Endüstriyel mutluluk

Gidilecek yolun uzun ve engebeli olduğu iddiası ile hevesimizi kıran endüstriyel mutluluklar, bize mutluluğu bir hap gibi yutturmayı, serum gibi zerk etmeyi teklif eder. Bunun karşılığında ise gözünü cüzdanımıza diker. Betül Şatır yazdı.

Endüstriyel mutluluk

Muhlise abla çok okuyan, her şey üzerin­de derinlikli düşünen bir büyüğüm. Derin tecrübesi, yerli yerinde cümleleri ile her zaman ufkumu açmıştır. Tesirli sözleri nedeniyle hayatımda düzene soktuğum birçok konu var. Tem­bihleri benim için çok kıymetli. Fakat geçenlerde beni şaşırttığını söylemeliyim. Evine aldığı masanın tam bir hayal kırıklığı olduğunu anlatıyordu. Aslında masa tam istediği gibiydi. Her şeyiyle güzel ve zevkli bir tasarıma sahipti. Muhlise ablayı hayal kırıklığına uğratan o masayı alınca mutlu olacağına iman etmiş olmasıydı. Mutlu olmadığını anlatırken her zamanki bilge bir kavrayışla değil canı yanmış bir pişmanlık­la gülümsüyordu. Muhlise ablaya bunu yapan hayat bana kim bilir neler yapardı.

Erich Fromm, tıpkı Eski Ahit’te bulunan “Cennet­ten Düşüş” hikâyesinde olduğu gibi, insanlık tarihini başlatan ve sürdüren sürecin “hayır” dediğimiz o an ile kesinleştiğini belirtir. Bu itirazı kutsayan, “hayır” deme refleksini bir özgürlük payandası olarak sunan, insan olmanın yegâne özelliği olarak kabul eden mo­dern insan; kapitalizm karşısında “hayır” deme, itiraz etme yeteneğini kaybetmiş gözüküyor. Kendisine da­yatılan her türlü yalancı mutluluk vaadine evet diye­rek sürü ile beraber aynı yöne gitmek ve itaat etmek artık modern insanın illetli özellikleri.

Her şey mubah mı?

Hedef kitlesinin duygularını manipüle eden ve alakasız vaatlerle kandıran reklam metinleri, tüke­tim alışkanlıklarımızı yeniden şekillendirilmeye ça­lışma gayretleri, satın alma motivasyonumuzu art­tıran sloganlar… Ekranlardan kaçsak billboardlarda bizi çepeçevre kuşatan spotlar… Mutluluk ve esenlik guruluğu iddiası içerisinde kendisine bir faydası do­kunmamış yaşam koçları, pozitif psikoloji uzmanları, çeşit çeşit terapistler ve mutluluk iktisatçıları... Sta­tüye, güce, kariyere ve paraya sabitlenmiş bu tüke­tim sarmalı gerçekte bizlere değil kapital dünyanın çarklarının kusursuzca işlemesine hizmet ediyor ve bu gayet aşikâr.

Büyük şirketlerin, paranın denetimindeki tüke­tim arzularımıza nasıl yön verdiğini güncel örnekler­le açıklamaya kalksak uzun bir liste oluşturmamız gerekecek. Ama özet olarak “mutluluk endüstrisi” dediğimiz üst akıl, güçlü olan kişilere zayıfları kol­lamayı, gözetmeyi, yoksunluk yaşayanlara karşı so­rumluluğunu hatırlatmak yerine, zayıfı ne pahasına olursa olsun güçlü olmaya zorluyor ve üstelik bu yolda “her şey mubahtır” parantezini de sürekli açık tutuyor, diyebiliriz.

