Bu çağ yabancı bana

Çanakkale’den giremeyen düşman bugün gelip evlerimizde başköşeye hatta ve hatta ceplerimize kadar girdi.

Bu çağ yabancı bana

Başlığı okuyup da “bi sen kalmıştın değil mi marjinalleşmeyen?” diyenleri duyar gibiyim. Hemen cevaplayayım. Hayır efendim ben sadece normallikte aşırı gidiyorum, aşırıların normalleştiği çağda. Hem farklılık yaratmak gibi daha yalın bir ifade varken marjinalleşme ifadesini size kullandıranlar, asıl marjinalleşenler değil mi? Yine formumdayım evet. Rahatsız etmeye geldim birazcık (!). Yaşasın Ali Şeriati.

Aslında bu yazıyı kaleme alma amacım tamamen farklıydı. Yazının başlığını “Çanakkale Geçilmez!” koymak istiyordum. Neden mi? Çünkü... Galiba sonuna doğru anlarsınız azıcık sabır. Bu marjinalleşme konusundan bahsetmeden duramadığım için böyle koydum. Neyse.

İsmet Özel’in tabiriyle her gün ölüyoruz yaşamak için. Ben ise artık bu çağda ayakta kalmak için ölmenin bile yetersiz kaldığı düşüncesindeyim. Sakin olun açıklayacağım her şeyi. Rabbimizin bizi şahit kıldığı bu çağda teknoloji ilerlerken biz geriliyoruz. Örneğin daha iyi duymak için aletler üretebilirken Mısır firavunun zindanlarından Yusufların ve Mursilerin sesleri ulaşmıyor bize. Ya da en iyi ihtimalle Kızıl Çin’in kamplarındaki Zeyneplerin ve Ba’as diktatörünün kuyularındaki Meryemlerin feryatlarını fısıltıya dönüştüren teknolojik aletlere sahibiz. Hatta bir tık öteye gideyim, bu ürettikleri(miz) aletler çoktan Samirîlere kulak vermiş, teknolojik bir takım gözlüklerle de buzağılarını gözümüzün içine sokuyorlar. Öyle teknolojik gözlükler ki, kırmızı ışıkta mendil satan çocukların mendillerini -görmesi gerekeni- görmüyor. Oysa çoktan intikam yeminine şahit oldum ben o çocuğun. Hayır, tabii ki o delikanlının derdi biz modern(!) insanlardan intikam almak değil. Sadece yeşil ışık. Çünkü onun hayatının ilerlemesi için hayatına devam edebilmek için kırmızı ışığın yanması gerekiyor.

Geriye dönecek olursak ve sen “Tüm bu teknolojiden uzak kalıp yobaz mı olacağız?” sorusunu soracaksanız -ki sen sormasanız bile işleri sorular sormak olanların sorabilme ihtimaline karşı- cevaplayayım sorunu. Hayır, tabii ki... Çok basit aslında her şey. “Bir kalbiniz vardı, onu hatırlayınız.” diyen şaire kulak versek kâfi dostum. Tüm bu teknolojilerin içinde yaşayabilmek, bedence değil ruhlarımızın ölmediği halde, yaşamak böyle mümkün.

Bak güzel kardeşim, teknolojilerin sahibi biz olmadığımız halde bu teknolojileri Müslümanca yaşayamadığımızı, İslam’a göre kullanabilmek mümkün iken başaramadığımız birkaç girişimden sonra pes edip, sırf çağa ayak uydurabilmek adına kimliğimizi kaybettiğimizi fark etmemişsen çıkar at o gözlüğü gözlerinden.

Çanakkale’den giremeyen düşman bugün gelip evlerimizde başköşeye hatta ve hatta ceplerimize kadar girdi. “Kullanmayalım mı?” sorunu duymazdan gelmek isterdim ama neyse... Sen de formundasın, muhalif damarın kabardı yine. Yine her şey basit aslında. Cebinden daha yakın olan sana şahdamarın var bildin mi? İşte ondan bile daha yakın olana (cc) iman ettiğini hatırla. Kullanırken, kullanmazken... O her zaman yanındayken!

Tüm bunları başardığımızda teknolojilere ihtiyaç duymadan Yakup gözlerimiz ferasete ve basirete erişecek ve birlikte izleyeceğiz Firavunların Kızıldenizlerde boğulmalarını. Evet, canım benim hem de yüzde yüz eminim. Tüm bunları söyleyip söyleyip kendimin yapamadığı dünyada yaşamak istemediğimi belirteyim. Allah iddiamızdan vurmadan evvel -İsmet Özel- söylediklerimi yapmak için gayret edeceğime dair bir söz vermiş olayım. Seni de Allah’a emanet ediyorum. Yine itiraz edeceksin bu mektup mu ki vedalaşıyorsun? Hayır dostum biz sevdiklerimizi emanetleri zayi etmeyene emanet ediyoruz. Zaten başka kimimiz var ki?

Ömer Faruk Aktaş

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26