banner17

En ucuz emeği kim seçer?

İbn Haldun'a kulak versek bizi batışa götüren yoldan kurtulacağız belki.

En ucuz emeği kim seçer?

Kentler taşrasından geçinir. Taşrası olmayan kentlerin yıkılacağını iddia edebiliriz. İbn Haldun, “refaha ulaşan toplumlar (umran) bozulmaya başlar. Çünkü hadaret ve refah ile bozuk bir ahlak hâsıl olur. Ahlakî bozukluk da ekseriyetle bozuk bir din anlayışına düşmekledir. Dinen ve ahlaken bozulma insanlık olarak da bozulmayı getirir. İnsan yabancılaşır, meshedilmiş olur. Meshedilmiş insanlar toplumunun devlet düzeni de çöküşle yüzleşir.” (İbn Haldun, Mukaddime, MEB, 1989: 344- 345- 347) derken aslında taşrasını ya da taşra değerlerini yitirmiş toplumlardan bahsediyordu.Ahilik

İbn Haldun’un, “bedevîlerin umran ve medeniyetin temeli olduğu” yolunda kanaati vardır. Ona göre göçebe cemiyeti şehir hayatıyla mukayese edildiğinde bedevilik, içinde barındırdığı değerleri itibariyle şehirden daha muteberdir. Buna rağmen onun asıl varmak istediği hedef İslam'ın bir medeniyet oluşturduğu tezidir. Bu medeniyetin de Batı uygarlığı (eşya, mal, servet temerküzü) olmadığı kesindir. Bedevilerin “saf”lıklarını daha çok koruduklarını, şehirlilerin zamanla yozlaşabildiklerini, medeniyetin zirveye ulaşmasıyla birlikte zevâle doğru indiğini, bu çöküşün dairesel olarak yeniden bir oluşu başlattığını belirtir. Ancak onun üzerinde durduğu nokta , “İslam'ın cihanşümul bir beşer medeniyeti oluşunu” ifade etmesidir. Çünkü O’na göre, “Medeniyet, Müslüman dünyasının müşterek mahsulüdür. Müslüman medeniyeti, ondan önce gelmiş hadaretlerden üstündür”. Bununla beraber O, İslam medeniyetinin inhitata doğru gittiğini de söylüyor. Medeniyetler de uygarlıklar gibi ölümlüdür. Kainatta el- Hayy (cc)’dan başka her şeyin eceli gelecektir.

Taşrasını kaybetmiş modernlik

2000’li yıllarda dünya, iş-istihdam-çalışma ideolojisi açısından gelecek yüzyılın parlayan sektörünü “hizmet sektörü” şeklinde değerlendirdi. MÜSİAD’ın “2007 Türkiye Ekonomisi” başlıklı raporunda gelişmiş ülke ekonomilerinden ilhamla şöyle denilmiştir: “Gelişmiş ülkelerde istihdam, imalat sanayiinden ve tarımdan hizmet sektörlerine veya daha geniş bir ifadeyle ‘üçüncü sektörlere’ geçmektedir. Bu nedenle günümüzde hizmet sektörüne, gelişmenin ekonomik motoru olarak bakılmaktadır. Özellikle ticaret, haberleşme, ulaşım, finansman, sağlık hizmetleri, eğitim, kamu hizmetleri, endüstriyel teknik yardım gibi dallar öne çıkmaktadır. (…) Geri kalmış hizmet sektörü ile ülkeler küreselleşemez. (…) Buna göre, bir yandan tarımdan kopan iş gücüne eğitim ve vasıf kazandırıcı, sanayi ve hizmetler sektörüne uyumu kolaylaştırıcı meslekî eğitim programları hızla uygulamaya konulmalı, diğer yandan bu sektörün çözülmesinin kontrollü gerçekleşmesine ve sektörün gelişmiş tarım ekonomisine sahip ülkelerdeki boyutlarına gerilemesine hizmet edecek tedbirler alınmalıdır.” (MÜSİAD 2007 Raporu, s:100- 101)

