Üç yüzyıldır karşı konulamaz bir hız ve kuvvetle sürmekte olan bu akım, dalgaların sert kayaları eritmesi gibi, inanç ve bilincimizde, kültür ve medeniyetimizde derin aşınmalara sebep oldu. Halen de olmakta. Bu sürece en muhalif olanlarımız bile, farkında olsun ya da olmasın, Batılı kavramlarla düşünmeye başlamış, hissiyat ve fikriyatımız bulanmıştır. Nizam-ı Cedit’ten Tanzimat’a, Tanzimat’tan Meşrutiyet’e, Meşrutiyetten Cumhuriyete, tek partili hayattan çok partili sisteme, darbe yönetimlerinden Avrupa Birliği tam üyelik müzakere sürecine birçok sistem denendi, yüzyıllar içinde devlet ricali ve yönetim anlayışı defalarca değişti. Ancak devletin ve toplumun Batılılaşma temayülü değişmedi. Reform ve yenilik hareketleri, hep daha çok Batılı değerin bünyemize ithaliyle neticelendi. Bu kısır döngüyü değiştirecek fikri hareketler oluştuysa da, bu hareketler toplumu yönlendirecek kadrolara dönüşemedi. Kısır döngü devam etti. Bugün içinde bulunduğumuz kısır döngünün en güzel örneği, üç yüzyıldır devam eden hukuki ve idari reformların yeni bir aşaması olan Avrupa Birliği uyum yasalarıdır.

Hukuk hareketleri Batı kanunlarının ithali şeklindeAhmet Cevdet Paşa

Ahmet Cevdet Paşa riyasetinde hazırlanan Mecelle’yi hariç tutarsak, ki bu çalışma İngiltere ve Rusya’nın müdahaleleri neticesinde tamamlanamamıştı, yakın tarihimizdeki bütün kodifikasyon ve hukuki reform hareketlerimiz hep Batılı ülkelerin kanun ve mevzuatının ithalinden ibarettir. Bugün devam etmekte olan süreçte de, kendi hukuk mevzuatımız, ana başlıklar altında, Batılı ülkeler ile müzakere edilmekte ve Avrupa Birliği müktesebatı denilen mevzuatla uyumlu hale getirilmektedir. Böylece yeni bir hukuk sistemi, yeni bir hukuk dili ve yeni bir Batılı değerler manzumesi ülkemizde bir kez daha ve yeniden inşa edilmektedir. Bir türlü çözemediğimiz meselelerimizin çözümü için, daha önce defalarca denenmiş ve hiçbir olumlu netice vermemiş olan reçeteleri kullanmaktan ibaret olan bu sürecin, neticesini kestirmemiz güç olmayacaktır.

Elbette ki, akıntıya kürek çekmek kolay değil. Ancak akıntıya kapılsak bile aklın, kalbin ve vicdanın teslim olmaması icap ederdi. Yüzyıllardır bu süreci yaşıyorduk ama teslim olmamış, benimsememiştik. Ne değişti de bu noktaya gelindi sorusunu kendimize sormalı, fırtınalara direnen ruhumuzun, tatlı meltem yeli görünümlü cereyanlar karşısında yelkenleri suya indirmesine mani olmalıyız. Çünkü hayır gözüken şeylerin şer, şer gözüken şeylerin hayır olabileceği, bizim ise bunun hakikatini bilemeyeceğimiz hükmü haktır ve bizi her daim dikkat ve idrak halinde olmaya davet etmektedir.

İslam Devleti nasıl yok?!

Bugün Müslümanların sözüne itibar ettiği ve kendilerinden kabul ettiği birçok aydın ve akademisyenin “İslam Devleti diye bir şey yoktur, tarihte de olmamıştır” gibi müthiş bir ilmi vecize ürettiklerini görüyoruz. Kendilerine tarihten örnek verilince de, daha ilginç bir vecize buyuruyorlar; “Onlar İslam Devleti değil, İslam Hukuku’nu tatbik eden devletlerdi”.

