Dördüncü boyut: Zaman

Zaman, tarih boyunca İslâm âlimlerini ve felsefecileri üzerinde düşündürten, mahiyetinin tayiniyle kıyaslanamayacak kadar karmaşık, akıl almaz bir kavramdır. Saliha Türkmen yazdı.

Dördüncü boyut: Zaman

 Endülüslü İslâm düşünürü Muhyiddin İbni  Arabi zamanı (Dehr) bir beytinde şöyle anlatır;

“Yemin ettim Dehr’e ki bir varlığı yok diye

Varlığı akledilir bir şey sadece”

Zamanın yalnızca zihinde ve sanal bir kavram olduğunu belirten bu beyite ve tarih boyunca zaman üzerine yapılan benzer tanımlamalara baktığımızda, zamanın tanımını objektif olarak yapmanın pek de mümkün olmadığını söyleyebiliriz. Her ne kadar mahiyetini yeterince açıklamayan bir ifade olsa da Aristoteles’in tanımına göre “Zaman”, hareketin bir eseridir. Yani hareketin olmadığı bir yerde zamandan söz edilmez.

Mahiyetinden olduğu kadar zamanın tarihinden bahsetmek de oldukça zorlayıcıdır. Zamanın bir başlangıcı var mıdır? Bu soru zihinleri kurcalayıp durmuştur. Aristoteles ve bazı felsefecilere göre zamanın bir başlangıcı yoktu yani tabiri caiz ise zaman “Ezelî” idi. Ancak yine zaman üzerine birçok çalışmalarda bulunmuş olan Muhyiddin İbni Arabi zamanın bir başlangıcı olduğu fikrini savunmuştu. Ve bunu “Fütuhat-ı Mekkiyye” adlı eserinde zamandan bahsederken şöyle dile getirmiş; “Bilmelisin ki her şeyin bir başlangıcı vardır.”

Özel görelilik kuramı

Bu fikrin kafa karıştırıcı olduğu aşikâr. Ancak modern dünyamızda, Albert Einstein’ın meşhur Özel Görelilik Kuramı’ndan yola çıkılarak geliştirilmiş bir dizi araştırma ve kozmolojik çalışmalar sonucu, bu fikrin daha da güçlenmesini sağlamıştır. Özetleyecek olursak; 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde bilim insanları arasında fizikte zirveye ulaşıldığı fikri oluşmuştu. Ve hatta Amerikalı bir fizikçi olan Albert Michelson bu fikri, “Artık keşfedilecek yeni bir şey kalmadığı, bundan sonraki gelişmelerin yalnızca daha kesin sayısal veriler elde etmek üzerine olacağı.” gibi son derece cüretkâr ifadelerle dile getirmişti. Ünlü Maxwell denklemlerindeki bir dizi tutarsızlığın da Einstein’ın Özel Görelilik Kuramı ortaya atılıncaya kadar küçük bir şeyleri göz ardı etmekten ileri geldiği düşünülüyordu.

Özel Görelilik Kuramı’nın diğer bilim insanları tarafından eleştirilen en temel kısım, haklı olarak, zamanı diğer üç boyut gibi bir boyut olarak ele alıp hesap yapılmasıydı. Yani Kuram şunu söylüyordu; şimdiye kadar klasik fizikte üç boyut olan en, boy ve derinliği hesaba kattığımız tüm hesaplamalarda, dördüncü bir boyut olarak zamanı da hesaba katmalıyız. Gerçekten de bunu yaptıklarında tutarsız olan Maxwell denklemleri, tam bir uyum içerisine girmiştir. Ancak bu hesap, beraberinde bazı felsefi soru ve yorumlara da kapı aralamıştır.

Dördüncü boyut: Zaman

Zamanın bir başlangıcı olduğu fikri de böyle birtakım düşüncelerle desteklenmeye başlamıştır. Görmekte olduğumuz şu üç boyutlu evrenin yaratılışını açıklayabilmek üzere geliştirilmiş bir teori olan Büyük Patlama (Big Bang) Teorisi’ne göre bir patlama sonucu yaratılmış ise en-boy-genişlik dediğimiz üç boyut gibi bir boyut olarak kabul edilen zaman da pek tabii Büyük Patlama ile yaratılmış olsa gerek! Tabi sonrasında “Büyük Patlama’dan önce ne vardı?” gibi soruların anlamsız olduğu bir aşamaya gelindi. Çünkü direk zaman ile ilgili bir ifade olan “Önce” kelimesi bu soruda anlamını yitirmişti.