İşsizlik ve göç

Rapora göre tarımın yani “bedavetin” çözülmesi kaçınılmaz hadde gelmiştir. Gelişmiş tarım ekonomisi denildiğinde de Amerika, Kanada, Hollanda gibi ülkeler akla geliyor. Küresel sanayiin Arjantin benzeri ülkelerde tarımsal araziye “tek ürün” mantığı içinde “gıda olmayan tarım ürünü” (örneğin otomobiller için şeker kamışından yakıt) politikalarını hatırlatan bir yaklaşım bu. Tarım, gıda üretimi meselesinden koparılıp sanayi faaliyetine tahavvül ediliyor. Bu yaklaşımı, taşrasını kaybetmiş bir modernlik olarak algılamaktan kendimi alamıyorum. İbn Halduncu hadaretin dibine vardık, bir felaketin kapısını çaldık, diyorum.

AhilikEn ucuz emeği seçmekten haya etmek

Bizim insan-ı kâmil davamız “müslümanım” dedikten sonra “iman ettim” sırrına ermeyi ifade ediyor. “Yâ eyyuhe-lleżîne âmenû âminû/ Ey iman edenler iman ediniz.” (4 Nisa 136) İman sırrını da helal kazancı kesbeden bir iş, sa’y içinde arıyor. Bu adam “melamî”dir. Amelî bir melâmet zihniyeti insan-ı kâmil’in ana hareket noktası. Bu neşveyi eski zamanda Ahi-Bayramî teşkilatların temsil ettiğine inanıyoruz. Ticaretin önünü açan bir devlet zihniyetine sahiptiler. Osmanlı ahiliği, tarımın kent lehine bozulup çiftçi yığınların kentte ucuz emek pazarına ırgat olmasını fütüvvete mutabık bulmazdı. Bunların amacı şehri “pazar” haline getirmek olmamıştı. Ancak şehirde üretilen malın şehir pazarında değerinden müşteri bulması için büyük bir dayanışma vardı. Esnaf kendisine çırak alacağı zaman şehre akın etmiş yığın içinden “en ucuz emeği” seçmekten haya ederdi. Onlara göre çıraklığa alınan ve gelecekte esnaf olması istenen yavrucak, asırlardan beri gelen ticaret ahlâkını, kanaati, temizliği, sabrı, işin ehli olmayı, işi maharetle yapmayı ustasından meşk etmeye layık bir vasıfta olmalıydı. Bilgi emanetti, herkese verilemezdi. Osmanlı personelizmi, devlet gelirleri için oldukça düşük maliyetli ve kontrolü oldukça kolay bir model oluşturmuştu. Ahi-melâmi-sipahi zümre kendi geçimliğini kendi elinin emeği ile iktisab ederken devlet daha güçlü idi. Kır ve küçük imalatçılık toplumsal yapıda hem herkese emekle geçimin imkânlarını taşıyor ve hem de halkı İbn Halduncu “bedavet” ruhunun canlılığını sağlıyordu.

Somuncu Baba’nın derecesi toplumda gizli kalmıştır

Fütüvveti Anadolu’ya getiren Ahi Evran, Müslüman toplumun ucuz emek deposu olmasına karşı idi: “Allah insanları yemek, içmek, giymek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi çeşitli işleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, (bunların) alet ve edavatlarını tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır. İnsanın ihtiyaç duyacağı bütün san’at kollarının yaşatılması gerekir. Toplumun bir kesiminin san’atlara yönlendirilmesi ve her birinin belli bir san’at ile meşgul edilmesi gerekir ki, toplumun ihtiyaçları görülebilsin.” (Mikail Bayram, Ahi Evran ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, 1991: 136- 7)Şeyh ve mürid

