Geçmişin yükünden bizi özgür kılar günahsız doğmak

Yaratılıştan hiçbir günahla dünyaya gelmeyen insanın türlü manipülasyonlarla kendi tarihinin yükünü omuzlayarak bütün bunların hesabından sorumlu tutulması ağır bir sorumluluk üretmektedir. Necdet Subaşı Dünyabizim için yazdı.

Geçmişin yükünden bizi özgür kılar günahsız doğmak

Günahsız bir şekilde doğarız. Sırtımızda geçmişte bizden önce yaşanmış hiçbir günahtan eser bulunmaz. Ne en yakınımızdaki ebeveynlerimizin yapıp ettiklerinden sorumluyuz ne de fî tarihinde yaşanmış hikâyelerden. Biz bizzat kendimiz olarak saf, temiz ve katışıksız bir hilkatle dünyaya geliriz. Annemiz de babamız da evvelemirde bizim doğuşumuza tanıklık eden biricik insanlardır. Genetik tamam, uzun bir soy zincirini aşarak bize kadar ulaşır, bizden de başka kuşaklara akar gider ama günah dendiğinde orada durulur, çünkü biz kimsenin günahına ortak doğmayız, kimsenin günahıyla doğmayız.

Üzerimize yüklenmiş bir günah olmayınca hesap verirken de böyle bir yükten uzak bir şekilde kendimizi savunur, yapıp ettiklerimiz her neyse onların hesabını verme telaşına düşeriz. Ne Âdem aleyhisselamın yaptıklarından sorumluyuzdur ne de İsa aleyhisselamın çektiklerinden. Onlardan bile habersiz doğarız, hayat içinde eskiden ne olmuş, kim kime ne yapmış ağırdan ağıra öğrenmeye başlarız.

Günahsız tertemiz doğmak bir nimettir. Hayatın ağır etkileri içinde sahip olduğumuz roller, yüklendiğimiz değerler, üstlendiğimiz sorumluluklar, kendimizi içinde hissettiğimiz taraflar bir ömür boyu kendimiz etrafında oluşturduğumuz sınırları belirler. Yakınlarımızın aşina oldukları sınırları devralır, onların genişletmeye çalıştıkları dünyada ilerlemeye çalışırız. Mütemadiyen bir gelişme çizgisinde ilerleyen yaşam içinde her ne kazandıysak kendimizden her ne kaybettiysek onu da kendimizden bilen bir ruh ve idrak akışıyla hayatımızı sürdürmeye devam ederiz.

Hiçbir günah bizi kovalamaz ne geçmişten bir hikâye ne de etrafımızdakilerden bir rüsvaylık. Hiçbiriyle yolumuz kesişmez; kimsenin günahından kendi nefsimize bir pay düşmez, kim ne yaptıysa kendi yaptıklarından sorumludur. Buna inanır, yol haritamızı bu inanç içerisinde sürdürmekte inat ederiz.

Masumiyetimiz tescillenmiştir

Bununla birlikte geçmiş bizi bırakmaz, eskide olup bitenler üstümüze yapışır, soyumuz bizi bırakmaz, sopumuz bir türlü vazgeçemediğimiz bir nişanemiz olur. Bizi ağır bir şekilde terletecek günahlar bize aittir, ne yaptıysak biz yapmışızdır, bunda şüphe yoktur, teolojimiz de sosyolojimiz de böyle işler ama milletin kanaati bambaşkadır. Dahil olduğumuz millet, mensup olduğumuz mahalle, köklerimizin neşet ettiği kabile, doğduğumuz şehir, üzerimize yapışan kültürel miras bizi bir ömür boyu sürecek hatta bizden öncekilerde olduğu gibi bizden sonrakilerde de etkisiyle şekillendiren yeni bir kimlik üretir.

Kitaplarda masumiyetimiz defalarca tescillenmiştir, ancak toplumsal hayat bu bilgileri sıklıkla göz ardı eden bir kalıp yargılar ekseninde akar gider. Günahsızız amenna, ama millet bize anamızdan babamızdan sorar, günahsızızdır amenna ama etrafımızdakiler soyumuzu, sopumuzu, sülalemizi diline dolamaktan çekinmez. İnançlar, ahlak ölçüleri bizi korumak için seferber olmuşlardır, ancak gündelik hayat Tanrı kelamıyla sık sık karşı karşıya gelmeyi göze alan bir isyankârlık içinde insanları yedi sülalesiyle yargılar, ailenin tarihsel müktesebatı bir sicil özeti olarak sıklıkla hatırlanır. İnsanın öbür tarafta önüne konan şeyler hep kendi yapıp ettikleriyle sınırlıyken bu dünyada insanların gördüğü hesapta hep bizden öncekilerin mirası sıra sıra önümüze getirilir. Hayat pek acımasızdır ve insanların doğuştan getirdiği masumiyet karnesi sık sık göz ardı edilir, daha yeni tutulmuş kayıtlarla insanların ocağı söndürülür.

