“Göründüğün kadarsın” hapishanesinden, gerçekliğin dünyasına

"Bizler sosyal medyanın yıkıcı etkilerini tanımlamaya çalışmaktan, savunmalar oluşturmaktan ve sosyal medyayla savaşmaktan, onu “sosyal yönetme”ye ve yönlendirmeye geçemiyoruz. Bu arada ahlâk dışı, cinsel içerikli, cinsiyetsizleştirmeye yönelik, şiddeti körükleyen sosyal medya hepimizi topluca yutmuş oluyor."

“Göründüğün kadarsın” hapishanesinden, gerçekliğin dünyasına

Dünya bir zamanlar insan için “su küre” idi. Sonra yüzyılın başında dünyayı “anlam küre” olarak anlamlandırmaya çalıştık. Şimdiyse sevgili yorgun dünyamız bir “dijital küre”ye dönüştü. İnsanlık anlam arayışından sert bir şekilde dijital dünyaya düştü. “Ürettiğin kadar, düşündüğün kadar, ahlâklı olduğun kadar varsın” anlayışı, “göründüğün kadar, beğenildiğin kadar varsın” illüzyonuna evrildi.

Sosyal medya, yapısı gereği gerçekliği kullanan, kişiye bağlı olarak eğip bükülebilen bir alan. En masum niyetlerle kullanıldığında bile insanları depresyona sürükleyebilecek özelikler barındırıyor. Sürekli mutluluk pozlarına bakarak kendi hayatını değerlendirenler, hayatlarını gördükleri hayatlarla kıyaslayanlar, bir süre sonra mutsuzlaşıyor. Çünkü kıyaslamak en belirgin mutsuzluk nedenidir. Diğer taraftan mutluluk pozları veren, takipçi sayısını ve beğeniyi çok önemseyen sosyal medya aktörleri ise bu durumu devam ettirebilmek adına olmadıkları gibi görünmeye, sürekli merakı üzerlerinde tutacak bir şeyler yapmaya, güncel olanı sürekli farklı açılardan sunmaya çalışırken tükeniyorlar. Bunu bıraktıklarında yok olacaklarını bilmek ve içerlerinde bir yerde takipçilerinin, beğenilerinin gerçek olmadığını bilmek, sosyal medya aktörünü kıyısı olmayan ve akıntısı bol bir denizde sürekli yüzüyor hissiyle dibe çekebiliyor. Bütün bunları, sosyal medyayı en iyi kullanım hâlinde bile kişinin yaşayacağı olası negatif özellikler arasında sayabiliriz.

Tehlike, gençlerin riskleri öngöremedikleri, kendileriyle ilgili sağlıklı kararı tek başına veremedikleri bir dönemde, kontrolsüz bir şekilde sosyal medyayı kullanmalarıyla başlıyor. Rol model almanın önemli olduğu, özdeşim kurmanın kişiliği oluşturmada etkin olduğu bir dönemde sosyal medyanın ve ‘youtuber’ların rol model olarak olarak seçilmesi, geri dönüşümü mümkün olmayan sonuçlar doğuruyor. 

Fenomen olarak isimlendirilen bu modellerin, gençlerin zaaflarını kullanarak anlık eğlendirme görüntüleri üzerinden gençleri kendilerine bağlamaları, gençlerin tüketim kültürünün bir aracı olmasına neden olmuştur. Yetişkinlerin bile çoğu zaman kendilerini yönetmekte zorlandıkları sosyal medya, dürtülerini ve duygularını tam olarak adlandırmakta bile zorlanan çocuklara ve gençlere çok büyük zararlar vermektedir.

