banner17

Hepimiz aynı resimdeyiz

Belli bir kesime mensup olanların kendine benzemeyenlere kuşkuyla bakması, ötekileştirmesi, çeşitliliği hazmedemeyen bir yaklaşım örneğidir. Bir örnek toplum hayal eden ideolojik yapıların uzantısıdır. Kemal Kahraman yazdı.

Hepimiz aynı resimdeyiz

“Müslüman kardeşini hor görmesi kişiye kötülük olarak yeter.”

Hadis-i Şerif

Sultan II. Abdülhamid malum 30 yıldan fazla tahtta kaldı. Bu, iktidar için alışılmışın çok üzerinde bir dönemdi. Taraftarları bunu bir iftihar vesilesi olarak gördü. İslam dünyasının en ücra köşelerinde bugün bile adı hayırla yâd ediliyor. Ama iktidar merkezinde işler o kadar kolay değildi. Başlangıçta belli mahfillerle sınırlı olan muhalefet tavrı özellikle aydınlar arasında yayıldı. Moda oldu. Neredeyse aydın olmanın gereği haline geldi. Onu eleştirenler arasında “dindar” veya “muhafazakâr” geleneğin çok saydığı, eserlerini dilinden düşürmediği isimler vardır.  

Gün geldi “Büyük Hakan” komitacılar tarafından görevden alındı. Aydın kesimi saran histeri biraz teskin oldu. Ama “hürriyet sarhoşluğu” uzun sürmedi. Abdülhamid devrinin devlet için son bir istikrar ve nefes alma dönemi olduğu kısa zamanda anlaşıldı. Bir pişmanlık edebiyatı ortaya çıktı. Günümüze kadar geçen zamanda Sultan Abdülhamid devrine olan övgülerin, duaların ardı arkası kesilmedi.

Anlaşılıyor ki, sosyal hayatta içinde bulunduğumuz zamanda göremediğimiz faktörler vardır. Onları uzaktan ve dışarıdan baktığımızda fark edebiliyoruz. Şimdi tek tek sayıp dökecek değiliz. Varsın bu araştırmayı toplum bilimlerinde çalışanlar yapsın. Sıcaklığına kendimizi kaptırmadan önce, olay ve olguları değerlendirirken aceleci olmamakta, serinkanlı bakmaya çalışmakta fayda var.

Yazının sonunda söylenecek bir şeyi şimdiden ortaya koymuş oldum. Evet, Sultan Abdülhamid devri “entelijansiyası” yaşanan sorunlara çözüm ararken kolay bir yönteme başvurarak dönemin algı operasyonlarına alet oldu. “Vurun abalıya” diyerek, devleti ayakta tutmaya çalışan Sultan’a karşı yürüyen kalabalığa karıştı. Sonra ne oldu? İstibdad adı verilen dönem bitti. Ülkeyi parçalamak isteyen çevreler için meydan açıldı. İttihatçıların daha şiddetli askeri cunta dönemi başladı.

Cemaat ve tarikat tartışması

Siyasi kültürümüz, bu gelişmeden fazlasıyla etkilendi. Kriz zamanlarında kolay bir hedef, bir “abalı” bularak üzerine çullanma geleneği yerleşti. Bunları, günümüzde yaşadığımız bir kumpanyaya dikkat çekmek için yazıyorum. Kumpanya diyorum, çünkü herkes bir yerleri işaret ederken, toplamda hepimizin aynı çuvala girdiği bir süreçten geçiyoruz. İçinde bulunduğumuz zamana ilişkin olduğundan, fark etmekte güçlük çekiyor olabiliriz. Ben burada daha uzun vadeli bir bakış arayışını paylaşmak niyetindeyim.

Bakıyorum da “muhafazakâr” kimliğe sahip nice insanlar arasında bir cemaat, tarikat tartışmasıdır gidiyor. İç ve dış etkilerin baskısı altında kafalar iyice karışıyor. Bazı yanlış oluşumlar veya örnekler üzerinden akıl almaz ve cüretkâr genellemeler yapılıyor. İnsanlar sorumsuzca töhmet altında bırakılıyor. Ödünç argümanlarla bazı “dini gruplar” kıyasıya eleştirilirken, bunu yapanlar kendini dışarıda tutmaya çalışıyor. Adeta servis edilen eşkâle uymadığımızı göstermek için elimizden geleni yapıyoruz. Oysa ne yaparsak yapalım, ne giyersek giyelim, tıraşımızı nasıl olursak olalım, yeterince dışarıdan bakıldığında hepimiz aynı resimde görünüyoruz. Bunu fark etmeye biraz çalışsak, insaf damarımız bize yardımcı olacaktır.