Küçük bir parantez açacak olursak; her değişimin her hareketin bir sebebinin, müsebbibinin olması gerektiğini savunan ilke olan nedensellik üzerine yapılan konuşmalarda çok dile getirilen “Büyük Patlama’dan önce ne vardı; Allah vardı.”  ifadesindeki soruda “Önce” kelimesi bir zaman kavramı olarak kullanıldığında büyük bir probleme sebep olur. Çünkü zamanı da Yaratan için böyle bir ifade kullanmak, O’nun için bir şeyden önce veya sonra şeklinde bir ifade kullanmak yanlıştır. Çünkü O, varlığı mutlak olandır, zaman ve mekândan münezzehtir. O’nun varlığının ispatı böyle bir soru ve ona verilecek cevap ile elde edilecek bir delile muhtaç değildir. Ancak bu ifadeyi “Bir şeyin sebebi olma” şeklinde kullanırsak yani “Büyük Patlama, gerçekleşmişse eğer, bunu gerçekleştiren bir müsebbip olmalıdır ki O Allah’tır.” şeklinde kullanırsak o zaman mana kazanacaktır.

Zamanın akışı

Biraz da zamanın akışı üzerine fikir yürütelim. Zamanın akışı, “Zaman oku” denilen bir kavram ile açıklanır günümüzde. Buna göre zaman aynı bir ok gibi tek yönlüdür. Geçmiş’ten Gelecek’e doğru akar. Bu ifadeyi Fizik Bilimi’nin alt dallarından biri olan Termodinamik’in 2. yasasının bir sonucu olan “Entropi (Düzensizlik)” kavramı üzerinden anlatabiliriz. Entropi kavramı şunu ifade eder; dalından koparılan bir meyve yavaş yavaş çürüyecektir, ancak hiçbir zaman çürük bir meyve durduğu yerde eski hâline dönmez. Bir başka örnek, cam bir bardak yere düştüğünde büyük bir ihtimalle kırılacaktır, ancak kırık parçalar durduğu yerde bir cam bardak oluşturmazlar.

Entropi kavramından anlaşılacak en önemli şey ise şudur; “Geleceğe yolculuk, bir ihtimal mümkün olabilir. Ancak geçmişe yolculuk fiziksel olarak mümkün değildir.” Mantıksal olarak bunun mümkün olmayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz aslında. Geçmişe yolculuk yaptığımızı düşündüğümüz her durum, içerisinde son derece çelişki ve paradoks barındırır.

Yine de iyi bir haber var, her ne kadar istediğimiz herhangi bir vakit hakkında istediğimiz kadar bir bilgi vermese de gökyüzüne bakmak zamanda yolculuğun ta kendisidir. Dünya’ya en yakın yıldız olan Güneş’in 8 dakika öncesini, Güneş’ten sonraki en yakın yıldız olan Proxima Centauri isimli yıldızın ise yaklaşık 4,5 sene önceki hâlini görmekteyiz. Keşfedilmiş en uzak yıldız olan Icarus yıldızının ise kabaca 10 milyar yıl önceki hâlini görmekteyiz! Bunun dışında geçtiğimiz yıl adından çok fazla söz ettiren, ilk defa görüntülenmiş olan M87 galaksisinin merkezindeki karadeliğin de yaklaşık 52 milyon yıl önceki hâli görüntülenebildi.

Zamanın göreliliği

Zaman ile alakalı değinmemiz gereken en önemli konulardan biri de zamanın göreliliğidir. Klasik fiziğin kurucusu olarak kabul edilen, zamanın herkes ve her şey için değişmez olduğunu, mutlak olduğunu savunan Isaac Newton’un ve düşüncesini 19. yüzyıla kadar tartışma cesareti gösteremeyen bilim insanlarının, bilim dünyasına kayıtsız şartsız inanan tabiri caizse takipçilerinin aksine, İslâm dünyası tarihi boyunca zaman üzerine daha esnek fikirlere sahip olmuştur.

