banner17

Edepsiz edebiyatı kim ister?

Edebiyatçılarımıza sorduk, edebiyatın sınırı var mıdır, olmalı mıdır?

Edepsiz edebiyatı kim ister?

Sorumuz şu şekilde: Edebiyat, kelime olarak “edeb” kökünden gelmektedir. Eskilerin ifadesiyle yazarlara, şairlere “edip” denirmiş. Edebiyatta ‘sınır’ var mıdır? Edebiyat, nereye kadar gidebilir? Yazarlarımızdan aldığımız cevaplar ise aşağıda:


10937Rasim Özdenören / Yazar – Eleştirmen

Sınır, yazarın tasarrufundadır

Edebiyatta elbette sınır vardır. Ancak o sınırın nereye kadar uzandığı/ uzanacağı apriori olarak belirlenemez. O sınırı her yazar kendisi belirler. Onu, o edibin edebi belirler. Ben, bu cümleyle bazılarının sanabileceği gibi, kelimelere, hayallere bir sınır koymuyorum. Bir sözlükte bulunması gereken bütün kelimeler, kullanmasını bilen yazarın malıdır. Onu nasıl tasarruf edeceğini ancak o yazarın kendisi belirler. Mesnevi’nin bazı kıssalarında bazı dar kafalı yorumcular müstehcenlik bulmaya kalkışır. Ben böyle bir teşebbüse “haşa!” demekle yetinirim.

Ve asla kendimce bazı apriori yargılardan hareketle başkalarının sınırına tecavüz etme küstahlığını göstermem. Bırakalım, yazar, kelimelerini en yakışıklı ve yaraşır biçimde nasıl ifade edebiliyorsa o yönde tasarrufta bulunsun.


Sadık Yalsızuçanlar / Yazar10946

Her şeyin sınırı vardır

Edep kelimesinin anlamlarından biri de, ‘sınırlarını bilmek, sınırlara uymak’tır. Bir tür haddini bilmek. Bu tabi insan olarak sınırlarını bilmek anlamındadır. Edebiyatın değil sadece her şeyin sınırları vardır. Edebiyat, aynı zamanda sınırsız olanı da keşfe çalışmaktır. Böylesi bir yola koyulmak. İzzetbegoviç’in şiir tanımını hatırlayalım : ‘Şiir, anlatılamazın anlatılamazlığını anlatmaktır.’ Edebiyat da, sınırları keşfetmek, sınırsız olanı hissetmek… Yoksa bir ahlaki denetim, bir otoriter bakış değil kastettiğim. Çünkü, bendeniz güzel-iyi-gerçek formülasyonuna inanıyorum ve bunu indirgemeci bulmuyorum. Güzel olan iyi, iyi olan hakikidir. Gerçeğin, gerçekliğin, gerçekçiliğin de tanımını burada aramak gerekir. Ama modern zamanlarda çirkinliğin bizatihi bir form, güzelliğinse lüks bir kategori olarak algılandığına tanık oluyoruz. Bu durumda ‘sınır’ tanımı ve algısı da tartışmalı bir yere doğru savurabiliyor bizi.


10939Mustafa Aydoğan / Şair – Editör

Edebiyat her yere gidebilir

Edebiyat ‘edeb’  kökünden mi geliyor gerçekten!!! Eğer böyleyse tuhaf. Bu genel kanıya katılmıyorum ben. Bir şair düşünün ki ‘edepli edepli”  şiirler yazıyor. Komik bir şey olur bu.

Tabii, ahlaksız olmak başka bir şey... Sanırım, sınırı belirleyen ölçü edeple çizilmiyor. Ölçü; Ahlaksız olmamak… Edebiyatın, kendi meşruları vardır. Edebiyat, her yere gidebilir. Edebiyatın muhatabı insan değil mi? Edebiyatçı insanı nerede ‘bulacak’? Edeplice otururken mi? Dahası, insanın doğasını harekete geçirecek hızı nereden kavrayacak? Beşeri olanı hedeflemeyen metin edebiyat olamaz gibi geliyor bana. Eğer böyleyse, edebiyat insana her yönden bakmak zorundadır.  Bence esas olan, sınırsızlıktır. Şu söylenebilir; bir Müslüman (edebiyatçı) için genel yasaklar belli. Bunlara uyması yeter.