Ahlâktan, sorumluluktan ve duygudan yoksun, kendi içinde belirli kişilik bozuklukları yaşayan insanların gençlerin dürtülerini köpürttükleri videolar, sadece çocuklarımıza ve gençlerimize değil hepimizin geleceğine büyük zararlar veriyor. Gençler arasında tanınmış bir fenomeni takip etmek, yaptıklarından haberdar olmak, neredeyse değerli olmanın, popüler olmanın tek geçerli kriteri gibi algılanıyor. Sözde fenomenler ve ‘youtuber’lar kolay ve kısa yoldan eğlenceli bir iş yapıyorlarmış gibi marjinal hareketlerle beğeni toplayarak para kazanmayı, hayatı yaşamanın tek yolu olarak gösteriyorlar.

Sosyal medya aldığı reklamlarla yalnızca cebimizdeki parayı, evimizdeki çocuğumuzu değil hayatlarımızı ve ruhlarımızı çalıyor. Gençler arasında başarıya giden yolun adım adım okul bitirmekle, işe girmekle, basamakları tek tek çıkmakla uzun bir yol gibi gösterilmesi; buna karşın ‘youtuber’ların evlerinde konforlu bir şekilde akıllarına ne eserse zırvalamaları, üstüne de para kazanmaları, gençler için oldukça cezbedici görünebiliyor. Peki, gerçekten böyle midir?

Hedef kitle sanal ortamda hiçbir zaman sadık değildir. Merakla gelen kitle, merakı bittiğinde gidecektir. Sosyal medya fenomenleri herhangi bir bilgi ya da bir ürün üretmediklerinden merakla bağladıkları bu kitleyi tatmin etmezlerse gidecek olduklarını bilirler. Tam da bu nedenle takipçilerini ellerinde tutabilmek için her türlü garipliği, her türlü ahlâk dışı durumu eğlenceli bir şekilde kullanmaktan sakınmazlar. Sosyal medyadaki takipçileri; merak uyandıracak, ilgi çekecek bir şey verdiğin sürece orada duran bir kitledir. En fazla sabun köpüğü kadar gündemde kalabilmek için bir şeyler yapmak ise sözde fenomenlerin bir süre sonra “çakılmalarına” neden oluyor. Beğenilmek adına kelimenin tam anlamıyla bir şuur kaybı yaşıyorlar.

Bunun yanında dünya değişiyor. Üzülerek söylemeliyim ki yöneticiler, uzmanlar ve anne - babalar olarak bu değişimi takip etmek ve yönetmek konusunda oldukça geç kalıyoruz. Bu değişimle gelen sorunlar, kötüye giderek yıkıcı bir şekilde kronikleşerek devam ediyor. Bizler sosyal medyanın yıkıcı etkilerini tanımlamaya çalışmaktan, savunmalar oluşturmaktan ve sosyal medyayla savaşmaktan, onu “sosyal yönetme”ye ve yönlendirmeye geçemiyoruz. Bu arada ahlâk dışı, cinsel içerikli, cinsiyetsizleştirmeye yönelik, şiddeti körükleyen sosyal medya hepimizi topluca yutmuş oluyor.

Yeni jenerasyon, ruhları öldürmeye kararlı bir sanal terörle karşı karşıya. Gerçek hayatta herhangi değerli bir iş yapamamış, herhangi bir şey üretmemiş, derinliği olmayan kişilerin sosyal medya aracılığıyla parlatılması, göz önünde tutulması, rol model olarak sunulması karşısında; derin ve kişilikli insanların görünmez yapıldığı bir sosyolojik terörle karşı karşıyayız. Dürtüleri salıvermek, müstehcenlik, cinsiyet kimliğini reddetmek ve bütün bunları özgürlük üzerinden bir algı operasyonuna dönüştürmek, bu terörün en büyük silahı olarak kullanılıyor.