Bu esneklikte Kur’an-ı Kerim’de zikredilen, “Bilinmeli ki Rabbinin katındaki bir gün sizin saymakta olduklarınızın bin yılı gibidir.”1 veya “Melekler ve Ruh O’na, miktarı elli bin yıl olan bir günde yükselip çıkar.”2 gibi ayetlerin ardındaki hikmeti anlamaya çalışmanın muhakkak büyük bir etkisi vardır. Ayrıca bir gecede gerçekleşmiş olan Miraç mucizesi de bunlara örnek olarak verilebilir.

Bu ayetlerin, 19. yüzyılda Alman asıllı bir fizikçi olan Albert Einstein tarafından ortaya atılan ve sayısız deneylerle desteklenen zamanın göreliliği ile açıklanabileceğini söylemek büyük bir hadsizlik olur. Çünkü O, “Ol!” der ve olur3, böyle bir fiziksel yasayla açıklanmaya ihtiyacı olmaz. Kaldı ki ortalama bir insan kütlesinin Miraç mucizesinde olduğu gibi bir yolculuk gerçekleştirmesi, sonrasında da tekrar bulunduğu yere kısa bir süre içerisinde geri dönmesi, böylesi bir fiziksel yasa ile de mümkün değildir. Çünkü Einstein’ın ortaya attığı zamanın göreliliği fikrine göre; zaman, farklı hızlarda olan cisimler için farklıdır. Örneğin bizlere göre çok hızlı hareket eden cisimler için zaman, çok daha yavaş akar. Örneğin, bizler için seneler geçmişken, bizden daha hızlı olan biri için yalnızca birkaç saniye geçmiş olabilir. Ancak önemli bir nokta var ki; bu kadar büyük bir zaman farkının olması için gerekli olan hıza, insan kütlesindeki bir cismin ulaşması mümkün değildir. O, “Ol!” demedikçe.

Öyleyse Kur’an-ı Kerim’de zikredilen bu gibi ifadeleri açıklamaya çalışmaktan ziyade, İslâm dünyası, bu ayetlerin ışığında, zamana dair daha esnek fikirlere sahip olmuşlardır diyebiliriz.

Zamansal kavramlar

Biraz da “Saniye, saat, gün, ay, yıl” gibi kavramları düşünelim. Her gün belirli bir periyotla doğup batan (Aslında bunun sebebi Dünya’nın ekseni etrafında dönmesi, bu; diğer gök cisimlerinin doğuyor ve batıyor olmasına sebep olur) Güneş’in ve Ay’ın hareketlerine göre tayin ettiğimiz bu kavramlar, günlük hayatımızı büyük bir oranda düzene sokuyor. İnsanlarla toplanmak üzere ortak bir vakit tayin edebilmekten, insan yaşını tayin etmeye kadar geniş bir yelpaze.

Gözlemler, Güneş’in etrafında bir tur atmanın 365 gün civarında olduğunu gösterir. Bu sayıyı on ikiye bölüp her bir on ikiliği de ortalama olarak 30 gün şeklinde tayin etmek de Güneş ile birlikte Ay’ın da hareketlerini dikkate almak ile gerçekleşmiştir. Zira bu bir sene içerisinde Ay 12 kere periyot gösterir, yani 12 kere Dolunay evresinde olur. Güneş’in kabaca bir önceki gün olduğu yere gelmesi için geçen süre de yirmi dörde bölünerek saat kavramı, onların her birini altmışa bölmek suretiyle dakika ve her bir dakikayı da altmışa bölerek saniye kavramı ortaya çıkarılmıştır.

Peki, Güneş’in bir an için gökyüzünde bir yerde duruverdiğini düşünelim. O zaman, “Zaman”dan söz edebilir miydik? O kadar kolay olmasa gerek…

Tüm bunları hiç şaşmayan, belirli bir düzen içerisinde yaratan ve insanlara onları tayin edebilecek düşünceyi veren Allah’a sonsuz şükürler olsun. Eksikliğinde, yaşamımızdaki en temel kavramlarımızın dahi çökeceği bu düzen için şükretmeyi unutacak kadar hayretten yoksun olmaktan bizleri muhafaza eylesin.

“…Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Seni tenzih ve takdis ederiz. Bizi cehennem azabından koru.”4

Saliha Türkmen

Dipnot:

1  Hac Suresi, 47

2  Mearic Suresi, 4

3  Bakara Suresi, 117

4  Âl-i İmran Suresi, 191

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 00:31
banner25
YORUM EKLE

banner26