Bir kısmı hukuk profesörü ve fıkıh âlimi olan bu zevatın devlet ile hukuk arasındaki ilişkiyi bilmemeleri muhtemel olmadığına göre, bu hükme ulaşmaları ya fikri ve hissi bulanıklık ile ya da suiniyetle izah edilebilir. Gelin, İslam’ı anlamada tarihselciliği savunan bu zevatın metodunu tatbik ederek, bir tahlil denemesinde bulunalım. İslam toplum yapısını tahlil etmek üzere Hz. Resulullah (SAV) dönemine bakalım. Görüyoruz ki hicretten sonra İslam toplumu bir üst yapı oluşturmuştur. Medine merkezli bu üst yapının kendine has bir hukuk sistemi, kendine has bir ekonomi yapısı, kendine has bir idari teşkilatı, kendine ait bir askeri gücü ve güvenlik teşkilatı, kendi sancağı ve kendi hakimiyet alanı bulunmaktadır. Bu üst yapı, kendi hakimiyet alanında valiler ve hakimler atamakta, yargı, sosyal yardımlaşma ve hisbe denilen zabıta teşkilatları bulunmakta, kendi hakimiyet alanı dışındaki devletlerle diplomatik ilişkiler kurmakta, bazen savaşmakta ve bazen de barış ve ittifak anlaşmaları imzalamaktadır. Hepsinden de önemlisi bu yapı, hiçbir dış güce bağlı olmayan, otonom ve tam bağımsız bir yapıdır. Bugünkü hukuk ve siyaset anlayışımızla baktığımızda, bu yapıya ancak ve ancak devlet denilebilir.  Hatta bu devlet, bugün yeryüzünde kendisine devlet denilen, fakat bu saydığımız kriterlerin birçoğundan mahrum yüzlerce devletle kıyaslanamayacak kadar çok bu sıfatı hak etmektedir. İslam toplumunun daha sonraki tarihlerde kurduğu birçok siyasi yapı da, referanslarını bu dönemden almıştır.

Hal böyle iken, İslam devleti yoktur demek, tarihi örnekleri gösterildiğinde onlar İslam Hukuku’nu uygulayan devletlerdi buyurarak mantık ve iz’an dışı lafzi tevillere başvurmak nasıl hoş görülebilir? Bu görüşte olanların, tarihte İslam devleti diye bir vakıa olmasa idi, İslam Hukuku nasıl oluşacak ve tatbik edilecekti sualine ne cevap verecekleri meçhuldür. Muhtemelen sahip oldukları bakış açısının bir sonraki aşamasına geçmek suretiyle İslam Hukuku diye bir şey yoktur buyuracaklar. Ancak bu noktada, cumhuriyet üniversitelerinin de gerisine düşmüş olacaklardır. Çünkü bugünkü hukuk fakültelerimizde bile Türk Hukuk Tarihi ve İslam Hukuku kürsüleri ve dersleri vardır.

Hukuksuz devlet olur mu?

Şems-i Tebrizi Makalat’ında naklediyor; Bir gün bir vaiz balıktan bahsederken başka biri müdahele etti, “Sen sus balıktan ne anlarsın? Bilmediğin bir konuda nasıl konuşabilirsin?” diye çıkıştı. Vaiz balığı bildiğini iddia etti ve anlatmaya başladı; “Balığın şöyle iki boynuzu vardır, deveye de benzer..” Adam vaize kahkahalarla güldü ve dedi ki; “Ben senin yalnız balığı bilmediğini sanmıştım. Meğer sen öküz ile deveyi de bilmiyor muşsun.” Şimdi, devletsiz hukuk, hukuksuz devlet olamayacağı basit bir hakikat iken, tarih Ebu Hanife, İmam Şafii, İmam Malik, Ahmed b. Hanbel başta olmak üzere büyük hukukçularımızı, Hz. Ömer’den Ömer b. Abdülaziz’e, Selahaddin Eyyubi’den Fatih Sultan Mehmed’e büyük devlet adamlarımızı ve Maverdi’den İbn Haldun’a, Nizam’ül Mülk’ten İmam Serahsi’ye siyaset teorisyenlerimizi altın harflerle yazmış iken, İslam devleti yoktur buyurmak, hem devlet kavramını, hem hukuk ilmini, hem de tarihi bilmemek anlamına gelmez mi? Takdiri okuyuculara bırakıyorum.

Bilmen'in Kamusu için neler dediler?Hukukı İslamiyye Ve İstilahatı Fıkhiyye Kamusu

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından, Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukuk-u İslamiyye ve Islahat-ı Fıkhiyye Kamusuneşredilirken, en koyu inkılap ve cumhuriyet taraftarları olan hukukçuların nasıl takrizler yazdıklarına bir göz atalım; İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar diyor ki;

“Hak ve adaletin en büyük ve feyizli kaynaklarından olan İslam Hukuku asırlarca en medeni milletlerin ihtiyaçlarına cevap verdiği halde bugün mukayeseli hukuk sahasında layık olduğu yeri alamamış bulunmaktadır. Roma Hukuku, kaidelerinin zaman ve devlet şekilleri içinde geçirdiği istihale ve hayatın zaruretlerine intibak bakımından, ilim âleminde büyük bir kıymet arz ettiği halde, İslam Hukuku’nun aynı istihaleleri geçirmiş, hayat şartları birbirinden farklı ve ayrı ayrı medeniyetlere sahip olan Türk, Arap, İran, Hint gibi müteaddit İslam milletlerinin içtimai bünyelerine uymuş ve ihtiyaçlarına cevap vermiş olmasına ve bugün de içinde adalet ve faziletin en esaslı hükümleri saklı bulunmasına rağmen mukayeseli hukuk sahasında ve hukukun tekamülünde bugün bir rolü bulunmaması hukuk ilmi namına esefle karşılanmak icap eder.  Bugün İslam Hukuku esaslarının meydana konması, bunların ehemmiyet ve kıymetlerinin dünya hukuk âlemi ve ilmi içinde belirtilmesi bu ilmin inkişafı bakımından büyük hizmet olacaktır. Çünkü İslam Hukuku üzerinde mukayeseli hukuk kaide ve usulleri dahilinde yapılacak tetkikler bir taraftan bu hukukun ehemmiyetini meydana koyacak bir taraftan da birçok meselelerde cemiyetin en adil hareket kaidelerini bulmaya yardım edecektir.”

