Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekte neler oluyor?

Her sene bir şekilde gündem olmayı başaran Boğaziçi Üniversitesi bu sene de gündem olmayı başardı. Boğaziçi Üniversitesi mensupları yeni yıla yeni rektör ataması ile girdiler. Boğaziçili Müslüman bir öğrencinin gözünden son yaşananları okuyalım.

Boğaziçi Üniversitesi'nde gerçekte neler oluyor?

Boğaziçili Müslüman bir öğrencinin gözünden son yaşananlar

Her sene bir şekilde gündem olmayı başaran Boğaziçi Üniversitesi bu sene de gündem olmayı başardı. Boğaziçi Üniversitesi mensupları yeni yıla yeni rektör ataması ile girdiler. 1 Ocak tarihli kararla Prof. Dr. Melih Bulu Boğaziçi Üniversitesi’ne rektör olarak atandı. Bu atama Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri ve öğretim görevlileri tarafından şiddetli protestolara maruz kaldı.

Boğaziçi Üniversitesi kendi rektörünü kendi seçen bir üniversite. Bu teamül, okulun Robert Koleji olmaktan çıkıp Boğaziçi Üniversitesi olduğu 1971 yılından itibaren çok nadiren bozulmuş. 12 Eylül darbesinden sonra 1982’de ve 2016 yılında yapılan atamalar bu teamülün istisnalarından.

Okul Robert Koleji iken rektör ataması direkt Amerika’daki mütevelli heyetinden yapılıyordu. Robert Koleji Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne devredilirken 1971 yılında Aptullah Kuran rektör yapılıyor ve Aptullah Kuran bu görevini 1979 yılına kadar sürdürüyor. Aptullah Kuran’dan sonra “seçilen” yeni rektör görevini 1982 yılına kadar sürdürüyor. Darbeden sonra Kenan Evren, Boğaziçi dışından İTÜ’de öğretim görevlisi olan Ergün Toğrol’u Boğaziçi Üniversitesine rektör olarak atıyor. Ergün Toğrol 1992 yılına kadar Boğaziçi’nde rektörlük yapıyor. Ergün Toğrol’dan sonra Boğaziçi hocaları kendi içlerinde bir seçim sistemi deniyorlar. Bu seçim sisteminin uygulanmasını dönemin hükümetine de kabul ettiriyorlar ve Türkiye’de bir ilk olarak Boğaziçi hocaları kendi rektörlerini kendileri seçiyorlar. Üstün Ergüder seçimle gelen ilk rektör oluyor. Bu gelenek 2016 yılına kadar sürüyor.