Osmanlı, ahi teşkilatlarının görüşleri doğrultusunda yapılandığı dönemde (ki padişahların bir kısmı ahi kuşağı bağlamıştı. Edebali, ahi şeyhiydi.) kazancı kapitalizme yol açabilecek şuhha nefsten korumuştu. Ahilik, sosyalizme daha yakındı, en azından paylaşmacıydı. Bu çerçevede sair sülûk yollarından farklı olarak “iş- sa’y, amel, san’a” ile nefsini terbiye eden ve helal lokma arayan meslek erbabının idealize edilebileceğini söyleyebiliriz. Zaten meslek, sülûk demektir. Melâmet, “ameli gizlemek ve kınayanın kınamasından korkmamak” şeklinde tarif ediliyor. Melâmetiliğin bu prensipleri en çok ahilik ve fütüvvet içinde hakiki mana bulmuştur. Çünkü meslek sahipliği, kişilerin Allah’a hangi derecede mülaki olduğunu sırlamıştır. Bu nedenle Somuncu Baba’nın derecesi toplumda gizli kalmıştır. Melâmiler fütüvvet-i kesb ile sa’y ettiler. Halk içine karışıp maişet temini ile meşgul olup, Hüda’dan gafil kalmamak yolunu tuttular.

Emekİşçi üreten kazançtan değer üreten emeğe

Kesbi yani kazancı olmayan adamı Allah sevmeyecektir. İsmail Ankaravî (ö.1631), “Çalışarak kazanmak fazilettir, emeğiyle kazanmak enbiyanın sünnetidir. El kasibu habibullah. Manası, kasib olan kimse, Allah’ın sevgilisidir” derken “kisb”e, dünyalık kâra muttali olma, iman ve ameli’s saliha cehdiyle fazl olana nail olma manalarının ikisini de kasteder. Yani maişet için helal yoldan kazanç elde ederken ahiret de kazanılacak, böyle kesb sahipleri Allah’ın sevgilileridir, denmektedir. Müslüman adam kesb ehlidir ve kesbi dinî ibadettir. Hatta helal lokma arayışları nedeniyle mahşerde sıddık ve şehitlerle haşr olunacaktır: “Emin dürüst tacir, kıyamet günü şehidlerle beraberdir.” (Kütüb-i Sitte, İbrahim Canan, Akçağ, c: 17, s: 243)

Ahilerin niçin kapitalizme kaymadıklarını da burada zikretmek gerekiyor. Ahiler geçim ehliydiler. Bu nedenle günlük nafakalarını çıkardıktan sonra cemaati parçalayacak bir zenginleşmeye ahlâken itiraz ediyorlardı. Zaten Peygamber (asv) de kazanç elde etmeyi, zenginleşmek olarak telakki etmemişti. Kâr elde etmenin, Müslüman adamın zengin olmasına kapı açacağı fikri, Anadolu’ya 1492 sonrası gelen burjuvalardan sonra ahaliye musallat oldu. Zira Peygamber (asv) “toprak işleyenin, mal kullananın, servet de nisab miktarını hıfzedenindir” fikrinde olsa gerek şöyle demişti: “Ademoğlunun şu üç şey dışında (temel) hakkı yoktur: İkamet edeceği bir ev, avretini örteceği bir elbise, katıksız ekmek ve su.” (Kütüb-i Sitte, age, C. 14, hadis no: 4855) Nitekim Hz. Ali (ra) halife olduğu halde ekmek torbasında sakladığı kurumuş ekmek yiyerek idame-i hayat sürüyordu, ki melâmiliğin de piri O’dur. Modern zamanların melamiliği yeniden oluşursa, Müslüman burjuvaziyi “işçi üreten” kazançtan, “değer üreten emeğe” çağıracaktır. Mihnet, Cennet’ten öncedir.

Emek: Topraktan Allah'a varan basamak

Lütfi Bergen haber verdi

Güncelleme Tarihi: 24 Eylül 2010, 16:29
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20