Her kitabı kendini okutabilen güçlü bir hikayeci

Ömer Faruk Dönmez, 'Bir Kitap Bir Blata'daki hikayelerinde, örneklerine Dostoyevski romanlarında da rastladığımız 'dışa dönük konuşma'nın başarılı örneklerini ortaya koymuş. Ömer Yalçınova yazdı.

Her kitabı kendini okutabilen güçlü bir hikayeci

Bir Kitap Bir Balta (İz y., 2009) hakkında söylenebilecek çok şey var. Daha doğrusu Ömer Faruk Dönmez’in hikâyeciliğiyle ilgili uzun uzun konuşmak gerekir. Çünkü Ömer Faruk Dönmez farklı bir yerden başlamıştır işe. Bu iş, Dostoyevski romanlarında karşımıza çıkan ve bizi çok düşündüren bir özelliktir: Dışa dönük konuşma. Ömer Faruk Dönmez bunun başarılı örneklerini ortaya koymuştur.

Hani Suç ve Ceza, Delikanlı veya Karamazov Kardeşler’deki o uzun diyaloglar, sayfalarca süren, konuşanın artık delirdiğini zannettiğimiz ama hiç de deli saçması şeyler söylemeyen, hayata, insana ve zamana dair bilgece kurulmuş cümlelerin geçtiği diyaloglar… Ömer Faruk Dönmez’in hikâyelerinde de vardır. Kahraman konuşur, araya hikâyeler sıkıştırır. Sanırsınız hikâye bahane, konuşmak şahane. Kahraman, derdini söylemek ister. Konuşma esnasında, örnek olsun veya konuşmayı toparlasın diye bir hikâye anlatır. Ömer Faruk Dönmez’in hikâyeleri de bu şekildedir. Bu yüzden onun hikâyelerinde tasvir azdır. Fikir çoğunluktadır. Yargı, tespit, sorgulama çoktur. Olay anlatımına bunlar sürekli eşlik eder. Bunlar hikâyenin hem mazotu hem de motorudur.

Bir hikâyenin naif omzuna yüklenemeyecek kadar ağır sorular

Ömer Faruk Dönmez’in hikâyelerinde iki tür konuşmadan söz edebiliriz. Birincisi; dışa dönük konuşma. Buna Bir Kitap Bir Balta’dan “Sinek”, “Son Görev”, “Bay Cezmi C.” hikayeleri örnek verilebilir. Bunlarda Dostoyevskivari dil, üslup ve tarz hakimdir. Konuşan, hikâyenin kahramanıdır. Başından geçmiş olayları anlatır. Bu arada olayı sorgular, hayatı hesaba çeker, insana dair tespitlerde bulunur, içinde bulunduğu çağı eleştirir. Gayet aktiftir. Okuyucusunu karşısına alır ve durmaksızın konuşur. Muhatabı vardır. Hatta bazen okuyucuyla çekişir. Bu tür hikâyelerinde Ömer Faruk Dönmez gayet düşündürücüdür. Okuyucunun zihnine hitap eder. Kahraman kendi zihinsel serüvenine okuyucuyu dahil eder. Onu hırpalar, sorgular. Onun verebileceği cevapları tek tek ele alır. Onun daha önce sormaktan çekindiği soruları gözüne gözüne sokar. Okuyucuyu bir nevi köşeye sıkıştırır. Çünkü kendisi de köşeye sıkışmıştır. O köşeden çıkılacaksa okuyucuyla birlikte çıkılacaktır. Yazar bu yüzden, yani çıkmak için konuşur ve hikâye anlatır. Okuyucu da bu yüzden okur.

Bu tür hikâyeler haz odaklı değildir. Acı, öfke, kaygı ve dert vardır. Kahraman adeta son sözünü söyler gibi konuşur. Cevabı kolayca verilemeyecek kadim sorular sıralanır. Çeşitli analizler yapılır, çıkarımlarda bulunulur. Bunlarda cevap arayışı da sorgulama şeklindedir. Okuyucunun eline hazır bir reçete tutuşturulmaz. Onun da kahramanla birlikte düşünmesi istenir. Ağır, çoğu zaman din, felsefe ve sosyolojinin alanına giren, her insanın farklı cevap vereceği ya da bir insanın farklı zamanlarda farklı cevaplar vereceği, aslında bir hikâyenin naif omzuna yüklenemeyecek kadar ağır sorulardır bunlar. İnsan neden yaşar? Bu dünyada oluşumuzun anlamı nedir? İnsanla hayvan arasındaki fark var mıdır? Neden yaratılmışız? Niçin yaşıyoruz? Ömer Faruk Dönmez bunları ardı ardına sıralar.