Okulun rektörünü kendi belirlemesi ise şöyle gerçekleşiyor: Boğaziçi Üniversitesi hocaları kendi adaylarını kendi içlerinden çıkartıp oylama yapıyorlar. Oylamadan önce tüm adaylardan birinci olamadıkları takdirde adaylıktan çekileceklerinin sözünü alıyorlar. Seçimde birinci olan kimse de atama merciinin karşısına tek aday olarak çıkarılıyor. Bu uygulama uzun zamandır okulun teamülü olagelmiş. 2016 yılında Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından aday olmayan Prof. Dr. Mehmed Özkan KHK ile atanarak bu teamül bir kez daha bozulmuş oldu. Bu atama okul öğrencileri ve hocalarından tepkiyle karşılandı ancak tepkiler şiddetli protestolara dönüşmedi. Mehmed Özkan mezuniyet törenlerinde ıslıklandı, öğrenciler ona sırtlarını döndüler. Fakat sonuç itibariyle bu durum okul içi genel rahatsızlık olarak kaldı. Birçok solcu grup Mehmed Özkan’ın atanmasını uzun süre protesto etti. Okul hocalarının ve öğrencilerinin Mehmed Özkan’ın atanmasına çok aşırı tepki göstermemesinin nedeni ise Mehmed Özkan’ın okulun hocası olması ve akademik olarak rektörlüğe layık olması idi. Hatta bugünkü protestolarda öğrencilere ön ayak olmak isteyen hocaların öğrencilerin Mehmed Özkan’ı gereksiz yere protesto ettiklerini, Mehmed Özkan’a kayyum denmesinin doğru olmadığını söylediklerini iletmek gerekir.  Okulun öğrencisi olarak benim gözlemim Mehmed Hoca’nın kritik mevzulara girmeden okulun mevcut gidişatını sürdürdüğü şeklinde. Mehmed Hoca okul içi muhalefetten tepki gelebilecek konulardan çekinmiş, okulun süregelen yönetimini sürdürmüş ve inisiyatif gerektiren olaylardan geri durmuştur. Şu anki protestolar çerçevesinde hocalarımdan duyduğuma göre Mehmed Hoca atandıktan sonra Boğaziçi hocalarına okulun işleyişine karışmayacağına dair söz vermiş ve gerçekten de sözünde durmuş. Okulun işleyişinden kasıt ise okula hoca alımlarından LGBT kulübünün işleyişine, okulun ana akım solculuğundan diğer işleyişine karşı her şeyi içeriyor. Mehmed Özkan bahsini kapatırken son günlerde hocalarımdan duyduğum bir şeyi daha aktarmak istiyorum. Mehmed Özkan, hükümet kanadından kendisine önerilen 26 ismi okulun akademik kadrosuna dahil etmemiş. Bu yüzden de rektörlüğe tekrar aday olmasına rağmen göreve uygun görülmemiş (Bunlar benim hocalardan derslerde ve protestolarda duyduklarım, teyit etmem pek mümkün değil maalesef).


       Okul öğrencilerinin Mehmed Özkan’ın KHK ile atanmasına tepki gösterdikleri bir protestodan (2016)

Neden Melih Bulu atamasına bu denli tepki geliyor?

Melih Bulu’nun rektör olarak atanmasına gelince… Her şeyden önce Melih Bulu Boğaziçi Üniversitesi öğretim görevlisi değil. Dolayısıyla Melih Bulu Boğaziçi Üniversitesi hocaları tarafından seçilmiş birisi de değil. Eleştirilerin ana nedenlerinden birisi bu. Öğrenciler atanmış rektör istemiyoruz diyorlar ama önceki rektör de atanmıştı. Önceki rektöre gösterilmeyen tepkinin Melih Bulu’ya gösterilmesinin en büyük nedeni ise Melih Bulu’nun Boğaziçi hocası olmaması ve akademik olarak Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne layık görülmemesi. Melih Bulu’nun intihal yapmış olması, siyasi hayatının çetrefilliği, yalan söylediğinin ortaya çıkması, sosyal medya kullanış tarzı öğrencileri bu kişi benim rektörüm olamaz noktasına itti. Okuldaki tüm öğrencilerin ittifak ettiği nokta Melih Bulu’nun Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne layık olmadığıdır. Bu noktadan hareketle okul içerisindeki tüm unsurlar yeni rektöre tepki gösterdiler. Kimisi kendisine dayanak olarak rektörün hocalar tarafından seçilmesi gerektiğini, kimisi yeni atanan rektörün yetersizliğini kimisi de direkt hükümet karşıtlığını gösterdi.

