En zor savaş: Özü yitirmeden kendine dönmek

“Seni diğerlerinden farksız yapmaya, bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez.”1

En zor savaş: Özü yitirmeden kendine dönmek

En zor savaş: Özü yitirmeden kendine dönmek

“Seni diğerlerinden farksız yapmaya, bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, kendin olarak kalabilmek, dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, artık hiç bitmez.”1

Bir savaş düşünün ki bir ömür devam ediyor. Ne zaman biteceği ise herkes için belirsiz. Kimilerimiz bu mücadeleye hiç dâhil olmayacak kimilerimiz de her daim tetikte kalarak âdeta parmak uçlarında yürüyecek. Sonucunda kaybedenler eli boş dönecekken galip gelenler kendilerini kazanacak. Kimseye sesini duyurmayan ama aslında herkesin çok iyi bildiği bu savaşa başlamaya hazır mısın?

Bir gün üniversite kampüsünden içeri girdiğimde, önümde derse gitmek için yürüyen onlarca öğrenci vardı. Arkalarından biraz onları seyrettiğimde çoğu insanın birbirinden ayırt edilemez oluşunu hayretle izlediğimi hatırlıyorum. Burada bir gariplik vardı. Herkes o kadar “Herkesleşmişti” ki farklılıklarımızdan doğan zenginliğin zaman içinde, sinsice yok oluşuna şahid olduğumu hissettim. Eleştirilme korkusu, bir gruba ait hissetme ihtiyacı ya da özgüven eksikliği gibi sayabileceğimiz çeşitli faktörler sebebiyle özgünlüğümüzü ve bizi biz yapan unsurları gitgide kaybediyorduk. Farklı ailelerden geliyor oluşumuz gibi biyolojik faktörleri ya da Türkiye’nin dört bir yanından gelmiş olmamız ve birbirinden farklı yerlerde büyümüş olmamız gibi çevresel faktörleri barındıran insanların oluşturduğu bir grup olmamıza rağmen bu kadar tek tipleşmemiz hayra alamet değildi.

Uyanış

‘‘Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır, kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.’’ 2

Böyle bir uyanışta belki de ilk adım, gözleri kapamak olacaktır. Başkalarına ve çevreye kapanan gözlerin, iç dünyayı keşfe açılmasından bahsediyoruz elbette. Ancak çoğu zaman bu, sandığımız kadar kolay bir şey değildir. İçinde bulunduğumuz toplum, arkadaş çevreleri, sosyal medya gibi kendimiz dışındaki daha birçok şey hepimizin hayatını doğrudan ya da dolaylı bir şekilde etkilemektedir. Bu noktada kişi, farkında olarak ya da olmayarak kontrolü kaybettiğinde, toplumun elinde bir araç hâline dönüşür. Bireyleşme cesareti göstererek özgürlüğünün sonuçları ve sorumluluğuyla yaşamayı göze alamayan insan, yavaş yavaş aidiyet ve uyum üzerinden bir hayat inşa eder. Böyle bir durumda, başkalarının yazdığı senaryoda oynayan bir başrol oyuncusundan farkımız yoktur. Doğan Cüceloğlu, “Mış gibi bir yaşam” derken, başkalarının istekleri ve beklentileri doğrultusunda sürdürülen bir hayatı kastetmektedir.3 Erich Fromm ise bunu “Otomaton konformite” ile açıklar.4 Burada ise insanların âdeta bir bukalemun gibi çevresel koşullara göre şekillenmesinden bahsedilir. Ancak bunun için ödenen ağır bedel, özünü yitirmektir.

Elbette sosyal ilişkilerimizde, girdiğimiz çeşitli rollerde uyumlu olmamız birtakım çatışmaların ve sorunların önlenmesine yardımcı olabilir. Burada kastettiğimiz uyum ise daha çok bireysel tercihlerimizi ve düşüncelerimizi açıkça ifade etmemize engel olabilecek bir boyuttadır. Nihayetinde bunların kaçınılmaz sonucu olarak birey, kendine yabancılaşmaktadır. Asıl önemli olan da bunun ne kadar farkında olduğumuzla alakalıdır. Farkındalığa yönelik atacağımız adımların her birinin arkasında cesaret vardır; bildiğin birçok ezberi bozmak pahasına, etrafındaki duvarlara dokunabilme ve kimi zaman bunları yıkarak yeni bir kendilik inşasına başlama cesareti. Belki de bu yıkım ve yapımlar, sürecin bir savaş olarak nitelendirilmesindeki en önemli faktörlerden biridir.