Özgürlük, dünyada hiçbir zaman diliminde böylesi sınırsız olmamıştır. Sosyal medya üzerinden denetimsizlik, özgürlük olarak kabullendirilmek isteniyor. Dijital platformlar ve tüketim kültürü, bütün insani değerlerin içini boşalttıkça boşaltıyor. Kişilik bozukluğu olan birçok insanın eline kamerayı alıp kişisel hezeyanlarını, sanki “hayatın derin bilgisi”ymiş gibi sunması ve insanların, özellikle de gençlerin onların peşine takılması, sadece bu ülke için değil bütün insanlığın saldırı altında olduğunu düşündürüyor. Bütün insanlık topluca kolay, hızlı ve sınırsız eğlenceli bir hipnoza girmiş gibi davranıyor. Sözde fenomen, gerçekte kişilik bozukluğu olan bu insanlar “özgürlük” adı altında madde kullanımını, pedofiliyi ve birçok sapkınlığı normal göstermeye çalışıp gençleri ve savunmasız çocukları ne yazık ki ciddi bir biçimde etkilemeye devam ediyorlar.

“Sıradan” olmanın adeta “kaybolmak” olarak algılandığı, sosyal medyada var olmamanın “eziklik” olarak lanse edildiği günümüzde, bağımlılıkların her geçen gün arttığını, ahlâkın ve anlamın özünün boşaltıldığını gözlemliyoruz. Sosyal medyanın ise bir taraftan sürekli “Özgürsün, ye, iç, gez, eğlen, kolay yoldan para kazan!” şeklindeki telkinlerini insanlara ve gençlere boca ettiği bir zamanda yaşıyoruz.

Günlük hayatta silik biri, tuhaf bir video çektiğinde, birkaç beğeni aldığında veya bir video oyunu kazanıp bir kaç lira elde ettiğinde, kendini önemli zannetmeye başlıyor ve tuzağa düşüyor. Bu noktada beyinde ödül mekanizması harekete geçiyor ve dopamin artıyor. Bundan sonra dopaminin arttırılması yönünde her türlü tuhaf şey denenebilir hâle geliyor. Ta ki sahte zaferler, gerçekliğin duvarına toslayana dek.

İzlemeye tahammül edebildiğinizde, başkası adına utanma limitinizi sonuna kadar doldurabileceğiniz, insanların kendilerini güzel zannedip, neredeyse en itici hâlleriyle sergiledikleri bir diğer uygulama da ‘tik tok’ ki neredeyse bir salgın şeklinde kanser gibi yayılıyor. Bunu da bir başka yazıya bırakarak neler yapabileceğimizi düşünülelim. Anne-babalar olarak çocukları ve gençleri kendi hâllerine bırakarak iyi yetiştireceğimizi sanıyorsak yanılıyoruz. Ebeveynler olarak, çocuklarımızı ve gençleri ihtiyaçları oranında güvenli bir mesafeden takip etmeliyiz.

Eğitimciler ile işbirliği yaparak, çocuklara ve gençlere eğitimle ve öğrenmeyle kendilerini geliştirebileceklerini ve bu yolla dünyada başarılı olabileceklerini öğretebilmeliyiz. Çocukların okulda merak ve öğrenme isteklerini yeşertmenin yollarını bulmalıyız. En iyisinden öğrenme isteklerini öldürmemenin çabasında olmalıyız. Toplumda rol model olan insanların davranışlarına daha çok dikkat etmesini yasalarla ve yaptırımlarla sağlamalı ve bunun için denetleme mekanizmaları oluşturulmasını desteklemeliyiz.

Ahlâk dışı davranışlarla, madde kullanımına, şiddete, kolay yoldan para kazanmaya dair özendirici davranışlarla sağduyulu insanlar olarak hep birlikte ve ciddiyetle mücadele etmeliyiz. Çocukları korumak ve zararlı olan her şeyden onları uzak tutmak, yerlerine anlamlı rol modeller koymak öncelikle ailelerin ve devletin aslî görevidir. Bilinçlendirmelerin arttırılması ve sosyal medya düzenlemelerinin bir an önce yapılması gerekmektedir.

Nazlı Özburun

Makas Dergisi, Ekim-Kasım, 10. Sayı

Yayın Tarihi: 09 Aralık 2019 Pazartesi 11:00 Güncelleme Tarihi: 09 Aralık 2019, 09:03
banner25
YORUM EKLE

banner26