10940İbrahim Tenekeci / Şair

Edebiyatın  çatısı vardır

Cahit Zarifoğlu’ndan ilhamla söyleyecek olursam, edebiyatın sınırı değil, çatısı vardır. O çatı, güzel ahlaktır.

Bizim birinci vazifemiz İslam kalmaktır. Edebiyat da dâhil olmak üzere, her şey bu vazifeden sonra gelir. Bundan dolayı, mesuliyet ve hakkaniyet kelimeleri, kavramları her daim aklımızda, gönlümüzde olmalıdır.

Bir de şu: Önemli olmayı değil, değerli olmayı öncelemek gerekir. 


Mustafa Özçelik / Şair - Yazar10941

Yazar inancından bağımsız olamaz!

 

Bana göre edebiyatta sınır elbette vardır ve olmalıdır. Zira, her edebi metin bir dünya görüşüne göre şekillenir.

Yazar, inancından, düşüncesinden bağımsız olamaz. Edebiyat da bu disiplinin izin verdiği, meşru gördüğü sınırlar içinde yapılması gereken bir faaliyettir.


10942Cihan Aktaş / Yazar

Üslup gerçeğin giysisidir!

Kimse kimseye sınır koyamaz yazarken, bir yere kadar, bu böyle.  Kendine sınır koymayacağını  ilân eden yazar, ola ki okurlarınca ağır şekilde sınandığı sorulara maruz kalacaktır.

Etiğin (daha geniş olarak da ahlâkın) estetiğe içkin ve esasında ahlâkın estetiğin en yüksek tarzı  olduğuna inandığım için, estetik alanında sahte değerlerle at oynatılamayacağını, sahte ürünlerle idare edilemeyeceğini  düşünüyorum. Tarih kötülüğe ve bayağılığa çağıran metni eliyor, ikinci plana veya dipnotlara düşürüyor, onu bir edebiyat tarihi malzemesi kılıyor; estetik açıdan ne kadar cazip olursa olsun. Bunun aksi örnekler de var tabii. Bir dönemde ahlaksızlıkla suçlanarak mahkum edilmiş kimi (yapıbozan) metinler var ki aslında toplumu daha iyiye ve güzele, hakkaniyetli, tutarlı bir gidişata yöneltmeye dönük içerikleriyle mevcut edebi kamunun konforunu bozdukları için lanetlenmişlerdir.

 Biçimin anlamını kaba hazcı yorumdan daha özsel bir şekilde anlamamızı sağlayacak bir içerik ögesinin önemini farketmek için Bahtin’in aracılığına gerek var mı? Pornografi,   duyguları her bakımdan tahrik ederek dikkat çekmeye ve bu yüzeysel, anlık dikkatler üzerinden bir varoluş üretmeye dönük metin ve sahneleri kapsar. Dolayısıyla okuyucuyu kolayca avlamaya dönük ucuz anlatımlar edebiyatın amaçladığı derinliği ve peşinde olduğu hakikatı kurmayı olduğu gibi görmeyi de engelleyen bir mahiyete sahiptir.

Bazen, içinde ne varsa ortaya dökmelisin, diye kışkırtılır yazar (sanatçı) bazen eleştirmenler tarafından. Peki, içinde görmeye değecek bir yoksa, ortaya dökülen sadece ruhsuz cümle yığınlarıysa, o zaman ne olacak...  Sanat ve edebiyat için çok gerekli olan özgürlük, sanatçının veya yazarın içinde ne varsa olduğu gibi dışavurması değildir. Aksi takdirde bu da tabiatın kopyalanmasına benzeyen bir “iç kopyalama”, dahası ucuz bir imitasyon olurdu.

Edebiyat tarihi imitasyon olmayanı saklıyor, ucuz niyetlerle yazılmış olanı ayıklıyor. 