Yine İstanbul Üniversitesi Dekanı Hüseyin Nail Kubalı, aynı eserin takrizinde “Doğru olan Garbın iyisini almak, Şark’ın iyisini yaşatmak ve bunları milli zaruretlere göre telif ve tetkik etmektir” diyerek “kendisi ve insanlık camiası hakkındaki vazifelerini daha fazla müdrik, olgun, köklü bir millet haysiyetiyle hareket etmek mükellefiyetindeyiz” tespitinde bulunmakta, bu sebeple “eski hukukumuzun çoğu hukuk tarihimize intikal eden ve bu itibarla milli bir kıymet taşıyan müesseselerinin izahına yarayacak böyle bir kamusa şiddetle ihtiyaç ” olduğundan bahsetmektedir. Kubalı takrizine şöyle son veriyor; “Neşri evvelce kararlaştırılmış olan bu kıymetli eser için bu naçiz satırları yazmak fırsatına kavuşmuş bulunmakla şahsen ayrıca şeref ve bahtiyarlık duymaktayım. Eserin fazıl müellifine İstanbul Hukuk Fakültesi namına teşekkürlerimi sunar, ilim hazinemize kazandırdıkları bu güzide kamusun hazırlanmasında masruf büyük himmetlerinden dolayı hayranlıklarımı ifade eylemeyi derin bir zevk telakki ederim.”

Hukukı İslamiyye Ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu

Hukuk Fakültesi Medeni Hukuk Kürsü Başkanı Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu ise “Uzun asırlardan beri milletimizin hukuk nizamını temin etmiş ve 1926 yılında Türk Medeni Kanunu’nun kabulüne kadar memleketimizde tatbik edilmiş bulunan İslam Hukuku’na ait tam ve müdevven bir kamusun yapılmamış olması hukuki hayatımızda çok büyük bir eksiklik teşkil ediyordu” diye başladığı yazısını “Böyle muhalled bir eseri Türk Hukuk âlemine ihda etmeye muvaffak oldukları için, onun değerli ve muhterem müellifini bütün samimiyetimle tebrik ve kendilerine teşekkür etmeyi bir vazife bilirim” diyerek noktalıyor.

Evet, Sıddık Sami Onar’ın deyimi ile “Hak ve adaletin en büyük ve feyizli kaynaklarından olan” ve “bugün de içinde adalet ve faziletin en esaslı hükümleri saklı bulunan”, tetkik edildiği takdirde “birçok meselelerde cemiyetin en adil hareket kaidelerini bulmaya yardım edecek” olan İslam Hukuku, İslam devletinin ve İslam devlet felsefesinin varlığının en büyük delilidir. Cumhuriyet ve İnkılap hukukunun kurucularının dahi kabul ettiği ve görmezden gelmediği bu hakikati, günümüzün bir kısım Müslüman aydın ve akademisyenlerinin inkarı hayret vericidir.

Bu inkar kadar vahim olan bir başka husus ise, anayasadan en basit yönetmeliklere kadar bir kez daha tüm hukuk mevzuatımız değiştirilmekte iken, Müslüman aydın ve akademisyenlerin, hiçbir şekilde İslam Hukuku’nun kaide ve müesseselerini gündeme getirmemeleri, en azından Roma Hukuku ve Batılı ülkelerin müktesebatları kadar İslam Hukuku’nun da milletimiz için bir kaynak olarak kabul edilmesi gerektiğinin mücadelesini vermemeleridir. Bu dahi yapılamıyorsa, hiç olmazsa,  hukuk dilinde varlığını sürdürebilmiş olan İslam Hukuku kaynaklı kavramların, yeni kanunlarımızda korunmasının mücadelesini verebilseler idi.  Halbuki bu mücadele de verilmemiş ve İslam Hukuku’ndan Cumhuriyet hukukuna miras kalmış son kavramlar da hukuk dilimizden çıkarılmaya başlamıştır. Unutmayalım ki İslam Hukuku’nda millet ve cumhur kavramları olmasa idi, millet ve cumhuriyet olmazdı, olamazdı. Adalet mülkün temelidir inancı olmasa devlet de olmazdı. Millet, devlet, cumhuriyet ve adalet bizim kavramlarımızdır ve biz içlerini doldurmaz isek, bu kavramlar içleri başkaları tarafından doldurulmuş kavramlara yenik düşecektir.

 

Abdülhamid Ahdar yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2012, 00:18
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20