banner17

‘Dinde güncelleme’ önerisi hayati bir soruyu gündemimize taşıdı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda bir konuşmasında dile getirdiği ‘dinde güncelleme’ önerisi sonrasında ciddi tartışmalar yaşandı. Din sosyoloğu Dr. Necdet Subaşı söz konusu kavramı ve bu tartışmaların mahiyetini değerlendirdi.

‘Dinde güncelleme’ önerisi hayati bir soruyu gündemimize taşıdı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda “Dünya Kadınlar Günü” vesilesiyle yaptığı bir konuşmada dile getirdiği “dinde güncelleme” önerisi bizim kendi “dini dünyamız”ın gelip tıkandığı noktaları ortaya çıkarması açısından oldukça önemli yeni bir tartışma zemini yarattı. İnanmış bir mümin ve seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ın kaygıları geniş bir kitlede heyecan verici bir karşılık buldu. Kendilerini “laik”, “seküler” ya da “dindar” olarak tanımlayan pek çok kişi söz konusu kavram etrafında ortaya çıkan zenginleştirici müzakere ortamlarında “güncelleme” kavramına ilişkin kendi düşüncelerini ortaya koymak için çaba gösterdi. Ancak daha dar sayılabilecek bir alanda konuşlanan kimi çevreler de mevzu etrafında yoğun bir bilgi kirliliği üretmekten geri durmadı. Nihayet anlaşılabilir örtük müdahalelerle tartışmanın derinlikli bir şekilde ilerlemesi kısıtlandı ve gerçekte fitili çoktan ateşlenmiş bir problem alanı daha serinkanlı bir mecrada yeniden ele alınmak üzere ertelendi ve adeta soğumaya terkedildi. Esasen Sayın Cumhurbaşkanı da bu olası müdahalelerin olacağını beklediğini daha baştan ifade etmiş ve “şimdi beni de tefe koyarlar” diyerek sözlerinin hangi mecralarda hangi ima ve tevillerle çarpıtılacağını yanı sıra birilerinin de farklı gerekçelerle sözlerini çarpıtıp bundan nemalanmak isteyebileceğini ifade etmişti.

“Dünya Kadınlar Günü” vesilesiyle dile getirilen hususların “kadınlık dünyası”ndan hiç de geri kalmayan diğer pek çok konuyla birlikte ele alınmasını mümkün kılan “bizim dini durumumuz” ne yazık ki dinî entelektüel çevrelerde yeterli bir derinlikte ele alınıp tartışılmış değildir. Din alanını bildik hazır ezber ve klişe şemalar içinde ele alıp tüketmeye hazır bir kitle de belli başlı temsiller marifetiyle konuyu yeni bir sitem ya da karalama edebiyatıyla kendi mecralarına çekmekte zorlanmadılar.

Açıkta kanayan bir yara

Cumhurbaşkanı’nın kendi dinî durumumuz hakkında açıkça kanayan bir yaraya parmak basması ve fiili gerçekliğimizden beslenen açmazlarımız hakkında kritik birtakım uyarılarda bulunması hiç kuşkusuz pek de alışık olunmadık bir irade özelliği taşıyor. Hem siyaset hem de yönetim dünyasının en üst perdesinden kanaat bildirenlerin şimdiye kadar din söz konusu olduğunda ağırlıklı olarak en çok da onu mahkûm edecek bir dili tercih ettikleri biliniyor. Dini, devlet ve hükümet katmanlarında gündeme getirildiği her seferinde ya sözüm ona kötücül bir istismar membaı ya da defedilmesi gereken irticai bir kalkışma referansı olarak takdim edenlerin yarattığı nahoş iklime aşina olanlar din üzerine sahici bir kaygıyla kafa yormanın bizzat devlet başkanı tarafından dile getirilmesi karşısında bizatihi şaşırmış olmalılar. Din ya gücünü artırmak isteyen devletle ilişkilendirilmek üzere yeniden düzenlenmekte ya da bildik bir yol ya da yordam içinde itibardan düşürülüp ağırlığı zayıflatılmaktadır. Din alanına el atmanın tarihsel ve kültürel maliyeti hakkında Bizans siyasi düşüncesinden beri öğrenilmiş pek çok model var ve biz din üzerine içerden bir dil içinde kalmakta ısrarlı olarak yeni bir şey söyleme şansına ne yazık ki çoklukla sahip olamadık. Bu bağlamda Sayın Cumhurbaşkanımızın “bizim dinî dünyamız”ı, konuya öteden beri mesafeli yaklaşan, provokatif ya da düşmanca bir ajandayla tartışmayı maniple etmeyi amaçlayan bildik yaklaşımların dışında kalarak içerden ve dertli bir mümin kaygısıyla sorgulaması önemli ve değerli bir başlangıç olarak hafızlarda yer edinecektir.