Hayat, insan ve zamanı sorgulayan hikayeler

İnsan aptaldır” dedirtir mesela bir sineğe. İnsanın işi gücü sinek avlamaktır. Hayatında anlamlı hiçbir şey yoktur. Bu, sineğe dert olur. Olur mu ya, insan aptal değildir, bunların anlamlı diyebileceğimiz uğraşları mutlaka vardır diye düşünür ilk önce. Bu yüzden sinek insanların ev hayatını izler. Her gün aynı şeyleri yaptıklarını, bunlara ek, anlamlı diyebileceğimiz bir şey yapmadıklarını fark eder. Anlamlı şey, varoluş sırrıyla ilgilidir. Yani insanı insan yapacak farkla... Yoksa hayvan da yer, uyur ve ürer. İnsan bunların üzerine bir şey eklediğinde insan olabilecektir. Eklenecek o şey nedir? Sinek bunun peşine düşer. Evet, buldum diye sevinir. İnsanlar işe gider, çalışırlar. Orada mutlaka anlamlı bir şeyler yapıyorlardır. Ama sinek bunda da hayal kırıklığına uğrar. Orada da insanlar sinek avlamaktadır. Hayat boştur ve insanlar aptaldır.

Sonra Dönmez, “ölüm”ü konuşturur. Bir adamın ölümüdür bu. Ölüm, son görevi için sabah uyanır ve tıraş olmayı ihmal eder. İnsanlar yine aptaldır. Bir saat sonra ölecek insanların nelerle uğraştığını gören ölüm, şaşırır. İşinden sıkılmıştır, insanlardan sıdkı sıyrılmıştır. Son görevini yerine getirip, deniz kenarından bir ev almak ve insanların aptallığına dair hikâyeler yazmak ister.

Bay Cezmi C.”de ise bir sabah kendini unutan bir profesörü konuşturur Dönmez. Bu da gayet anlamlıdır. Çünkü profesör, kendini, kimliğini, mesleğini, ailesini… yani her şeyi unuttuğu ve hatırlamadığı için, hayata çıplak gözerle bakmakta ve her şeyi sil baştan ele alabilmektedir. Üstelik “insanların zihnine yapışan sakızlardan” uzak bir biçimde… İnsanların zihnine yapışan sakızdan kasıt, önyargı, klişe ve yanılgılardır. İnsanların kendi kendilerini kandırmak için uydurdukları yalanlardır. Bir felsefe profesörü olan Bay Cezmi C. öğrencileriyle Sokratesvari diyaloglar içine girer. Bu şekilde Dönmez hayat, insan ve zamanı sorgulamaya devam eder.

Bu üç hikâyede Dostoyevski’yle birlikte Kafka da vardır. Kafka kahramanını bir sabah böcek olarak uyandırır, Dönmez kendini unutmuş bir felsefe profesörü olarak. Dönmez’in Kafka esintisi kurgu, yani hikâyeyi oluşturmak açısındandır. Dostoyevski’den aldığı esinti ise teknik açıdandır. İçerik olarak Dönmez, Dostoyevski ve Kafka’dan ayrılır. Ömer Faruk Dönmez hikâyede Müslümanca düşünmenin temsilcilerinden biridir. Örneğin “Sinek” adeta Vel Asr suresinin tefsiri gibidir. “İnsan ziyandadır.” yerine Dönmez “İnsan aptaldır.” veya “Çıldırmışlar!” der. Hikâyede, surenin devamı olan “Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirine hakkı tavsiye edenler bunun dışındadır.”ın anlamına ya da bu anlama gidecek yola rastlanır. “Son Görev” hikâyesi “Ölmeden önce ölünüz.” hadis-i şerifinin farklı açıdan düşünülmesidir. “Bay Cezmi C.” ise Enbiya suresinde geçen “Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” ayet-i kerimesinin hikâye diliyle işlenmesidir. Hikâyede zaten profesör “peygamber sabrı”ndan söz eder, çünkü insanlar hazır cevaplarla, aldanışlarla hayatına devam etmekte, yani akıllarını kullanmamakta ve bundan rahatsız olmamaktadırlar.

Kendini okutabilen, okuyucusunu düşündürebilen bir hikayeci

Ömer Faruk Dönmez’in bir de içe dönük konuşmalarla kurduğu hikâyeleri vardır. Bu, ikinci tür konuşma biçimidir. Yine Bir Kitap Bir Balta’dan örnek: “Görece”, “Sorular”, “Müsait Bir Yerde”, “Tutuklu Kurbağa” hikâyeleri… Bunlara kendi kendine konuşma veya düşünme diyebiliriz. İçe doğru katlanma, kapanma veya muhatabı kendisi olan konuşmalar da diyebiliriz. Bunlarda çok olay yoktur. Sıkıntılı veya üzgün hal hâkimdir hikâyelere. İçsel konuşmayla kahramanımız düşünür. İlkinde muhatap vardır, sesli konuşma esastır. İkincisinde muhatap belirsizdir, ümitsizlik ayyuka çıkmış, mücadele bırakılmış, sessiz konuşma belirleyici olmuştur. Birileri duysun ve anlasın diye yazılmamıştır bu hikâyeler. İlkine göre olay, kişi veya fikirlerin üzerine gidilmeyen, çok soru da sorulmayan, dilsel oyunların fazla olduğu hikâyelerdir bunlar. Kahraman, yani konuşmacı zoraki espriler yapar. Aslında bunlara kendisi de gülmez. Bu konuşma tarzı ilkine göre edilgendirler de diyebiliriz.

Her halükarda Ömer Faruk Dönmez kendini okutabilen, okuyucusunu düşündürebilen, olaylara farklı açıdan yaklaşabilen, ilginç ve güçlü bir hikâyecidir. Bütün kitapları okunabilir.

 

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:59
banner12
YORUM EKLE

banner19