Son yıllarda ülkemiz ve milletimizi trajik sonuçlara sürüklemek isteyen bazı oluşumların tehdidiyle karşılaştık. Defalarca ülkemizi kaosa sürükleme teşebbüsleri oldu. Sosyal özgürlüklerden yararlanarak neşv ü nema bulan bu tür yapıları klasik anlamda cemaat veya tarikat olarak tanımlamak pek mümkün görünmüyor. Belki de onları tümör gibi düzensiz hücre oluşumlarıyla karşılaştırabiliriz. Sağlığımızı tehdit eden bir tümörden kurtulmak için onunla birlikte hayati olmayan bazı organların tamamı alınabiliyor. Ama bir organın hayati olup olmadığını nasıl bileceğiz? Sosyal hayatta buna karar vermek tıp alanındaki kadar kolay değildir. Gündeme kapılıp aceleci davranmak, kalıcı hasarlara yol açabilir. Zaten geçmişte yaşanan nice travmaların bıraktığı hasarlar üzerimizde duruyor.

Osmanlı toplumunun dinamikleri  

Osmanlı devletinin ve toplumunun dinamikleri nelerdi? Vakıflar, dergâhlar, medreseler, ahîler ne iş yapıyordu? Şeyh Edebalı kimdi? Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram, Mevlana, Akşemseddin, geriye gidersek hepsinin piri olan Ahmet Yesevi kimdi? Bunların akl-ı selimle analizi yapılması lazım. Ama bildiğimiz bir şey var. Bu öncüler ilim dünyamızla birlikte maddi ve manevi anlamda insanımızı ilmek ilmek işlemişler. Yüzyıllar süren bir İslam toplumu ve devleti inşa etmişler. Coğrafyamıza kimlik damgalarını vurmuşlar.  Hepimiz onların gayret ve himmetlerinin çocuklarıyız.

Sözün burasında, yüzlerce yılın yabancısı bir sesi duyar gibi oluyorum;  “Onlar işlevini tamamlamıştır”. Yüz yıl önce birileri aynı gerekçeyle “modern bir toplum” inşa etmek istediğinde insanımız derinden yaralandığını hissetmişti. Geleneksel kurumlarımız o zaman da bitirilmek istenmiş, günlük hayatın dışına itilmişti. O günden bugüne neler değişti ki, o sesi aramızda duyabiliyoruz. Bu şekilde modern dünyanın bizi ailesine kabul edeceğini mi düşünüyoruz? Bilemiyorum. Ama sosyal yapılar, geleneksel kurumlar kolay oluşmuyor. Tarihi şehirlerimizde yaptığımız gibi, yüzyılların birikimini hoyratça yok edip, yerine ucube yapılar kondurmaya çalışmayalım.

Bazı kurumlara yanlış gördüğümüz yönleriyle yüklenirken genel durumu gözden kaçırmayalım. Eğitim sisteminde başarılı olduğumuzu söyleyebilir miyiz? Buna cesaretle evet diyecek vatandaşımız az bulunur. Anneler, babalar, sosyal bilimciler nice okullardan, eğitim kurumlarından facia haberleriyle sarsılıyor. Gençliğin durumu, okuma oranı, diplomalı işsizler vs. Ama Ivan Illich gibi bazı uçuk akılların dışında kimse okulların ortadan kaldırılmasını düşünmüyor. Şimdi bununla cemaat ve tarikatların ne ilişkisi var demeyin. Onların ülkemize, kültürümüze, inancımıza birinci sınıf katkıda bulunduğunu söylemiyoruz. Burada amacımız, bazı genellemelerin, toptan yargıların bizi yanıltabileceğini, aşırı gitmeye yol açabileceğini vurgulamaktan ibarettir.

Sivil toplum kurumları

Eskiden olduğu gibi günümüz dünyasında da resmi kurumların yanında sivil toplum kurumları ve geleneğinin varlığı, katkısı gayet önemlidir. Batı toplumlarında sosyal ve ekonomik hayatta devletin rolünün bize göre oldukça sınırlı olduğu bir gerçektir. Mesele modernleşme ile ilgiliyse, STK olarak kısalttığımız sivil toplum kuruluşlarının fonksiyonu Batı toplumlarında vazgeçilmez bir konumdadır. Ve modern STK’ların Ortaçağa kadar giden kökenleri vardır.

Keşke bu şekilde örnek vermek zorunda kalmasaydık. Ama bu topraklarda yüzyıllar içinde şekillenmiş, sosyal kültürün ruhuna işlemiş vakıf, tarikat, cemaat gibi özgün kurumlara yönelik eleştirilerde “işlevsellik” bir argüman olarak kullanılıyor. Onlardan vazgeçilip yerine örnekleri Batı’da görülen yenileri alındığında daha modern, daha “fonksiyonel” STK’larımız olacağı düşünülmüş oluyor. Bunu biz mi düşünüyoruz, dolduruşa gelip düşündürülüyor muyuz o da ayrı bir mesele.

Akıntıya kapılıp toptan yargıladığımız geleneksel kurumlar, özellikle son yüzyıllarda önemli bir sosyal fonksiyon üstlenmiştir. Onlar olmasaydı, sadece resmi eğitim kurumlarının müfredatıyla bugünlere gelseydik, düşünelim, bugün inanç dünyamıza, yerli kültürümüze olan mesafemiz nasıl olurdu? Bunun için benzer tecrübelerden geçen eski Sovyet ülkelerine bakmak yeterlidir.