Türkiye söz konusu olduğunda ülkenin dinî ve siyasi tarihi hakkında birbirinden bağımsız okuma ve yorumlama tecrübeleriyle kendi geleneklerini sürdürme azminde olan bir toplumsal çeşitliliğin varlığı her şeyden önce bir zenginlik olarak görülmelidir. Ancak bugün söz konusu zenginliğin ürkütücü ve korkutucu bir dil içinde takdimi kaygı vericidir. Ülkede din söz konusu olduğunda “ne zaman ne olmuştur” sorusunun birbirinin zıddına işleyen cevaplarıyla bile ortak bir geçmişte buluşmak neredeyse imkânsız gibidir. Laik ya da seküler hedefler etrafında kenetlenmiş bir kitlenin tarih müfredatıyla en az onun kadar kendi durdukları yeri sahiplenme iradesine sahip dindar ve muhafazakâr kitlelerin tarih münderecatı arasında ciddi ölçüde bir farktan söz etmek mümkündür. Üstelik bir türlü kapatılamayan aradaki bu garip açıklık toplum olma nosyonunu olduğu kadar gerçeklikle kurulması gereken nesnel ve sahici adımları da bloke etmektedir. Öte yandan işin resmi ya da gayriresmi, alternatif ya da mitik yanları da tarafları mütemadiyen beslemeye ve diri tutmaya yaramaktadır.

Art niyetli yorumlar ve söylemler

Niyet okuma arzu ve hevesi hem zor hem de insanın başına türlü gaileler açma tehlikesi taşıması itibariyle risklidir. Ne var ki Cumhurbaşkanı’nın beyanatı üzerine söz alanların çoğu görüşlerini niyet okuma üzerinden ilerletmeyi tercih ettiler. Nitekim tartışma ve müzakere adabındaki savrukluk, dinî ve manevi konuların nasıl bir dille tartışılacağı, gündelik popüler ilgilere kurban edilmeden hayati bir sorunun hangi kıstaslar, sabiteler ve duygu atlası içinde ele alınması gerektiği gibi sorular da maalesef epeydir kaybettiğimiz bir usul ve metodolojiye olan ihtiyacı acilen ortaya çıkarmakta pek fazla gecikmedi.

Öyle de oldu ve sadece yaraya parmak basmakla yetinmeyeceği aşikâr bir beyanatın üzerinden daha tam bir gün bile geçmeden toplumda birbiriyle restleşen söz kalabalığının önüne geçmek üzere bizzat Sayın Cumhurbaşkanı tarafından sarf edilen cümlelere yine aynı makam tarafından tekrar sahip çıkılarak kamuoyunda oluşturulmaya çalışılan birtakım spekülasyonların önüne geçmek üzere konuya yeni bir açıklık kazandırıldı. Ne var ki “dinde güncelleme” önerisi üzerinden Cumhurbaşkanı’nı laikçi reflekslerle her daim temas içinde tutmaya hevesli olanların atraksiyonlarıyla bu öneri ya da temenni etrafında tartışmayı derinleştirmeyi bilerek ve isteyerek ihmal eden titrek ve çekingen bir “dinî” refleksin önünü açanlar arasındaki benzersiz metodik yakınlık dikkatlerden kaçmadı.

Oysa yapılan bir açık bir uyarıdan ibaretti ve toplumun derin hafızasında kökleşmiş “reform” bilgisine atıfta bulunularak güncellemenin onunla asla eşleştirilmemesi gereken formuna vurgu yapılmıştı. Esasen reformun arkeolojisinden başlamak üzere kendi tarihsel akışkanlığımız içinde kazandığı semantik itibar da Müslüman kamuoyu nezdinde sadece netameli bir atıf alanı olarak yer etmişti.

“İslam dünyası” ifadesi neye karşılık geliyor?

Sorun gayet açıktı. Yapılan hemen her bir dinî durum analizi açıkça tehlike işaretleri veriyordu. Mevcut dinî dünya durumunun toplumda farklı gerekçe ve iddialarla kendi varoluşsal düzlemlerini korumaya çalışanlar nezdindeki anlamları bir bütün olarak değerlendirilmekten giderek daha hızlı bir şekilde uzaklaşıyordu. “İslam dünyası” ifadesinin temsil ettiği çoğulcu kimlik artık her seferinde yeniden yeniden açıklanmayı hak eden garip ve çekincelerle dolu bir muğlaklığa doğru evrilme tehlikesi taşımaktaydı. Kaynak, iletişim ve temas noktaları rahat bir şekilde fark edilse de din ekseninden hareket eden nevzuhur bir saldırganlık tarihte hiçbir karşılığı bulunmayan yeni bir bidat türü olarak gündelik hayatı işgal etmeye tek başına yetiyordu. Dinde “aşırılık” ya da onu her durumda “hafife alma” çabası klasik ifrat ve tefrit tanımlarının ötesinde yeni bir durum yaratmakta, dahası gündelik hayatın akışkan doğası (Sünnetullah) ihmal edildiği takdirde herkes için taşınması güç ağır bir “manevi bir yük”e ve travmaya dönüşme riski taşımaktaydı.

“Dinde güncelleme”, en başta din üzerine düşünmenin Türkçe ifadesiydi. Hiç kuşkusuz Sayın Cumhurbaşkanı İslami terminolojiden de onun yerinde kullanımından da haberdardı, kavramların tarihsel ve kültürel nüanslarının ortaya çıkaracağı gerilimleri bihakkın bilmekte ve yaşam tecrübesi ona sık sık destek sunmaktaydı. “İhya”, “tecdit” ve “ıslah” gibi bizim kendi geleneğimiz içinde şimdilerde daha sık hatırladığımız “dinî değişim”e yönelik kavramların münderecatı hakkında hemen her sorumluluk sahibi Müslüman gibi Erdoğan da kendi müktesebatı mucibince bir çözümleme kudretine sahipti. Bununla birlikte Sayın Cumhurbaşkanının din dilinden gelen bu kavramları kullanmak yerine “güncelleme” kavramında ısrar etmesi, kavramları kendi içinde değiş tokuşa sokmaktan çok daha köklü bir kaygı ve arayışa vurgu yapmaktadır.

Asıl maksat neydi?

Sarsıcı modernlik stratejileri, kontrol edilemez kimlik kaybı, dinî ve kültürel aidiyetin ısrarla yok sayılan varlığı sonuçta toplumda kayda değer bir kargaşanın sonucu olarak belirmekte gecikmedi. Bu bağlamda dinin klasik devlet diline eklemlenmiş mevcudiyetinin yarattığı hazımsızlık, kendini öteden beri muhalif olarak gören bir tasavvurun yeni durumlar hakkında sıkça geciken algılama biçimi, bunlar ve hemen hepsi sonuçta ciddi bir tökezleme sürecini harekete geçirmiş olmalıdır.

Tarikatlar, cemaatler ve hemen her birinin kontrol altında tuttuğu kitlelerin varlığı hesaba katıldığında bütün bu sınırları belirgin çeşitliliğin nasıl bir gelecek tahayyülü üreteceği, mesela sık tekrarlanan “ümmet” kavramının bugün hiçbir sinerjiye fırsat vermeyen zoraki tahayyülünün sonuçta bizi nereye taşıyacağı soruları hiçbir şekilde atlanacak gibi değildir. Bugün Doğudan gelen sözüm ona selefi temelli ürkütücü “despotik” dindarlığı kadar Batıdan gelen ve kendini laik çekincelerle inşa etmiş “sulandırıcı” dindarlık formları da artık sorumluluk sahibi her bir Müslümanın kaygılarını artıracak düzeyde bir dikkat üretmektedir.

Dinde güncellemenin artık romantik bir hülyadan ileri gidemeyen radikal laikçiliğin reform talebiyle bir ilgisi olmadığı biliniyor. Sorunun din dilinin sınırları içinde çözüme kavuşturmanın giderek zorlaştığı da açık. Dinde güncelleme fikri bütün bu karmaşık yapı içinde, “din hem kendi dünyasında hem de geniş insanlık dairesinde anlamlı bir yerde nasıl durabilir” sorusuna bir cevap aramak üzere soruluyor. Öte yandan kavram ihtiyatlı ya da hassas bir dil örgüsüyle kurgulanmış panik bir arayış olarak değerlendirilmeyi asla hak etmiyor. Aksine hayati bir soru, devamlılığı talep edilen derin bir müzakere arayışı, geleneksel Müslüman vicdanını harekete geçirmesi beklenen bir dinamik bir motto.

Söz kimde kalacak, tartışmayı kimler yürütecek, beklentiler ne yönde cereyan edecek, bunların hepsi birbirini besleyen yeni birer problem cümlesi olarak ortada. Peki Türkçe bir soruya Türkçe bir cevap vermenin saadetini yaşamak mümkün müdür? Mümkündür. O hâlde ne zaman?

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 03 Eylül 2018, 15:32
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20