 Edebiyat hayatın sadece aynası olma iddiası  taşımaz, muhayyele algılarını  derinlerde bir sentez yaparak yüzeye çıkartmanın yöntemlerini sunar.  Edebiyat derini görürken, nesnelere ve olgulara zamanın ilerisinden de bakar. Zamanında öncü bir duyarlıkla verilmiş  eserler vardır. Bunlara bir örnek Kötülük  Çiçekleri idiyse, bir diğeri Rüzgarlı  Bayır’dır.  Bu eserlerden ilki yayınlandığında şairinin afaroz edilmesi gibi bir sonuç verdi; fakat zaman içinde “Kötülük  Çiçekleri”nin şairi, görünüşü  (veya hayat tarzı) nedeniyle sanatın dışladığını, göze görülse bile horgörülerek istismar edileni konu alma cesaretiyle dönem açan, dönem kapatan bir öncü olarak tarihte yerini aldı.  Kafka’nın Ceza Sömürgesi’nin İşkenceci’si, Makyevalist siyaset anlayışına yönelik büyük bir hicivdir. Tanrı’nın öldüğünü ilân eden Nietzsche’nin sesi Hristiyanlar için yeni bir ilahiyata çağrı olarak anlaşılıyor günümüzde. Bir bakıma edebiyat bilinçaltındaki birikimleri olduğu kadar, mevcut uygarlığın akıldışı doğasının da göstergelerini sunar. Dolayısıyla sınırlarımızı belirlerken bazen iradi davransak da, aynı zamanda elimizde olmayan işaretlemelerle hareket ederiz. Bazen devlet koyar sansürü; bazen de kişi kendini sınırlamayı ister. Esasında gerçeği bütün çıplaklığıyla anlattığını söyleyen yazar çoğu kez, gerçeği kendi giyindirdiği örtüyle anlatıyordur.  Üslup gerçeğin giysisidir.


10943Ali Görkem Userin / Eleştirmen

Bir şey yap, güzel olsun!

Edebiyatın etimolojisi bir yana, yaptığımız her işin kökünde ve temelinde olduğu gibi gövdesinde, yani kendisinde de edep olmalı. Temel şartı bu olarak görüyorum. Hepimiz öncelikle her yaptığımızı güzel yapmakla yükümlüyüz. Yazar, yaşadığı müddetçe fazladan bir tane daha güzel ve anlamlı cümle kurmak zorundadır. Dolayısıyla içerikten önce bir üslup hassasiyeti söz konusu. Çünkü güzellik biçimle doğrudan alakalı bir durum. Bu anlamda edebiyatın sınırı ile güzelin sınırı paralel ilerler.

Sorunuzun ikinci cephesi ise konu ve içerik itibariyle edebiyatın sınırlarına dair. Bu açıdan edebiyatın sınırı, hayatın ve bilginin sınırlarına ulaşır. Yazarın gücüne ve yaklaşımının özgünlüğüne göre herhangi bir konu edebiyat eserine dönüşebilir. Bir yaprak tanesi ya da ter damlası, kar tanesi ya da öfkenin taşan sesi aynı oranda müsaittir edebî esere konu olmaya. Bu konu zenginliğiyle nereye kadar gidebileceği ise yazarın gücüne bağlıdır. Üsluptan gelen bu güç güzele yaklaştıkça zarifleşir, ondan uzaklaştıkça cılızlaşır.


10944Kalender Yıldız / Şair

Edebi ürün ahlak kitabı olmadığı  gibi hezeyanlar kitabı da değildir

Edebiyatı sınırsız bir alan olarak görmek, düşünmek edebiyatın lehine mi yoksa aleyhine mi? Sınırlı bir dünyada yaşıyoruz, her şeyin bir sınırı var. Edebiyat disiplinini sınırsız kabul etmek; absürde kapı açmak ve akla gelen histerik duyguları yazıya dökmek ve buna “sanat” demek bana pek muzır görünüyor. Edebi ürün bir ahlak kitabı değildir ama hezeyanlar kitabı da değildir. Bunları, okuduktan sonra başkasının eline geçmesin diye birkaç parçaya ayırıp farklı çöp kutularına kitap atmış biri olarak söylüyorum. Edebi zevkten mahrum, dil ve üslup açısından zayıf sadece anlattığı olayın sürükleyiciliğine, fevkaladeliğine sığınan eserler için de aynı şey söylenebilir.