Otantikliğe giden yol

Psikolojide otantiklik kavramı, kişinin kendi kararlarını bağımsız bir iradeyle verebilmesi ve bunun sonuçlarının sorumluluğunu alması ya da kendine ve başkalarına dürüst olabilme yeteneği şeklinde açıklanmaktadır.5 Bunu sağlamanın yollarından biri, içimizden geldiği şekilde davranabilmek yani olduğumuz gibi görünebilmektir. Böylece çoğu zaman, inandıklarımız ve değerlerimiz çerçevesinde hareket ederek, bununla uyumsuz bir imaj sunmaktan, dolayısıyla da kendi içimizde çelişkiler barındırmaktan kurtulmuş oluruz. Bir diğer nokta ise kendimizi tüm yönleriyle objektif olarak değerlendirebilme kabiliyetimizin olmasıdır. Mesela, başkalarına ya da dünyaya serzenişlerde bulunduğumuz kadar, kendimizi ne derece değerlendiriyor ve sorguluyoruz?

“Kendini yargılamak, başkalarını yargılamaktan daha zordur.”6

Bunların üzerinde kafa yorarak, belki de kendimize bile itiraf edemeyeceğimiz noktaları aydınlatmak için adım atma cesaretini göstermeliyiz. Aksi hâlde, şahsımıza yönelik bir farkındalığın gelişmesinin, değişimin ve dönüşümün mücadelesini en baştan kaybetmiş oluruz. Bunu, gözlerini kapatan bir insanın, yalnızca kendini karanlığa gömmesine benzetebiliriz. Bu nedenle bazı sorunların bu şekilde görünmez olamayacağını bilmemiz gereklidir.

Son olarak da verdiğimiz kararların ve çizdiğimiz rotaların, dışsal etkenlerce ne derece manipüle edilmesine izin verdiğimize değinmekte yarar var. Örneğin, yapılan çeşitli araştırmalarda sosyal beklentilere göre kendimizi şekillendirmenin ve kendi değerlerimizden uzaklaşarak yaşamanın, psikolojik iyi oluşumuzu olumsuz yönde etkilediği görülmektedir.7 Yani kendinden uzaklaşan insanlar mutsuzlaşmaktadır. Çünkü hepimiz, tutarlı bir kimlik oluşturmanın mücadelesi içindeyizdir. Bu savaşın sonunda kendimizle yapacağımız barış anlaşması, dünyaya bakışımızı doğrudan değiştirebilecek bir kuvvettedir. Otantikliğe giden yolda atılan her adım, özsaygı, yaşam doyumu ve özgüven artışı gibi birçok noktada bize kazanç sağlayacaktır. Belki de her şeyden önemlisi, en zor savaşın zaferini kazananlardan olabilmemiz için bir fırsat sunacaktır.

“Hayatta ne yapacağını pek çok insan bilir ama bildiğini yapan insanların sayısı çok azdır.”8

Öyleyse bu “Sefer” kendimize olsun, nihayeti meçhul bile olsa…

Dipnot:

1             E.E. Cummings

2             Carl Gustav Jung

3             “Savaşçı” Doğan Cüceloğlu, Remzi Kitapevi

4             “Kişilik Kuramları” Banu Yazgan İnanç & Esef Ercüment Yerlikaya, Pegem Akademi

5             “Otantiklik ile ruh sağlığı ve yaşam doyumu ilişkilerinde ontolojik iyi oluşun aracı rolü.” D. Koşucu (2016)

6             “Küçük Prens” Antoine de Saint-Exupéry

7             Markus, H. R. ve Kitayama, S. (1991). “Culture and the self: Implications for cognition, emotion, and motivation. Psychological Review, 98(2), 224- 253

8             Anthony Robbins

Yayın Tarihi: 10 Ocak 2021 Pazar 21:28
banner25
YORUM EKLE

banner26