banner17

Değerli yalnızlık

Kalbi olanlar, kalbinden haberdar olanlar iyi bilirler. Kalbimiz bize her zaman doğru olana dair ıstıraplı sorular sordurur. Modern hayatın ezberini bozan bir refleksle iyiye ve güzele doğru, daima ilerleyiş arzular böylece insan. Betül Şatır yazdı.

Değerli yalnızlık

Doğduğumuz andan itibaren yalnızlaşırız. Önce bir bedenden ayrılmanın yalnızlığıyla tanışırız. Sonra öğrendiğimiz yiyebilme yürüyebilme dâhil her şey bizi aşama aşama tek başınalığa hazırlar. İnsanın dünyadaki varoluşu isimlendirirken yalnızlığı da hesaba katmak gerekiyor belli ki. Büyürüz, gelişiriz, giderek derinleşen bir tenhalığa çekiliriz; insanlar tarafından değil kâinatta olup bitenler büyüyen ve değiştiren yutucu şehirler tarafından da yalnızlaştırılırız. Rakamların çokluğu ile kıymetlenen hayatta biriktirmeye başlarız sonra…

İnsanlar birbirlerine dost oldukça hayatiyet kazanırlar, dirilirler. Birbirimizde dirileceğimiz, güzellikler inşa edeceğimiz kıymetli dostluklara ihtiyaç duyarız. İçimize doğru derinleşmemize katlı sağlayacak dostluklara… Bizi ayartan, yabancılaştıran, köksüzleştiren, kötü huy ve âdetler edinmemizi sağlayan yalancı birliktelikler değil.

Giderek hodbinleşen yırtıcı ve kırıcı bir karakter kazanan modern insanların; kadim duyguları ne olursa olsun kendisine şiar edinen insanlar karşısında ezici çoğunluğu da başka türlü bir yalnız kalış gerçeğimiz olur. Bedbaht bir yalnızlıktan söz etmek niyetinde değilim. Bencillik almış başını giderken, yırtıcılık bünyelerde egemen bir davranış kalıbı olmuşken sözünü edeceğim yalnızlık müstesna bir yalnızlıktır…

Oysa “modern dünya da doğru yerde durma yalnızlığı ahitlerine sadakatini yitirmemiş ve inanmış insanların kararlılığıdır.”

İyiliğin sesi kısılıyor

Kutsal kitaplarda ve kadim kıssalarda hep insanın olgunlaşmasına “razı olan ve razı olunan insan” olmasına yapılan atıf giderek sönükleşiyor ve irtifa kaybediyor. Bir yandan kapitalizmin ruhları açgözlü sürekli tüketen bir canavara dönüştürmesi, bir yandan içinde yaşadığımız bolluk çokluk bir yandan da teknolojinin karakterlerimize vurduğu yaralayıcı darbeler…

Yeni medya dediğimiz sosyal ve görsel medyanın idraklerimizde açtığı derin yaralar, iyi olanı iyi olanda ısrar edeni acımasızca yalnızlaştırıyor. Merhamet, değişmez kadim bir gelenek iken demode eskilerde kalmış geçerliliğini yitirmiş enayilerin ahlakı olarak tanımlanmaya başlıyor. Cömertlik, ikram severlik, diğerkâm olmak, hayırhah olmak neredeyse unutulmuş hasletlerden. Empati yeteneğini kaybeden, bencilliği hazperestliği ön planda tutan insanlarla dolu her yanımız. Düşene bir de sen vuracaksın, diyen; kuyuya elini uzatırsan sen de o kuyuya düşersin bencilliğinde ilerleyen bir nesil çıkıyor karşımıza. Gün geçmiyor ki vurdumduymazlığın, vicdansızlığın neden olduğu haberlere rastlamamış olalım. Havsalamızı zorlayan kötülük örnekleri giderek artıyor. Haberlerde spikerler, gündüz kuşaklarında programcılar sürekli kötü olanın hikâyesini anlatıyor. Kötülük her yandan maya gibi kabarıyor ve bütün dünyamızı inhisarına alıyor. İyiliğin sesi kısılıyor, güzel olan ve vicdana yaslanan hikâyelerin hacmi küçülüyor. Ne kadar üzücü ki doğru olanlar iyi de; ısrar edenler kendilerini çaresiz bir yalnızlığın içerisinde buluyorlar.

Her şeye rağmen doğru olanda ısrarcı olmak, pes etmeden iyiliklere devam etmek erdemine sahip insanlar var aramızda. Sadece sesleri kötülük tantanası kadar gür çıkmıyor. Her koşulda erdemli yaşama ve doğru ile kalma, yerinde sayma inadı ki insanı ruhu olan sınırları olan bir varlık kılıyor.

Dünya artık tanıdığımız bir yer değil. Başkalarının kirli emellerini gerçekleştirdiği, hazinesini arttırdığı, kesesini doldurduğu, hırsları ile ezici zulümlerle kararttığı bir yer oldukça masalsız kalmış dünyanın insanları sonunda her zaman iyilerin kazandığı bilgisine giderek yabancılaşıyorlar. Ama her şeye rağmen omurgalı duruş gösterenler, peygamber yalnızlığını seve seve göğüsleyenler de yok değil. Haksızlığa sesini yükseltenler, öleceğini bilse doğruyu söyleyenler, düşüncesiz kötülüklere, vicdansız eylemlere, pespaye eğlencelere ortak olmayanlar yok değil. Herkesin çöp attığı doğada elindeki çöpü atacak uygun bir yer bulana kadar saatlerce elinde çöp gezdirenler, geri dönüşüme, sıfır atık hayaline gönülden inananlar da yok değil. Sadece değerli bir yalnızlık içerisindeler o kadar…

Büyüklere saygı duyulması gerektiğine iman edenler, yaşlılara merhamet edenler çocukları gözetenler, hayvanları ve doğayı koruyanlar... Gürültücü aşkların, görgüsüz tatillerin kalabalığında, sürekli gösteriş yapma, seyredilen olma, tepeden bakma hastalığına yakalanmış olanların karşısında sağlam duranlar… Hayatı ganimet koparma yarışına çevirmeyenlerin yalnızlığı elbette zor. Ama yaşadıkları huzurlu bir yalnızlık. Herkesin çocuklarına vurmayı, ezmeyi öğrettiği dünyada, kendi çocuklarının kulaklarına vicdanı fısıldayanlar, haklı bir huzur içerisindeler. Hakikate yakın olmanın tesellisi daima sırtlarını sıvazlıyor olmalı ki bütün popülerliğine rağmen yanlış olana sırt çeviriyorlar. Güç toplama yarışının içerisinde koşuya dâhil olmayanların yalnızlığı, sesi kısıkların tenhalığı çok değerli. Andres, “Ah yalnızlık, ölüm soyundandır” derken ne kadar haklıdır. Bazen ölüm kadar kesif ve sessizdir yalnızlığımız…

Kalbi olanlar, kalbinden haberdar olanlar iyi bilirler. Kalbimiz bize her zaman doğru olana dair ıstıraplı sorular sordurur. Modern hayatın ezberini bozan bir refleksle iyiye ve güzele doğru, daima ilerleyiş arzular böylece insan.

Azla yaşamak

İnsan ihtimam arayan bir varlıktır, bütün dünya tarafından tecrit edilse bile bildiği güzelliklerden caymayanların değirmenine su taşıyan en hakiki his huzurdur. Modernlik tabiata ve insana bağlılığı inkâr eder. Her şeyi, insan için var edilmiş metalar birlikteliği olarak kabul eder. Aşırı güç edinme isteği, aşağılık bir duyguya tekabül eder. Güç, kontrol ve otoriteye sahip olmak isteyenlerin dünyasında yalnızlaşmak kaçınılmaz olsa da; oluşu destekleyip inşa edenlerle bozuluşa katkı sunan yıkım duygusuna sahip olanlar arasında olan bu savaşın hiç bitmeyeceğini baştan kabul etmemiz gerekiyor.

Yeryüzünde daima süregelen bir oluş, bir yandan da hoyrat bir bozulma hâli var. Gücü alkışlamak, haksıza güç vermek yerine safımızı doğrudan yana belli etmenin huzuru ise pahası biçilebilecek bir şey değil. Rakamların çokluğu ile hükmedenlerin dünyasında, onların kavline göre kaybedenlerden, az kalanlardan olmak gurur verici. Soylu duruş sergileyenler, azgın bir nehir gibi kötülük akarken demir gibi sağlam duranlar, zamanın ve mekânın değiştiğine öykünenlerin aksine hakikatin hiç değişmeyeceğine iman edenler eninde sonunda kazanacaklar.

Az gidilen zor yolu seçenleri, ibret bahsi barındıran haberlerde okumak, kuru kuru takdir etmek yerine onlardan biri olmayı başarmamız lazım geliyor. Az tüketmek, az istemek, küçük şeylerle yetinebilmek, hayatı ve insanı mükerrem bilmek, dünyaya insana yük olmadan yaşamaya çalışmak zor değil. Hırs ve tamahkârlığı terk etmek daha mukavim, daha dirençli, daha doğrunun yanında olmak huzurun tek adresi.

Evet, yalnızlık; bizi seven ve bize özen gösteren insanların olmadığı dehşetidir. Bir eş, bir dost tarafından kabullenilmek, anlaşılmak isteği ile doluyuz. Ama düşünce ve davranışlarımıza her zaman onay ve teyit almamız mümkün değil. Bu bizim için ne kadar tahrip edici olsa da onurlu ve hakikatin yamacında bir yaşam sürmek adına, gerekirse yoksunluğa, yoksulluğa, yalnızlığa tecride karşı dayanıklı olmalıyız… Freud insana olan önyargısını düşmanlığını sadakatle korurken bir yandan da “insan olmayı durmadan kendi kendisi ile yeniden tanışma” olarak tarif eder. İyi olan yanlarımızla tekrar tekrar tanışmamız gerekiyor…  

Böylelikle çirkinlik güzelliğe, yanlışlık doğruluğa bir gün muhakkak inkılap edecektir. Nitekim Tillich de “İnandığınız hakikatleri tehlikeli diye düşünerek dile getirmediğinizde ne kadar varsınızdır artık?” diye sormuyor muydu?

Betül Şatır

Değerli yanlızlık”, Bilimevi Kadın dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2018, sayı 7.

Güncelleme Tarihi: 01 Aralık 2018, 01:58
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20