İnsan bir sosyolojinin içine doğar. Ya hâkim sosyal gerçekliğin parçası olur ya da ona karşı geliştirmeye çalıştığı inisiyatifle farklılığı seçer. Farklılık her zaman tolere edilmez. Bazen marjinallik anarşistlik durumuna kadar evrilir, bazen sessizlik bazen irtidat büyük toplumun ortak kabullerine karşı yeni sığınma alanları üretir. Nerede duranın doğruyu ve hakikati temsil ettiği gerçeği bütün bir toplumun sadıkane bir şekilde bağlandığı ortak sabiteler bütünüyle olan ilişkisi temelinde netlik kazanır. Hayat zordur, bazen kendi gerçekliğine olan sorgusuz sualsiz teslimiyet hakikatin gölgelenmesine yol açar.

Kalıcı bir masumiyet ölçeği

Bir günahla doğmayız, bunu her gün her vesileyle tekrarlar, artık bu gerçeği adımız kadar sahiplenmiş olarak sık sık tekrarlama gereği duyarız. Ancak hayatın türlü girdi çıktıları içinde hesabını vermeye davet edildiğimiz pek çok şey biz yaşarken olmamıştır. Biz yaşarken olup bitenleri anlamaya, bunların tek tek hesabını ödemeye hazırızdır, bunda şüphe yoktur, ancak toplumsal alışkanlıklar ve teamüller bizi ne fail ne de şahit olmadığımız bir dünyanın hikâyesinden sorumlu tutmaya hazırdır. Savaşlar bundan çıkar, belli başlı gerilimlerin etrafında bugün yanlış bir şekilde kullanılan aidiyet ve mensubiyet duygusunun ağırlaştırılmış savunma mekanizmaları yatar.

Oysa sadece günahsız dünyaya gelmiş olmak bile en başta bizi gündelik hayatta her durumda geçerli, yeni ve kalıcı bir masumiyet ölçeği geliştirmeye ikna eder. Kim ne yaptıysa o, kim neye dahil olduysa o, kim neye kayıtsız kaldı, kim neye karıştıysa hepsi o, o kadar yani. Doğuştan getirilen saflığın, fıtratla ortaya çıkan masumiyetin hayatın türlü etki ve müdahaleleriyle hiç umulmadık bir şekilde başka bir evreye doğru taşınmasında anlaşılmayacak bir şey yok gibidir. Sonuçta iradeniz vardır, onun kullanılması ya da ihmal edilmesi söz konusudur. Yetişme ve gelişme koşullarında yönlendirici mekanizmalar marifetiyle türlü yollara savrulma, ölçüleri kaybetme, zıvanadan çıkma ya da istikameti koruma durumu söz konusudur. Bu durumda ideal bir topluma düşen de bu masumiyeti koruyup kollayacak koruyucu bir hayat biçiminin mütemadiyen capcanlı tutulmasını sağlamak olacaktır. Örnekleri çoktur, iyi ve doğru kalmak muhayyel bir hedef olarak tanımlanamaz. Yaşanmıştır, yaşanmaktadır, tekrar yaşanması da muhal değildir.

Yaratılıştan hiçbir günahla dünyaya gelmeyen insanın türlü manipülasyonlarla kendi tarihinin yükünü omuzlayarak bütün bunların hesabından sorumlu tutulmaya başlaması ağır bir sorumluluk üretmektedir. Bin yılları aşan efsane ve mitolojilerin, birkaç göbek öncesinde kalmış, orada unutulmuş hikâyelerin bugün peşi sıra sahiplenilmesi gereken bir kimlik göstergesine dönüşmesi onlardan her birinin hesabı bu dünyada verilecek bir günah çetelesine dönmesine fırsat vermektedir. Oysa akıl da kalp de bize eylemin bizatihi önemini, failin değerini ve iradenin sorumluluğunu ihsas ettirmektedir.

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2019, 10:29
YORUM EKLE

banner19

banner13