Mutlu olmanın insanın varoluşunun tek gerçeği olduğunu dayatan kapitalist sistem, bizi mutlu ede­cek her şeyi endüstriye dönüştürerek yaşamlarımızı kontrolü altına alıyor. Çocuğumuzla yaşayacağımız iletişimi, açık havada yapacağımız etkinlikleri, akra­ba ve komşu günlerini, annelerimize ayıracağımız za­manı, babamıza göstereceğimiz vefayı ve daha birçok şeyi yapılandırıp ambalajlayarak, sayısal bir değere indirgeyerek haz ve mutluluk arayışımızdan fayda­lanmaya çalışıyor. Neredeyse aldığımız nefesi bile bizlere sinema bileti gibi satmanın derdinde…

Bir belirip bir kaybolan meşgul ve telaşlı hayat­larımızda mantıkdışı bir iyimserlikle mutluluğu bir ucundan tutmanın değil sonsuz saadeti yakalamanın derdi içindeyiz. İnsan ilişkilerindeki derinlik, sürekli­lik ve içtenlik tahrip edildikçe çaresizliğimiz artıyor. Dünya hayatı şapkasının içinden başka başka tavşan­lar çıkararak insan olmanın özüne dair daima yeni zorluklar icat eden bir modernlik iddiasında.

Harikulade ile fevkalade arasında

İnsan kendisine ihtimam gösterilmesinden mem­nuniyet duyar. Gerçekliğini ortaya koyarken kendisine saygı duyulmasını ve destek olunmasını bekler. Şiirsel bir ahenk içinde yaşamak, hayattaki bütün aşama­ları sorunsuzca geçmek ister. Televizyon ya da sanal mecraların çoğu mutlu ve ideal olmadığımızı yüzümü­ze vuran telkinler sıralayarak başarılı ve ideal olma­nın püf noktalarını hatırlatıyor, üzerimize peri tozları serpiyor. Hep daha fazlasını istemeye güdülendiğimiz zamanlarda, mutluluk reçeteleri sunan çözümler ger­çekçi olmayan beklentilere kapılmamıza neden oluyor. Mutluluk, mükemmellikle ilişkilendiriyor ve piyasa daima bize mükemmel olmadığımızı fısıldıyor. Hariku­lade olmanın ve fevkalade olana sahip olmanın sanrı­sı içinde dövünüyoruz. Pazarın dili bize önce yapay ve sahte bir mükemmellik sunuyor sonra da ancak har­carsak mutluluğa kavuşacağımızı dayatıyor.

Mutluluk çabucak kavuşulan bir şey değil fethedi­len bir şeydir diyor bir yazısında Kemal Sayar. Elbette mutluluk, emeksiz ve kolaycı formüllerle hayatları­mıza bir kelebek gibi uzaklardan gelip konuvermez. Onu aramamız, bulmamız ve doyasıya deneyimle­memiz gerekir. Mutluluk bitmek tükenmek bilmeyen çabaların bileşkesidir. Ve onu dışarıdan hiçbir vaat tamamlayamaz. İnsan üretiyorsa, yaşadığı ortama ve var olduğu hayata artı bir değer katıyorsa mutludur. Heveslerimizin ve tamahkârlıklarımızın yolumuzu kesmesine müsaade etmezsek küçük olaylar ve mi­nik detaylar bize mutluluk denilen hissi koşulsuzca tattıracaktır. Bir şeylerle meşgul olmak, faydalı olan işlerle, hayırlı insan olma yolunda ilerlemek duru­mundayız. Üretirken ve dünya insanlarının faydası için çaba sarf ederken yolda sıkça rastladığımız mü­sekkin bir duygudur mutluluk. Hayatın gidişatı ve de­neyimlerimiz bunu böyle olduğunu gösteriyor.

Ruhumuzun talip olduğu ebedilik dahi, mutluluk parantezi içerisinde istediğimiz bir duygu. Ama son­suz mutluluk, kavrayışımızın çok ötesinde bir şey. İnsanın en derin arzusu olan ebedî mutluluk, bu dün­yada olmayanı arzulamaktır bir bakıma. Bedenimizin sınırlı güçleri bu gerilimi bir inada, bitmeyen bir ara­yışa dönüştürmekte. Aslında mutluluk belki de ba­şımıza gelen olayları renkli bir prizmadan geçirerek görebilmeyi başarabilmektir.

Belki de “rutin” diyerek küçümsediğimiz şeyler mutluluğun ta kendisidir. Her sabah sıhhatle uyana­bilmek, her akşam aynı masada yemek yemek üzere toplanmak, herkesin kendi sandalyesindeki boşluğu doldurduğu anların şükrünü ödeme rikkatine sahip olmak mutluluk değil de nedir? Bir bitki asudeliği içinde serpilen ve her gün her vesile ile kanatlarımı­za değen mutluluğu bizler çamur birikintisinin ka­ranlığında ararız. Dikkatle bakarsak suyun yüzeyinde gökkuşağının yansımasını görebileceğiz.