Edebiyat nereye kadar gidebilir? Bunu kestirmek zor, edebiyatı cazip kılan biraz da öngörüleri boşa  çıkarması değil midir? Edebiyatın en parlak dönemi hangi dönemdir derseniz şiiri bu genellemenin dışında tutmak şartıyla bana göre kabaca 1850 ila 1950 yılları arasıdır. Sanatı merkeze alan ve klasik olarak adlandırılan yapıtlar, yoğun olarak bu yüz yılda ortaya çıktı. Elliden sonra edebiyat; özne olma, belirleyici ve merkezde olma hususiyetini yavaş yavaş yitirmeye başladı. Sanat çizgisinden politik, popüler hatta propaganda zeminine kayması, belki de sinemayla rekabette zorlanması; onun gölgesinde kendine yer edinme ve ona öykünme çabası üzerinde yoğunlaştıktan sonra “edebiyat nereye gidiyor” sorusuna cevap aramak gerek.


10945Ali Osman Dönmez / Şair

Dinden Kopuk Ahlâk Problemlidir

Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talep

Her hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ  edep

“Edebiyat” bizde 19. yüzyıldan itibaren “literatür”ün karşılığı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Eskiler “edebiyat” ile “edep” arasındaki semantik münasebetten hareketle “edib”in edepli olması gerektiğini belirtmişler ve yukarıdaki beyitte de altı çizildiği üzere “edeb”in bütün hünerlerden daha üstün olduğuna dikkatleri çekmişlerdir. Ancak edebiyata son bir-bir buçuk asırda yüklenen anlamlar bunun sorgulanmasına yol açmıştır. Edebiyata sadece “estetik zevk ve heyecan” uyarma misyonu yükleyen bazı münekkitler onun kutsalla bir bağının olmaması gerektiği üzerinde durmuşlardır. Ancak Türk ve dünya edebiyatına yakından bakıldığında, “sanatı en yüce değer” olarak gören yazarların bile toplumu değiştirip dönüştürmede ondan nasıl faydalandıkları görülecektir.

Fatih Andı’nın “İnsan Toplum Edebiyat” isimli eserinde bu konuda detaylı bilgiler vardır. Andı sözkonusu eserinde, yenileşme dönemi Türk edebiyatında yazarların eserleriyle toplumu bilinçli olarak nasıl değiştirip/dönüştüklerine dair şöyle bir bilgi aktarır: Tevfik Fikret, Servet-i Fünûn’a yazdığı Musahabe-i Edebiyyelerin birinde, H. Ziya ile romanların sosyal ve ahlâkî hayata tesirlerini konuşurken, onun biraz da kurumlanarak “Evet, hiç şüphe yok! Hayat, romanları değil, romanlar hayatı yapıyor!” dediğinden bahseder. Servet-i Fünun’un iki usta kalemi arasında geçen bu konuşma, “sanat sanat içindir” anlayışı çerçevesinde eserlerini kaleme alan bir yazarın bile aslında hangi düşünceler içinde olduğunu gösterir. Bu pencereden bakıldığında döneminde “soysuz birkaç konağın kapısını çalmakla” ve “toplumdaki dejenere kişileri umuma mal etmekle” tenkit edilen “Aşk-ı Memnû”nun hangi emele hizmet ettiği daha bariz anlaşılacaktır.

“Edebiyat” ile “edep” arasındaki ilişkide bence asıl sorgulanması gereken “edeb”in niteliğidir. Yani “maddecilik” ve “aşırı dünyevilik” harmanında yozlaşmış olarak değerlendiren çağdaş edebiyatı “ahlâk” çizgisine çekmekle meselenin halledilip edilmeyeceğidir. “Ahlâk” veya “edep” kavramının da kendi içerisinde bir kaypaklığı barındırıp barındırmadığıdır önemli olan. Meseleyi biraz daha açarsak; bir sokakta ayıp karşılanan bir hâli/durumu 200 veya 500 metre ötedeki bir plajda “normal” kılan ahlâk anlayışının “sorun”lu olup olmadığıdır.

Çağdaş edebiyatı, dinden ve ona bağlı ahlâk şuurundan yoksun bulduğu için “eksik” bulan Nobel ödüllü eleştirmen T.S. Eliot; din ve ahlâk ile edebî değer yargılarının birbirlerinden tamamen soyutlanamayacağını belirtir ve ahlâka dair şu çarpıcı tespitleri yapar: “Bir devrin ahlâk ölçüleri, kendisini meydana getiren dinî kaynaktan koptuğu zaman, yani sadece bir alışkanlık meselesi hâlini aldığı zaman, değişmeye ve önyargılarla değerlendirilmeye mahkûmdur. İşte böyle zamanlarda ahlâk, o devrin edebiyatı tarafından etkilenebilir hâle gelir. Hepimiz biliyoruz ki bir nesli şaşırtan değerler, ondan sonraki nesil için çok tabiî sayılabilir.”

Bu tür meselelerde aslında sözün dönüp dolaşıp geldiği yer, edebî eserin açık veya gizli dinî/ahlâkî bir mesaj ihtiva edip etmemesi meselesidir. Necip Fazıl’ın da altını çizdiği gibi insanların en şereflileri olan peygamberlere yüklenen bir misyondan edibi mahrum bırakıp bırakmama meselesidir. Bence sanatkârın asıl görevi, sanatın ihtişamı içinde insanın en kadîm meselelerine çözümler üretmedir. Bunu yaparken de, dinden bağını koparmamış bir ahlâk anlayışı onun yolunu devamlı aydınlatacaktır. Sözümüzü Necip Fazıl’ın o güzel mısralarıyla tamamlayalım:

Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış;

Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış 


Yılmaz Yılmaz soruşturdu

 

GYY'nin notu: Sorunun mahiyetinde bir sorun olduğunu düşündüğümüzü ifade etmezsek ölürüz! Soruyu böyle sormak aslında bir tuzağa zemin hazırlamaktır! "Edebiyatta sınır olmaz" dedirtmeye zorlar bir yanı var sorunun ama yazarlarımız bu tuzağa gelmemişler.

 

Güncelleme Tarihi: 27 Ocak 2010, 18:17
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
m. üftade
m. üftade - 9 yıl Önce

muhtrem kardeşim Yılmaz Yılmaz'ın bu yapyığı çalışmayı candan kutluyorum. bu çalışmaların dah başka konularda da yapılması herhalde faydalı olacaktır. edebiyatın edep sınırının kişinin bir üslup sınırı olduğu kanaati oluştu çünkü üslup aynıyla insandır N. Kemal'e göre.

Ali
Ali - 9 yıl Önce

Ha şöyle ya..
Dünyabizim'in kültür haberciğiğinde durması gereken noktayı böyle haberler açık ve net gösteriyor. Dünyabizim.com böyle haberlerle kalitesine kalite katmalı. Yılmaz Yılmaz'a da bu vesile teşekkür edelim, eline sağlık. Allah gayretleirni artırsın.

adem cihan
adem cihan - 9 yıl Önce

Yılmaz Yılmaz'ı tebrik ediyorum. Güzel bir soruşturma olmuş.

ahmet kılıçarslan
ahmet kılıçarslan - 9 yıl Önce

her şeyi olduğu gibi anlatmanın edebi olmadığı ortaya çıkmış oldu. görüş belirten yazarlarıma da teşekkür ederiz.

ismail ferruh destebaş
ismail ferruh destebaş - 9 yıl Önce

yerleşik, klasik "edep ya hu" deyimindeki edep kelimesiyle edebiyat terminolojisinin kökü edep kelimesinin edeple alakası yoktur demek, literetürde (edebiyatta) edepli bir yaklaşım demek değidir.

Rumeysa Gülesin
Rumeysa Gülesin - 9 yıl Önce

Edebiyatın sınırı olmayabilir, müslüman'ın olmak zorundadır.

Nurettin Taşkın
Nurettin Taşkın - 9 yıl Önce

Rumeysa'nın"edebiyatın sınırı olmayabilir, müslüman'ın olmak zorundadır" sözünden yola çıkarak, müslüman bir edebiyatçının bir misyonunun olması gerektiğini savunurum; Necip Fazıl gibi. Saidi Nursi gibi.

Amma velakin...

Yazar, bireyi iyi ya da kötü diye ayırdığında ve bu kötü bireyi resmettiğinde (roman için diyorum) o kötü bireyin ruhunu anlayabilmek adına onun kadar ahlaksız olmalıdır, diyen Fulkner bir ikilem yaratır, edebiyatçı hayal kahramanları yoluyla günah işler mi?

banner8

banner19

banner20