Peki protestolar ve olaylar nasıl gelişti? Bu soruya cevap vermeden önce Boğaziçi Üniversitesi’nin öğrenci profiline değinmek gerekiyor. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin çoğunluğu apolitik olan, okulu iş hayatı için bir araç olarak gören, genel olarak Ak Parti karşıtı, liberal diyebileceğimiz öğrencilerdir. Apolitik dememin nedeni ise okuldaki öğrencilerin çoğunluğunun ideolojik dertlerinin olmaması. Böyle bir dertleri olmadığı için de okulun genel işleyişine karışmıyorlar. Bu nedenden ötürü okulun genel öğrenci profili için apolitik mi demeliyim yoksa liberal mi demeliyim bilemedim. Okulu sadece iş hayatı için bir basamak olarak gören, okurken eğlenebildiği kadar eğlenen, networkünü geliştirebildiği kadar geliştiren, ders çalışabildiği kadar ders çalışan bir çoğunluktan bahsediyoruz. Okuldaki LGBT kulübünün ve radikal sol kulüplerin okulda rahatça at koşturmalarının nedeni de budur. Yoksa okuldaki öğrencilerin çoğunluğu sanıldığının aksine solcu değil liberaldir (ya da apolitik). Okulda ciddi miktarda muhafazakar öğrenci de bulunmaktadır. Bu öğrenciler okulun gayri İslami ortamı içinde samimi şekilde Müslümanca bir hayat yaşamanın derdindedirler. Muhafazakar ve İslamcı öğrencilerin bazıları aksiyon alırken bazıları aksiyonsuz şekilde kendi hayatlarını idame ettirme derdindeler. Büyük bir yanılgı da Boğaziçi Üniversitesi’nde milliyetçi muhafazakar öğrencilerin az olduğunun sanılmasıdır. Bu öğrencilerin sayısı azımsanmayacak miktardadır.

Peki, azımsanmayacak miktarda muhafazakar öğrenci olduğu halde okulda niçin radikal solcu gruplar ve LGBTİ yanlıları bu kadar aktifler? Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir:

1) Muhafazakar öğrencilerin hepsi aksiyon almıyor, temiz kalmaya, İslami bir hayat yaşamaya çalışıyorlar ama okulu değiştirme gibi bir iddiaları yok. Tabii iddialı ve davası olan, okuldaki gayri İslamiliği elinden geldiği kadar değiştirmeye çalışan gençlerin sayısı da azımsanmayacak miktardadır.

2) Okuldaki hocaların çoğu da solcudur. Hocaların solculuklarının şiddetini bilmiyorum ancak genelde solcu grupları ve LGBTİ bireyleri savunan onlara arka çıkanlar da okulun kendi hocalarıdır. 1. maddede bahsettiğim aksiyon almaktan geri duran gençlerin geri durma nedenlerinden bir tanesi de hocaların bu tutumudur. Hocaların çoğu Türkiye gerçekliğinden kopuk ütopik bir solculuğu savunmaktadırlar. Kendi inandıklarını mutlak doğru olarak kabul eden hocalar, okulu başka ideolojilerin müdahalesine de kapatmışlardır. Okul içinde LGBTİ bireylerinin bu kadar eleştirilemez bir hale getirilmesinin nedenlerinden bir tanesi de okul hocalarının adeta epistemolojik şiddet uygulayarak tüm okul öğrencilerine LGBTİ haklarını dayatmalarıdır. Okul içerisinde LGBTİ bireylerine bırakın dokunmayı onları eleştirmek bile sizin linç edilmeniz için yeterli bir nedendir.

Tüm bunları söyledikten sonra okuldaki gösterilere değinebiliriz. Rektör ataması gerçekleştikten bir gün sonra okulun resmi olarak tanıdığı öğrenci hareketi olan ÖTK (Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu) -ÖTK aynı zamanda şu an Türkiye’de seçimle gelen tek öğrenci temsilciliği kuruludur- tüm okula açık şekilde bir ZOOM oturumu gerçekleştirdi ve ne yapılacağı o oturumda tartışıldı. ÖTK olayların başından sonuna kadar da itidalini korudu. ÖTK yapılan istişareler sonucu 4 Ocak Pazartesi günü Güney Kampüs önünde bir etkinliğin yapılacağını duyurdu ve okuldaki tüm kulüp, topluluk ve öğrencileri desteğe çağırdı. ÖTK kendisi bir bildiri yayınlamış ve aynı bildiriyi protestoda da okuyacağını duyurmuştu.

Bu noktada olayları karıştıran başka bir grup var. “Boğaziçi Dayanışması” olarak kendilerini tanıtan, okul tarafından herhangi bir resmilikleri olmayan bu grup kendilerini öğrencilerin doğal temsilcisi ilan ederek protestoları yönlendirmeye çalıştı. Dayanışma grubu rektör atamasından sonra protestoları organize etmeye başladı ancak Dayanışma’nın genel tutumlarından rahatsız olan öğrenciler ÖTK’ye baskı yaparak protestoların ÖTK kontrolünde olmasını istediler. Bunun sonucunda ÖTK inisiyatif alarak protestoları barışçıl şekilde organize etmeye başladı. Bunun sonucunda doğal olarak ÖTK ile Dayanışma arasında fiziksel olmayan gerginlikler yaşandı. Dayanışma grubu okuldaki radikal solcu kulüp (Marksist Fikir Topluluğu, Sosyal Bilimler Kulübü vs.) mensuplarının geçen sene kurduğu, kulüp olarak yapamadıklarını Dayanışma Grubu olarak yapmaya kalkan ve yaptıklarını da tüm Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine mal etmeyen çalışan, son olaylarda da takipçi sayısını hızla artıran bir grup. Grup üyelerinin birçoğunun terör örgütlerine yakınlıkları okul içerisindeki herkes tarafından malum. Zaten bu durumu kendileri de gizlemiyor sadece yakını ve mensubu oldukları örgütü terör örgütü olarak görmüyorlar. ÖTK bu çalışmaları yaparken Dayanışma da kendi içinde bir bildiri hazırladı ve bu bildiriyi okuyacaklarını beyan ettiler. Hazırlanan metin tam bir infialdi. Boğaziçi Üniversitesi ile alakası olmayan birçok madde vardı. Örneğin maddelerden bir tanesi de HDP’li belediyelere atanan kayyumların kaldırılması idi. Ancak Dayanışma’nın hazırladığı bu bildiri çok tepki topladı ve üniversite öğrencilerinin en büyük buluşma noktası olan Facebook grubunda bu bildiri oylamaya sunuldu. Oylamada ezici bir çoğunluk bu bildirinin okunmaması gerektiğini bildirdi. İlerleyen saatlerde Dayanışma oylamayı hiçe sayarak bu bildiriyi okuyacağını ilan etti ancak gelen çok büyük tepkilere dayanamayarak geri adım attı. Pazartesi günkü büyük protesto öncesi bunlar yaşandı.

Buraya mevzu bahis Dayanışma bildirisini direkt alıntılıyorum:

“Kayyuma karşı çıkan tüm Boğaziçi öğrencilerinin birkaç temel talepte ortaklaşabileceğini düşünüyoruz. Bu temel talepler akademisyenlerin bildirisindeki çerçevede şekillenebilir. Mevcut kayyumun geri çekilmesi ve yerine bir rektör seçilmesi taleplerini açıkladığımız kısa bir metin basın açıklaması esnasında okunabilir Boğaziçi öğrencileri imzasıyla okunabilir ve tüm kayyum karşıtı öğrencilerin sesi duyurulmuş olur. Boğaziçi Dayanışması’ndan olan olmayan herkes basın açıklamasına davetlidir.  Buna ek olarak Boğaziçi Dayanışması 2019 yılında kurulmuş, okula dair söz söyleyen bağımsız bir öğrenci grubudur. Kurulduğu günden beri üniversitemizdeki sorunlara karşı tavır alırken, bu sorunların okul dışındaki problemlerle de ilişkili olduğunu düşünüp hareket etmiştir. Örnek vermek gerekirse, dayanışmamızın da başlangıcına tekabül eden yemekhane eylemlerinde pankartımızda “Krizin faturası öğrenciye kesilemez.” yazılıydı. Bugüne kadar karşılaştığımız sorunlara verdiğimiz cevap tarzı bu noktada da değişmeyecektir. Son birkaç gündür grubun işleyişine dair yeterince bilgi sahibi olmayan arkadaşlarımız da dahil oldu. Bizler grubun genişlemesinden tabii ki rahatsız değiliz ve dahil olmak isteyen herkese her zaman açık. Ancak genel çizgimizin bozulması kabul edilemez. Bu sebeple Boğaziçi Dayanışması’nın basın açıklaması olarak okunacak metin şudur:

Dün Boğaziçi üniversitesinin eski kayyum rektörü yerine Cumhurbaşkanı tarafından bir kere daha kayyum atandı. İktidar kendi elini her özerk alana kayyum atayarak güçlendirmek istemekte, HDP belediyelerinden üniversitelere ve STK’lara bütün demokratik talepleri kayyumlar yoluyla zapturapt altına almaya çalışmaktadır. Siyasal alanın bütün kurumlarında olduğu gibi, üniversitelerde de kayyum sarayın anti demokratik projeksiyonların tesis edilmesi çabasından başka bir şey değildir. İktidarın bu kayyum politikası, 2016’da Boğaziçi Üniversitesi gündemine Mehmed Özkan’ın atanmasıyla girmişti. O dönemde öğrenciler kitlesel eylem ve forumlar düzenlemiş, yüzlerce öğrenci demokratik bir talep etrafında bir araya gelmişti.

O gün üniversitelere kayyum atamalarına karşı çıkan, KHK’ları kabullenmeyen, Barış İçin Akademisyenler davasında hocalarının yanında olan öğrencilere, pişkin bir şekilde “Marmara İlahiyattan rektör mü istiyorsunuz?”, “Uzayda mı yaşıyorsunuz?” gibi çıkışlar yapılmıştı. Kitlesel mücadelelerin önü kesilmeye çalışılmış, en azından o da Boğaziçili, bizden birisi denilerek gençliğin demokratik taleplerini boğan bir tutum sergilenmişti.

Mehmed Özkan’a razı edilen Boğaziçi Üniversitesi bileşenlerinin geldiği hal ortadadır. Bugün AKP aday adayı kayyuma giden yolda İstiklal Marşı’na saygısızlık, Afrin eylemi gibi bahanelerle muhalifler ve kulüpler, Nesrin Özören gibi fobik hocalarla LGBTİ+ öğrenciler, Vedat Akgiray gibi hırsız patronlarıyla işçiler, yemekhane zamlarıyla öğrencilerin bütün kesimleri baskı ve nefret politikalarıyla dar boğaza alınmıştır. Bütün bu politikalarla, iktidar üniversitelerde de tahakkümünü hissettirmeye çalışmaktadır. Bir gecede Pamukkale, Antalya Bilim, Beykoz ve Çağ Üniversiteleri’yle beraber kayyum rektör dayatmasıyla karşı karşıya kaldık. Boğaziçi’nin bu kervandan payına düşeni almasıyla, içinde var olduğumuz illüzyon böylelikle kendisini ifşa etmiştir.

Bugün bütün bunların aksine biz, rektörlerin o üniversitenin emekçi ve öğrencilerinin rızası gözetilerek demokratik yollarla seçilmesi gerektiğini dile getirmek zorundayız. Her yerin saray tarafından gözetlenmesini ve özerk kamusal alanların işgale uğramasını reddediyoruz. Karakol’a çevrilen kampüslerde, öğrenci, işçi, kadın, LGBTİ+ düşmanı kayyumların sultasını kabul etmeyeceğiz. Bütün üniversite bileşenlerine açık çağrımızdır, kayyumlar gidecek biz kalacağız, üniversiteleri kayyumlara bırakmayacağız!

Boğaziçi Dayanışması

Bu bildiriden sonra yukarıda belirttiğim oylamanın ekran görüntülerini de direkt aktarıyorum:


Görüldüğü gibi Dayanışma grubunun bildirisi yaklaşık 70%le reddediliyor

 (ZOOM toplantısında bir anketten- Oylamada kendi metinleri reddedildiği halde oyun bozanlık yapıp kendi bildirilerini okuyacaklarını açıklıyorlar)

Okuyacaklarını ilan ettikten sonra gelen sert tepkilerden dolayı geri adım atmak zorunda kaldılar ve bu bildiriyi oku(ya)madılar.

4 Ocak Pazartesi günü Güney Kampüs girişinde yüzlerce insan toplanarak atanan rektör Melih Bulu’yu protesto ettiler. Protestoda ilk arbede belli bir grubun Kuzey Kampüse girerken bir güvenlik görevlisini darp etmesiyle yaşandı. Öğrenci kartıyla giriş yapılırken bazı art niyetli kimseler güvenliği döverek kampüse girişi herkes için açık hale getirdiler. Bu arbededen sonra grup Kuzey Kampüste bildiri okuyup slogan attı, daha sonra tekrar Güney Kampüsün önüne geldiler. Okulun kuralları çerçevesinde okul kampüsüne öğrenciden başkası alınmıyordu. 4 Ocak günü de aynı kurallar geçerliydi ancak belli kimseler polisi ve güvenliği tahrik ederek Güney Kampüse girmek istediler. Ancak polis buna izin vermedi ve belli bir grupla polis arasında arbede yaşandı. Özellikle saat 16.20 ve 17.30 civarında yaşanan bu arbedeler esnasında polis sakinliğini korudu. Polise karşı katil polis sloganları atanlar oldu, bir polis aracına taş atıldı, polise su şişeleri fırlatıldı ve bazıları polisin kalkanını alıp bununla polise saldırmaya teşebbüs etti. Tüm bunlara rağmen polis itidalini korudu. Polis, sadece biber gazı ve TOMA ile hafif müdahalede bulundu. Tekrar söylemekte fayda var: Bunları yapanlar küçük bir azınlıktı. Şayet oradaki kalabalığın çoğu bu provokatörlere uysa idi orada çok büyük bir infialin çıkması kaçınılmaz olurdu. Anlaşılan o ki, o öğrencilerin çoğu Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri değildi ve niyetleri protestodan farklıydı. Zaten polis raporlarında da bu durum açıklığa kavuştu. Terör örgütleriyle bağlantıları olan kimseler oradaki yüzlerce kişilik grubu polise karşı tahrik etmeye çalıştı ancak çoğunluk buna cevap vermedi. Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri genel olarak hükümet karşıtı olsa da bu olayda bu provokatörlere uymadı. Bu provokatörlerin Boğaziçi Dayanışması ile ilişkilerinin olduğunu da söylemek gerek. Hatta bazıları Boğaziçi Dayanışması mensubu. Polis kırılan kapıyı birleştirmek için kelepçe kullanınca da fotojenik bir manzara oluştu.

Polisle arbede yaşanınca Boğaziçili öğrenciler bu olaya sert tepki gösterdiler. Öğrenciler Dayanışma grubunu ve provokatörleri WhatsApp ve Facebook gruplarında ağır eleştirilere tabii tuttular. Öğrenciler genel olarak polis karşıtı olmadıklarını orada sadece protesto için bulunduklarını bu gruplarda dile getirdiler. Yani radikal solcu Dayanışma ekibinin provokasyonu tutmamış, suya düşmüş oldu.

Olay sonrasında ÖTK şiddet eylemlerini tasvip etmediği bir bildiri yayınladı:

Pazartesi gününü Salı’ya bağlayan gece BİSAK (Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü) da bir bildiri yayınlayarak şiddet eylemlerinin içinde olmadıklarını, şiddet eylemlerine karşı olduklarını bildirdi.

Bu olaydan sonra ÖTK bir karar alarak bu kararını 16 bin kişilik öğrenci grubunda oylamaya sundu. Pazartesi günü yaşanan olayların bir daha yaşanmaması için ÖTK 6 Ocak Çarşamba günü yapılacak eylemin okulun sınırları içerisinde, kampüste yapılmasını öneriyordu. Bu öneriye göre protestolara dışarıdan kimse katılamayacak, sadece Boğaziçi öğrencileri katılacaktı. Bu oylama da %85’lik bir oy oranıyla kabul edildi.

ÖTK Başkanı Hasan Demirkıran öneriyi sunuyor ve 63 dakika içerisinde 2100’e yakın öğrenci oy kullanarak öneriyi kabul ediyor.

Boğaziçi Buddy grubu okul öğrencilerinin en büyük oranda katılım sağladığı gruptur. Bu gruba sadece Boğaziçi öğrencileri ve mezunları katılabilmektedir.

Pazartesi günkü olaylardan sonra öğrencilerin Dayanışma’ya tepki gösterdikleri bir gönderiyi buraya koyuyorum:


Bu gönderi 200’den fazla kişi tarafından beğenildi ve buna benzer onlarca paylaşım yapıldı.

ÖTK’nin Dayanışma grubunu pasifize etmesini içlerine sindiremeyen Dayanışma ekibi sosyal medyadan ÖTK’in meşru olmadığı yönünde paylaşımlar yaptı. ÖTK başkanın istifa etmesi gerektiğini dile getirip ÖTK’ye baskı kurmak istediler ancak arkalarına yine çoğunluğu alamadılar. Dayanışma ekibi diline demokrasi gibi kavramları dolasa da aykırı düşünceye asla tahammülü olmayan baskıcı bir oluşumdur. Kendilerinden aykırı düşünen onlarca ismi WhatsApp gruplarından sorgusuz sualsiz attılar. Kendilerini eleştiren herkesi linç ettirdiler.

En olaylı gün olan 4 Ocak 2021 Pazartesi günü böyle atlatıldı. Pazartesi gününe nazaran 6 Ocak Çarşamba günü daha olaysız geçti. Çarşamba günü rektör Melih Bulu öğrencilerin arasına karıştı. Çok iğrenç diyalogların yaşandığı, rektöre hakaretlerin edildiği anlar yaşandı. Rektör Melih Bulu’nun sorulan sorulara tatmin edici cevaplar veremediğini de söylemek gerekir. Ancak rektörün kendisine öfkeli ve kendisini sevmeyen böyle büyük bir kalabalığın arasına girmesi cesurca bir işti. Bence Melih Bulu bu hareketiyle kendisini meşrulaştırmış oldu çünkü kötü diyaloglar yaşansa bile rektörle öğrenciler konuşmuş ve öğrencilerin bir kısmı kendisine “hocam” diye hitap etmişti.

Olayları kısaca böyle anlatmış olduk. Şimdi de bu olaylardan hareketle ne tür değerlendirmeler yapabiliriz, ona bakalım.

Her şeyden önce şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin 2. Gezi gibi bir hayalleri de amaçları da yok. Bu olay üzerinden 2. bir Gezi kalkışması planlayanlara Boğaziçili öğrenciler prim vermediler. Boğaziçi gibi radikal sol gruplarla özdeşleşmiş bir okulda polise karşı girişilen hareket akim kaldı, destek görmedi. Bunu ben ülkedeki solun liberalleşmesine ve erimesine yoruyorum. Boğaziçi tarihinde rektörlük binasının basıldığı ve yakıldığı vakidir. Hal böyleyken rektör ile öğrenciler bir şekilde konuştular. 15-20 yıl önce bu olay yaşansaydı tahminimce rektörlük binası ateşe verilir, Güney meydanda rektör paramparça edilirdi. Ancak ideolojilerin ikinci planda kaldığı 21. yüzyıl Türkiye’sinde insanlar artık solcu ideolojiye prim vermiyorlar. Okuyucular belki abarttığımı düşünebilir ancak birkaç yıl önce Boğaziçi Üniversitesi otoparkında bombalı araç bulundu. Okuldaki radikal solcu öğrencilerden PYD-PKK saflarında çatışırken ölenler oldu. Açık açık PKK propagandası yapan hocalar vardı Boğaziçi’nde. Bütün bunları göz önüne alınca son olayları gayet sessiz sakin geçmiş olaylar olarak değerlendiriyorum.

Benim katılmadığım ve öğrencilerin ısrarla ve büyük bir şevkle dillendirmelerine şaşırdığım bir diğer husus da rektörün hocaların oylarıyla seçilmesi. Seçim sürecine öğrenciler dahil değilken öğrencilerin ısrarla bunu vurgulamalarını hocaların etkisi altında kalmaları olarak yorumluyorum. