banner17

Distopya Sevmek: Peki Neden?

İçeriği sadece olumsuzluklar silsilesini anımsatan distopyalara yönelik yoğun ilginin sebebi nedir? İnsanoğlu mutlu olmaya bu kadar istekli bir varlıkken neden geleceğe dair onda pesimist, iç karartıcı duygular oluşturacak kitaplar okumak, filmler izlemek ister? Zeynep Demirgil yazdı.

Distopya Sevmek: Peki Neden?

Çoğumuzun bildiği üzere distopya kavramını ilk kullanan John Stuart Mill’dir ve anlamı kötü yer demektir. Olumsuz bir geleceği, kötü şartları olan bir hayatı ifade etmek için kullanılır. 19. yüzyılın sonlarından itibaren, baskıcı iktidar sistemlerine yönelik karşı çıkışın araçları olarak, distopik birçok kitap yazılmış ve kitaplara olan ilginin yoğunluğundan, çoğu filme de çevrilmiştir. Hatta özellikle son 20 yılda kitapların haricinde, özgün distopya senaryoları yazılarak filmleştirilmiştir. Distopyalar aslında ütopyaların karşıt örnekleridir. En çok bilineni Thomas Moore’un “Ütopya”sıdır ve genel olarak dünyadaki cennet nasıl olabilir sorusu üzerine, “toplumda olması gereken ideal yönetilme ve yaşama biçimleri nedir”i cevaplarlar.

Distopyalarda ise toplumlar zulüm, terör, sefalet ya da çok ilerlemiş teknolojinin getirdiği zararlarla çöküşe doğru giderler. Bu toplumlarda baskıcı, otoriter/ totaliter bir devlet yönetimi vardır ve toplum, kişisel ve genel birçok özgürlüğünün kısıtlanması, kontrol altına alınması durumuyla karşı karşıyadır. Konuşma, yazma, düşünme ve hatta aile yaşantısı gibi hakları kontrol eden yasalar bulunur. Kişisel özgürlüklerini kaybetmiş bu insanlar, dayanma güçlerinin sonlarına gelmek üzeredirler ve çoğu, toplum olarak hazin bir sona doğru gittiğinin farkında olsa da, hapse atılacağının ya da daha kötüsü yaşamının sona erdirileceğinin korkusuyla sesini çıkaramaz. İnsanlık doğaya da, kendi doğasına da yabancılaşmıştır. Toplumu manipüle etmek için her türlü reklam ve propaganda kullanılmaktadır. Bilim ve teknolojinin ağırlıklı olduğu distopik örneklerde ise, yapay zeka, insanlara zarar veren robotlar, kitlesel imhaya sebep olan virüsler veya silahlar, genetik yapısıyla oynanmış fantastik toplum kurguları yer almaktadır.

Distopya okumayı sevmenin nedenleri

Peki, içeriği sadece olumsuzluklar silsilesini anımsatan bu terime yönelik yoğun ilginin sebebi nedir? İnsanoğlu mutlu olmaya bu kadar istekli bir varlıkken neden geleceğe dair onda pesimist, iç karartıcı duygular oluşturacak kitaplar okumak, filmler izlemek ister? Distopyasever okurlardan olduğum, bu konuda yazma isteğimden bellidir diye düşünüyorum. Bu sebeple, distopyaların bende oluşturduğu hissiyatı ve neden sevdiğimi değerlendirerek, sorumu cevaplamaya çalışacağım.

Okuduklarım arasında beni en çok etkileyen distopik eser “Fahrenheit 451” olmuştur. Bu, belki ilk okuduğum distopya olmasından, belki de diğerlerine göre Ray Bradbury’nin anlatımının beni daha fazla etkilemesinden, belki de birçok distopya umutlarımızı iyice kırarak sonlanırken, “Fahrenheit 451”in, tüm toplumu değiştirmese bile geride bir umut ışığı bırakarak bitmesinin beni mutlu ettiğindendir. Ve sonuçta kitabı bir günde hızla bitirdikten sonra tüm meşhur distopik kitapları edinmemi sağlamıştır, ki bu yüzden ona müteşekkirim.

Bu kitabı okurken beni çıldırtan bazı hisler oluşmuştu içimde, büyük bir adrenalin yüklemesi yaşamıştım. Distopya okumayı bu kadar sevmemin ilk sebebi, bu heyecan olabilir. Sanki o toplumda yaşananlar, her an bizim de başımıza gelecekmiş gibi gerilip, birinin bu saçmalığa dur demesini istercesine, çaresizlik duygusuyla okumaya devam etmiştim. Tarih boyu süregelmiş tüm kitapları yakmak mı? Bu delilik olmalı.

Distopyalarda, düşünmeye sevk edecek her eser ortadan kaldırılmıştır

Ve yine distopik birçok gelecek öngörüsünde, bireyselliğin yok edildiği, ailenin, dinin, edebiyatın, sanatın olmadığı bir düzen vardır. Yöneticilerce başarı olarak kabul edilen bu süreçler, aslında insanlığa ait değerleri yok eder. Ki bu da distopyayı okumayı çok isteten özelliklerinden biridir, okurda gidişatı konusunda büyük bir merak uyandırır. Örneğin Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sında edebiyat ve sanatın tamamen ortadan kaldırılması gibi. Bu bize şunu gösterir, düşündükçe üretmeye başlarız, bu üretilenler arasında sanat eserleri de vardır ve daha sonra başkaları bu eserleri inceler, eserlerin kişilerde yarattığı duygular da onları düşünmeye ve üretmeye yöneltir. Yani bu konjonktürde devamlı bir sirkülasyon vardır. Bu sebeple distopyalarda, düşünmeye sevk edecek her eser ortadan kaldırılmıştır. Aynı Orwell’in “1984”ünde olduğu gibi; farklı bir şey düşünmek suçtur ve cezası ölümdür. İnsanlar onlara ne söylenirse inanmak ve ne istenirse yapmak zorundadırlar. Ve yine aynı eserde kişiler kendi eşlerini kendileri seçemezler ve üreme de yine belirlenmiş çizgiler etrafında gerçekleştirilir.

Bunun bir tık ötesine “Giver” filminde geçilmiştir. Toplumda sadece doğurması karar verilen kadınlar dışarıdan döllendirilerek gebe bırakılırlar ve bebekler doğduktan sonra istenilen kurallar çerçevesinde yetiştirilmeleri için seçilen ailelere verilirler. Ama her bebek bu şansa da sahip değildir, önce belli muayenelerden geçer ve başarılı sonuç alınamazsa doktoru tarafından kafasına bir iğne saplanarak çöpe atılır. Bu izleyicinin tüylerini diken diken eden, hatta ağlatan bir sahnedir ki doktor bile olmuş olsa, bir insanın duygularını tamamen aldığınızda, onun nasıl insanlıktan çıktığını gösterir. Bunun da bir tık ötesine “Cesur Yeni Dünya”da insanların şişeler içerisinde döllenerek seri bantlarda üretilmeleriyle geçilmiştir.

Distopyalarda neden hiç kimse başkaldıramaz?

Tüketim kültürünün giderek arttığı, kişilerin kendine ve etrafındaki her şeye yabancılaştığı ve hızla insan uygarlığının sonuna giden olayların resmedildiği bu eserlerde, içimizdeki asinin duyguları kamçılanır ki bu bende distopyaları sevdiren başka bir histir. Biz okurken bile asileşirken distopyalarda neden hiç kimse başkaldıramaz? Çünkü toplum subliminal mesajlar, bilinçaltı telkinleri ve hatta beyinleri uyuşturmak üzere verilen ilaçlarla, düzene zorla dahil edilir. “Cesur Yeni Dünya”da soma adı verilen ilaçlarla insanlığa ilişkin kaygıların unutturulması örneğindeki gibi. Yani Cesur Yeni Dünyalılar düşünmemek, sorgulamamak, çözüm üretmemek üzere üretilmişlerdir. Sıkıntı hissettikleri anda hemen ilaçlarını alarak zorunlu mutluluk hissine dönerler.

