Emanette iyelik iddiası ve açmazlarımız

"Elimizin altında bulunan her bir şeyin bize verilen emanetler olduğunu düşünmek hem zihin ve gönül yükümüzü hafifletecek hem de onları hor kullanmamızı engelleyecektir." Sümeyye Şahin yazdı.

Emanette iyelik iddiası ve açmazlarımız

Zamanın kuyruğunu kıstırdığı anda,

Dokuz ay on günlük serüvenin sonunda,

Yepyeni bir doğumun arefesinde,

Elde var benlik, insan mesabesinde!

Ne kimsemiz var hayatta

Ne kimsesi değiliz hiç kimsenin,

Varız nihayetinde bir yerlerinde,

Gece gündüz dönen kürenin!

İyelik ya da sahiplik… İnsanoğlunun arzı anlama ve algılama sorunsalının zirve noktalarından biri. Varlığın sebebi kendisi, var olanların sahibi kendisi. Her şey ona hizmetkar, o her şeyin efendisi.

Bazılarına abartı gelebilir bu düşünceler. Masumane bir mülk ediniş, sahiplenmiş ya da zilyedlikten ibaret görebilirler durumu. "İnsana verilen artık onundur, ne var bunda canım?" diyenler vardır mutlaka. Fakat anlatmak istediğim bu masum görünen fikriyatın ortaya çıkardığı değişimler, olumsuz sonuçlar ya da farklılıklar.

Bilindiği üzere insanoğlu dünyaya teşrif edişinden itibaren bulunduğu zamanı, zemini, çevresindeki insanları, ulaşabildiği veya ulaşamadığı eşyaları önce zihin yapısında benimsemiş sonra sözlerinde iyelik ekiyle sahiplenmiş ve onlara duygusal olarak bağlanmıştır.

İnsanın fikri, hissi ve fiili yönden sağlıklı olduğunun göstergelerinden birisi de bağ kurma yetisidir. Yaşadığı zamanla, bulunduğu mekanla, iletişim kurduğu insanlarla ya da etkileşimde bulunduğu eşyalarla münasebeti olgunluk seviyesinin göstergesidir aslında. Çünkü kendisiyle iletişimi, etkileşimi ve bağı olmayan kimsenin çevresiyle iletişiminin olması mümkün değildir. Bu vesileyle çevreyle olan bağın çözümü demek kendisiyle olan bağın tespiti demektir.

Peki, madem güzel bir şey ise neden sorun olarak bahsettik? İnsanı ileriye taşıyan bir şey ne zaman sorun haline geldi?

Burada çok ince bir nüanstan bahsedeceğim. Bunun için prototip olarak gördüğüm bir örneği aktararak başlamak daha doğru olacaktır. Rivayet odur ki Hz. Adem yeryüzüne gönderildikten sonra bütün yeryüzü ona ait iken tarlasında tarımla uğraşmaktadır. Bu sırada Allah(cc) Cebrail (as)'ı gönderir. Cebrail (as) ortaya bir yerlere bir taş koyarak diğer tarafın kendisine ait olduğunu dile getirir. Bunun üzerine tartışmaya başlarlar ve kavgaya dönüşür. Kavga esnasında Hz. Adem altta kalır, boğazından Cebrail (as) tutmuş vaziyette iken tek ayağıyla taşı itelemektedir. Bu örnek insanın tamahkar oluşuna, mal sevgisine örnek olarak verilir.

Örnekte Hzi Adem'in toprağın tamamını işlemesi sorun değildi aslında. Sadece tamamının kendisine ait olduğunu düşündüğü arzdan eksilme meydana gelmiş, onun olanı başkası sahiplenmişti. Halbuki koskoca yeryüzü iki kişiye nasıl az gelebilirdi? Toprağın tamamını bir kişinin işletmesi zaten mümkün değildi. Peki ya insan neyin derdindeydi?

Öncelikle şunu belirteyim herkes farklı açıdan bakabilir bu örneğe. Nedense zihnimde hep sahip olma sorunu olarak belirir, Erich Fromm'un "Sahip Olmak ya da Olmak" adlı kitabını okuduğumdan beri. Kitapta bir örnek vardı "Eskiden birinin arkasından vefat etti, öldü derken artık ‘Hayatını kaybetti.’ diyoruz. Hayat bizim mi, bizim olmayan şeyi nasıl kaybediyoruz?"

Yazar, bu örneği bizim olmayan şeyleri sahiplenmenin kavramlara kadar işlediğine örnek olarak zikrediyor. Çok da haklı bu konuda. Çare olarak da bir şeyleri sahiplenmek yerine eşya ile devam eden etkileşim ve iletişimin yeterli olacağını, süreçte varoluşu önemsememiz gerektiğini ifade ediyor.

Süreç içerisinde var olmayı temel aldığımızda hem yeni etkileşime açık oluyor hem de sahiplenmediklerimizi dışlamamış oluyoruz. Aksi takdirde algımızı, enerjimizi, çabamızı sadece el'an sahip olduklarımıza yönlendirecek; faydamız da zararımız da kendi eksenimizde kalacaktır. En önemlisi de her sahiplendiğimizin yönü, yeri, zamanı değiştiğinde veya gerçek sahibine ulaştığında hanemize kayıp olarak geçecektir.

Modern dönem insanoğluna önce mülkiyet hakkını sunmuş sonra kapitalist düzeni tesis ederek tüketimi dolayısıyla mülkiyeti sürekli artırmayı teşvik etmiştir. Ardından bunun zararlarından korumak için de dinlerin mistik akımlarına yönlendirerek kişiyi saf ve duru haline döndürmeyi hedeflemiştir. Bunun için yoga, meditasyon, riyazat, halvet, zikir vb. yönelimler teşvik edilmiştir.

İnsanoğlunun asıl sorunu önce varlığın doğal yapısını bozması sonra çözüm aramasıdır. Yaratıcı tarafından ortaya konulan düzeni, doğal yapıyı devam ettirmek yerine önce dağıtır sonra bir araya getirmeye çalışır. Önce zehir verir sonra panzehir vermek zorunda kalır. Tıpkı bir bebeğin oyuncak ile olan ilişkisi gibi. Oynamak için dilinden anlaması, bunun için de önce bozması gerekir.

“İyelik” adını verdiğimiz sahiplenme eylemi de emanet olarak verilen şeylerde mülkiyet hakkı iddia etmemizdir. Öyle ki bu iddia düşüncemize, duygumuza, davranışımıza hatta kavramlarımıza kadar işlemiştir. Elimizin altında bulunan her bir şeyin bize verilen emanetler olduğunu düşünmek hem zihin ve gönül yükümüzü hafifletecek hem de onları hor kullanmamızı engelleyecektir. Daha da önemlisi bizleri kayıp ve kazanım ikileminden kurtarıp dengeli bir yaşam standardının oluşmasını sağlayacaktır.

Sümeyye Şahin

Yayın Tarihi: 11 Haziran 2021 Cuma 12:00
banner25
YORUM EKLE

banner26