Son yüz yıllık tarihimizi incelediğimizde toplumun özgün kültür ve inançlarını korumak ve yaşatmak için nasıl canhıraş bir şekilde mücadele verdiğini açıkça görürüz. Resmi kurumlar, siyasete bağlı ve uluslararası bazı kayıtlarla sınırlı olabilir. Onların eksik bıraktığını toplumun kendi dinamikleri tamamlıyor. Böylece yerli inanç ve kültür, varlığını devam ettiriyor.

Anadolu’daki kültür katmanları

Günümüz dünyasında sivil inisiyatif anlamına gelen geleneksel yapıların rolü doğal karşılanmalıdır. Bir rakip olarak değil, tamamlayıcı, dengeleyici, demokrasinin vazgeçilmez bir unsuru olarak görülmelidir. Anadolu’da büyük bir nüfus potansiyeline, büyük bir birikime sahibiz. Toplum içinde yatay ve dikey çok çeşitli kültür katmanları var. Bunların her birine hitap eden sosyal yapılar, kendiliğinden ve üstelik herhangi bir devlet yardımı almadan oluşuyor. Büyük ölçüde gönüllülük esasına dayanıyor. Yerine göre vergi ödüyor, istihdama katkı sağlıyor. Bunu yaparken elbette kendine özgü bir duruşu, üslubu, anlayışı yaşatıyor.

Belli bir kesime mensup olanların kendine benzemeyenlere kuşkuyla bakması, ötekileştirmesi, çeşitliliği hazmedemeyen bir yaklaşım örneğidir. Bir örnek toplum hayal eden ideolojik yapıların uzantısıdır. Rüzgârını güncel ortamdan alan bu yaklaşım, fırsatı değerlendirme gayretiyle farkında olmadan siyasi geleneğimizdeki alışılmış reflekslere başvuruyor.

Peki, kökenleri yüzyıllara dayanan sivil toplum kurumlarımızdaki aksamaları, çürümüşlüğü, moda tabiriyle güncelleme yollarını konuşmayacak mıyız? Elbette konuşmalıyız. Eğitim sistemimizi, üniversiteleri, hastaneleri, adalet kurumunu, çarpık kentleşmeyi konuştuğumuz gibi. Muhafazakâr çevrelerde bile sarsılmakta olan aile kurumunu konuştuğumuz gibi… Boşanmalar had safhada, aile büyüklerine evlerimizde yer kalmıyor. Anne babaya saygı-sevgi tarih oluyor. Evet, önemli, temel sorunlarımız var. Onları çözmek için çalışmak, konuşmak, tartışmak zorundayız.

Onlar toplumun yapı taşları

Geleneksel kurumlar mükemmel değiller diye, bizim istediğimiz şekilde değiller diye onlardan vazgeçme kolaycılığına kaçamayız. Sağlıklı çözüm için yıkıcı değil, yapıcı bir ortam gereklidir. Vatandaşlarımızın belli bir kesiminin, sayıları ne olursa olsun, tercih ettiği bir düşünce ve hayat tarzını diğerlerinin engellemeyi düşünmesi, merkezi kontrol istemesi, bize eski günleri hatırlatıyor. Siyasi kültür olarak henüz gerekli olgunluğa erişemediğimizi gösteriyor. 

Unutmayalım; resmi kurumlar siyasete göre şekillenebiliyor. Sivil toplum kuruluşları ise bağımsız olarak faaliyet gösteriyor. Şu veya bu şekilde ortamdan etkilenebilir, faydalanabilir, bu da sosyal hayatın zemininin ne kadar sağlıklı olduğuyla ilgilidir. Ama nihayetinde yapısal olarak bağımsızdır. Uzun vadede bir şekilde varlığını sürdürür. Vakıf olsun, dernek olsun, cemaat olsun, tarikat olsun, bir dergi etrafında kümelenen insanlar olsun, sosyal dayanışma ve kurumlaşma tecrübeleridir. Her biri kendi yoğunlaştığı alanda sosyal hayata katkıda bulunmaktadır. Bireylerde aidiyet duygularının oluşmasında önemli payları vardır.    

Onlar bir bakıma toplumun yapı taşlarıdır. Kimi duvarında, kimi çatısında, kimi temelinde, kimi mutfağında faaliyet gösteriyor. Devletin kaynak ayırmasına gerek kalmadan bir işlev yürütüyor. Mecelle’nin deyişiyle su-i misal emsal olmaz. Yani kötü örnek, örnek olmaz. Bardağa nasıl baktığınız önemlidir. Artısıyla eksisiyle bugünlere gelmemizde önemli payları vardır. Gün olur harman olur, onlara daha çok ihtiyacımız olur. Güncele kapılarak geleneksel kurumlarımızın, kavramlarımızın temelden yıpranmalarına izin vermeyelim.   

Kemal Kahraman

                         

     

   

Güncelleme Tarihi: 30 Ekim 2018, 13:53
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Hüseyin Güleç
Hüseyin Güleç - 2 hafta Önce

Geniş perspektiften bakıcı güzel bır yazı.Bu bakışa çok ihtiyaç var. Kemal kardesimizi tebrik ediyorum

banner8

banner19

banner20