Bu, 2002 yılında çekilen “Equilibrium” filmine de ilham vermiştir. Yine orada da tüm sanat eserlerinin yakılarak yok edilişine tanık olduğumuz gibi, kişilerin almak zorunda oldukları ilaçlarla beyinleri uyuşturulması hadisesi burada da mevcuttur. Bu toplumlarda insanlar sürekli meşgul edilmek durumundadır, bu sebeple de yapmak zorunda oldukları birçok görevleri bulunur. Tek başlarına kalmaz, beraber yaşarlar, böylece düşünmeye fırsat bulamayacaklardır. Görevlerinden dolayı da birbirleriyle çok fazla zaman geçirip, sohbet etme imkanları yoktur. ‘Düşünme ortadan kalkarsa sorun oluşmaz, yani başkaldırı mümkün olamaz’ mantığı söz konusudur.

Okurlar veya izleyiciler tüm bu olup bitenlere tahammül edemezler ve artık olayların değişerek, insani bir boyuta dönmesini beklerler. Bizde oluşan bu hissin temelinde yatan, aslında hiçbir bireyin, özgürlüğünün bir gramından bile vazgeçme düşüncesine tahammül edemeyişidir. Kimse bize en temel insani haklarımız içinde bulunan düşünme, yeme içme, konuşma, yaşama biçimlerimizden vs. anlamsız bir şekilde taviz vermemizi söyleyemez diye, okuduklarımız karşısında içimizden kabarırız. Kitapları nasıl yakabilirler, sanat eserleri neden saklanır veya yok edilir, insanların birbirleriyle sohbet etmesi nasıl yasaklanır, neden kişi kendiyle meşgul olamaz ve hangi işi, ne zaman ve nasıl yapacağına karar veremez, kendi eşini kendi seçemez, kendi çocuğunu kendi yetiştiremez gibi, şu anki özgür irademizin algılayamayacağı ve kabul edemeyeceği yığınla soruya boğarız kendimizi. Bu duygular bir yandan bizi heyecanlandırırken, diğer yandan da sahip olduğumuz özgürlüklerin kıymetini bilmemizi ve benliğimize sımsıkı sarılmamızı sağlar.

İnsanlığın ve toplumun dirilişi

Okuduğumuz veya izlediğimiz distopya sona ererken artık bir ümit ışığı görmek isteriz ki bu, çoğunda mümkün olmaz. Ama mutlu son yok da değildir; örneğin yine “Giver” filmi çok karanlık bir geleceğe ithafen siyah beyaz başlamışken, umutlar yeşerdikçe ve insanlar değişmeye başladıkça, renklenmeye başlar. Sadece mutlu sonla biten distopyalar için geçerli olsa da, bu his de benim distopyalara olan ilgimin sebeplerindendir. Adeta bir dirilişe şahit oluruz, insanlığın ve toplumun dirilişi. Bize inandıklarımızdan vazgeçmememizi ve peşini bırakmamamızı öğretir. Birey olarak ne kadar güçlüysek, toplum olarak da o kadar güçlü olacağımızı hatırlatır. Ve sonunda, çoğu olumsuz şekilde sonlanıyor gözükse ve bizi üzse bile, aslında kafalarda ve kalplerde oluşturduğu doktrinlerle, belki çok uzak gelecekte oluşabilecek kötü senaryolara karşı bizi hazırladığını bilmek içimizi rahatlatır. Bizi düşünmeye ve daha çok düşünmeye yöneltir. Böylece hayatta karşımıza çıkabilecek ve mantığı olmayan her yaptırımı, olduğu gibi kabul etmemeye karşı artık hazırız hissini uyandırır, benliğimizi güçlendirir.

 

Zeynep Demirgil

Güncelleme Tarihi: 28 Mayıs 2018, 13:41
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20