Gidilecek yolun uzun ve engebeli olduğu iddia­sı ile hevesimizi kıran endüstriyel mutluluklar, bize mutluluğu bir hap gibi yutturmayı, serum gibi zerk etmeyi teklif eder. Bunun karşılığı olarak gözünü her daim cüzdanımızın iç ceplerine dikmektedir. Kazanır­ken çektiğimiz çileye değil harcarken yaşayacağımız mutluluğa ortaktır.

Boş zamanlar sosyolojisini, kültür ve mutluluk endüstrisini kavram olarak önce yaratan sonra da etkinlikler çatısı altında para karşılığında kapsamak isteyen etik dışı sosyal bilim öğretileri Adorno’yu hesaba katmamışlardı belli ki. Adorno, kapitalizmin bizi yozlaştıran ve gerileten noktalarını çok iyi sapta­mıştır. Her şeyden önce boş vaktin bizi zehirlediğini savunmuştur. Serbest zamanı niteliğin peşine düşmek, kendimizi geliştirmeye, ilerlemeye imkânlar bulmak için geçirilecek zamanlar olarak tanımlamıştı.

Ertesi olmayan bir an

Bütün bunların yani kültür endüstrisinin sıra­ladığı etkinliklerin aslında bizi mutlu etmek yerine dikkatimizi dağınık tutmak, olup bitenleri anlamak hususunda bizi isteksiz bırakmak ve içinde bulun­duğumuz açık hava hastanesinin farkına varmamızı güçleştirmek amacını güttüğünü aklımızdan çıkar­mamız gerekiyor. Kolaylıkla duygu, düşünce ve algı eğilimlerine sevk edildiğimiz gerçeğini bununla iliş­kilendirmek zor değil.

Meltem Gürle’nin bir yazısında belirttiği gibi; “Mutluluk ertesi olmayan bir andır. Sonsuz bir şim­didir o… Hep içinde kalmak istediğimiz zamandır…” “Hazla beslenenler hep aç kalır, mutluluğu haz ve hırsla toka edenler hep yanılırlar… Haz her zaman kendisinden daha büyük bir boşluk bırakır arkasın­da… Hazla mutluluğu aynı şey zanneden insan hep daha fazla ister” önermelerinin sahibi Goethe, mut­luluğun kaybedilmesi “şimdi”nin kaybedilmesidir, diye hatırlatır.

Mutluluğun Tolstoy’un meşhur kitabında dediği gibi, ne zaman öleceğini tam olarak bilmeden ya­şamak olduğunu anımsamalıyız. Evet, insan olma deneyimi bize her yanı mücadelelerle ve beklenme­dik hadiselerle dolu bir yelpaze sunuyor. Yüzyıllardır süregiden sonsuz tekrarlardan ders almak işimize gelmiyor. Elde ettiğimiz kazanımların, başardığımız işlerin ilerleyişi içinde akıttığımız ter, çektiğimiz ıs­tırap aslında mutluluğun tohumlarıdır. Sanatsal olan daima gayret, çaba ve hayal kırıklıklarını da içinde barındırır. Mutsuz olmak hakkımızı elimizden alan bu davetkâr ambalajlanmış seçenekler içerisinde plastik mutlulukların yapay ve kekre tadından hoşnut olmadığımız, üretemeyen insanlara dönüştüğümüz apaçık ortada.

Az tüketmek, az sahip olmak, sadelik içerisinde yaşamak, elimizde olanların kıymetini bilmek, küçük şeylerden kanatlanan mutluluk tozlarını içimize çek­mek, insanı ve hayatı mükerrem olarak algılamak en kıymetli duygulardan şüphesiz. Hayatı içine fırlatıl­dığımız mutsuzluk sarmalı, çile nöbeti gibi görmek yerine cennet için bilgelik dolu bir geçit olduğunu anımsamamız gerekiyor. Üzerimizden silinmek iste­nen kadim, güzel ve kutsal olanın izlerini sürmemiz, iyiliğin güzelliğin izlerini yeniden üzerimize düşür­memiz elzem.

Betül Şatır, “Endüstriyel Mutluluk”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2019, sayı 8.

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2019, 12:26
YORUM EKLE

banner19