Faulkner’ın bireyciliği yahut Dostoyevski’nin milliyetçiliği

"Dostoyevski’nin son amacı, kendi Slav ırkını dünyaya hâkim kılmaktır, Faulkner’ınki ise daha kişisel bir planda ortaya çıkar: Kendi benliğini ölümsüzlüğe kavuşturmak." Mavera Dergisi'nin 4. sayısında yayınlanmış olan Rasim Özdenören yazısını istifadelerinize sunuyoruz.

Faulkner’ın bireyciliği yahut Dostoyevski’nin milliyetçiliği

Faulkner’a göre yazmanın amacı insan kalbini yüceltmektir. Yazarın bir tek amacı varsa o da budur: İnsan kalbini yüceltmek. İster sırf sanatçı olmak uğruna yazsın ister eğlence için ister sarsmak ister kendinden ya da özel dertlerinden kaçmak için yazsın, onun tek hedefi bu amacı gerçekleştirmektir. 

Yazar, insan kalbini yüceltmek için ruhun malzemelerini kullanır, eserini bu malzemelerle kurar. Yazmaya, uğruna ter dökmeye, acı çekmeye değer tek şey ruhun meseleleridir. Yazar, ancak ruhun meselelerini dile getirdiği ölçüde değerli eserler ortaya koyar. Yazar, yüreğin eski evrensel doğrularından söz etmedikçe eserinin özüne; aşkı, şerefi, acımayı fedakârlığı koymadıkça bir lanet altında emek çekiyor demektir. Söyledikleri, acıları hiçbir “Evrensel kemiğe” işlemez o zaman, eseri, yürekten değil, bezelerden çıkmıştır çünkü. Bugünün yazarı, kalbin hakikatlerini, bu eski evrensel doğruları unutmuştur. Ne zaman bir bombayla havaya uçurulacağım düşüncesiyle korkmaktadır, genel ve fiziksel bir korkudur bu. Yazar, yüreğin, ruhun eski evrensel doğrularına dönmelidir yeniden, çünkü yalnız insan ruhudur, onu dayanıklı ve fedakâr kılan. Yazar, insanın kalbini yücelterek; ona fedakârlığı, şerefi, umudu, arzuyu, acımayı hatırlatarak insana yardım edebilir, çünkü yalnız insana özgü ayrıcalıklardır bunlar.

Yazarın asıl amacı insan kalbini yüceltmektir ama bu noktada o tamamen bencildir, kişiseldir. Son çözümlemede yazar, insan kalbini yüceltmeyi yalnızca kendi kişisel yararı için hedef tutmaktadır, çünkü yalnızca bu yoldan ölüme “Hayır” diyebilmektedir. Umudu, hatta niyeti insanı değiştirmek, insanı geliştirmek de olsa bencillikten, kişisellikten kurtulamaz.

Faulkner’ın yazma konusundaki amacı, Dostoyevski’ye göre insan kalbini yüceltmek gibi evrensel içerikli ve tamamen insancıl görünen daha soyut daha geniş perspektifli bir hedefe dönük olsa da bu hedefi sonuçta yazarın bencil ve kişisel yararına bağlaması, ondaki kurtarıcı ülkü eksikliğiyle açıklanabilir. Ya da doğrudan doğruya, Amerikan insanının temel fonu olan bireyciliğe bağlanabilir. Eseri, sonuçta ve dolayısıyla yüce bir fikir yüce bir duyarlık ilham etse bile Faulkner’ın tarihî ve sosyal muhtevasında kurtarıcılık iddiası, kurtarıcılık zihniyeti yoktur.

Bu yanıyla o, Dostoyevski’den çok farklıdır. Dostoyevski’nin çıkışı daha somut bir fikirle ilgilidir: Milli bir ülkü peşindedir o, bu ülkünün somut planda gerçekleşmesini ister, bu ülkünün kurulması toplumda yer etmesi için çaba gösterir. Dostoyevski’nin son amacı, kendi Slav ırkını dünyaya hâkim kılmaktır, Faulkner’ınki ise daha kişisel bir planda ortaya çıkar: Kendi benliğini ölümsüzlüğe kavuşturmak. Başka bir deyişle, iki yazarın yazı olayına bakış perspektifleri farklıdır. Birisi (Dostoyevski) soyut materyallerden kalkıp somut bir hedefe varmak ister, öteki (Faulkner) soyut materyalleri kullanıp yine soyut bir hedefi gözler. Bizim için burada bu iki zihniyet arasında, bu iki görüş arasında bir tercih yapmak söz konusu değildir, esasen yazımızın da dışındadır bu. Ancak şu kadarını belirtmekle yetinelim: Son çözümlemede, iki yazar da İslâmî açıdan, eksik ve yanlış bir konumda belirirler. Biri ırkçı yaklaşımı yüzünden; öteki hedef olarak bireyciliği seçtiği için. Gerçi Faulkner’ın, insan olarak yazarda gördüğü ve açıkladığı kişisel yarar düşüncesi, kaba anlamında bir çıkar ya da kâr duygusu değildir. Fakat sonuçta, soyut planda da ortaya çıksa bencillik ya da bireyciliktir.

Faulkner’da belki hiçbir ırk asabiyeti yoktur. Dostoyevski ise doğrudan doğruya ırkçı bir yaklaşım içindedir, kesin bir Slav asabiyeti taşır. Dostoyevski’nin ırk asabiyetine karşı, Faulkner’da bir ırk kompleksi vardır. Bu kompleks onu, bir yandan Amerikan insanına bir tarih temeli aramaya götürürken bir yandan da bir Amerikan vakıası olan zenci – beyaz ayrımına şiddetle karşı koymaya iletir. Dostoyevski, Ortodoks Slav ırkına bağlı bir dünya devleti hayal ederken Faulkner’da bu açıdan hiçbir siyasî eğilim görülmez. Bunda iki yazarın yaşadıkları dönemlerde mensubu bulundukları devletin, dünya politikasındaki yerinin de etkisi söz konusu olabilir. Dostoyevski batmakta olan Çarlık Rusya’sının son çığlığı gibidir. Bu yüzden gözlerini dışarıya çevirmiştir, hep milli bir ülküden söz eder, dünyanın ancak Rus hâkimiyeti altında iyi bir dünya olabileceğini düşler. Faulkner ise emperyalizmi dünya ölçüsünde yayılmakta olan bir devletin yurttaşıdır, bu devletin diplomasideki geleceğinden kuşkusu yoktur, onu daha çok bu devletin geçmişi ilgilendirir.

Dostoyevski’nin insanları belli bir coğrafyaya aitken Faulkner coğrafyayı da soyutlaştırır. Yoknapatawpha adında hayalî bir ülke icat etmiştir, hemen bütün hikâyelerinin, romanlarının kişileri o hayalî ülkede yaşarlar. Dostoyevski, yerine göre sokak isimlerine varıncaya kadar gerçek isimler kullanır, coğrafyayı olabildiğince somutlaştırır. Faulkner ise bu yönden iyice soyuttur, hatta kullandığı bazı gerçek isimler (Nehir, şehir vb.) gerçek yerlerinde değildir. Örneğin, Mississippi nehri bildiğimiz mecrasında değildir, bir başka yerdedir. Onun insanları soyut bir ülkenin insanlarıdır. Faulkner böylece, hayalî bir coğrafya ile belki genel olarak bütün dünyanın, özel olarak da Amerika Birleşik Devletleri’nin bir simgesini vermek istemiştir. Amerika’ya özgü bazı katı gerçeklerin anlatılmasında bu yöntem ona kolaylık sağlamış olabilir.

Coğrafya bakımından iki yazarın arasındaki fark bu değindiğimiz değişikliği göstermekle birlikte, mekâna yaklaşma bakımından her iki yazar da tam bir gerçeklik içinde görünürler. Aslında Faulkner’da yer yer inanılmaz ölçülere ulaşan kişilerdeki taşkınlık, mübalağalı şiddet tavrı, ancak gerçek bir mekân içinde ortaya konulmakla inanılır kılınmaktadır. O, bu özelliğiyle belki Dante’nin Cehennem’ini gerçek plana indirmek başarısını göstermiştir. Yerine göre hiç de gerçekçi görünmeyebilecek olan korkunç tablolar, gerçek mekân düzeyinde ele alınarak gerçek olgular niteliğine ulaştırılmaktadır. Dostoyevski’de ise Faulkner çeşidinden olan tablolar kişinin “Halüsinasyon”ları aracılığıyla konulduğu için gerçektir.

İki yazar da insana ulaşmak için ruhun malzemelerini kullanır ancak şu farkla: Dostoyevski mistik bir ülkenin ülkücü, faydacı bir yazarı olarak ortaya çıkarken Faulkner pragmatik bir ülkenin soyut ruhsal değerlere yönelmiş bir yazarıdır. Bu açıdan, pragmatik amacı bütünüyle belirsiz bir durumdadır veya bütünüyle alegorik bir görüntü içindedir.

Bütün bunların dışında Faulkner, Dostoyevski’nin Rusluğu kadar katıksız bir Amerikan kanı taşır. Amerikan insanının ve toplumunun karmaşası, çapraşıklığı, eserlerinde bütün boyutlarıyla yansır. Ayrıca kullandığı anlatım tekniğiyle (Bilinç akımı) üyesi bulunduğu toplumun yaşantısı arasında tam bir uygunluk vardır. Amerikan hayat tarzını Faulkner’ın üslubu kadar yansıtan özetleyen bir başka Amerikan yazarı zor gösterilir sanırım. Faulkner’ın kişileri, ruhsal durumların ve değerlerin dışlaşması biçiminde beliren davranış biçimleriyle yüzde yüz Amerikalıdır. Öyle ki onun kişilerini bütün özellikleriyle ancak Amerika’da görmek mümkündür. O yaşayış tarzına insan davranışı olarak yalnız Amerika’da rastlanabilir, bu da onun yazar olarak “Milli” tavrını ortaya koyar.

Rasim Özdenören

Mavera Dergisi, 4. sayı  

Yayın Tarihi: 27 Mayıs 2021 Perşembe 09:00 Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2021, 07:56
banner25
YORUM EKLE

banner26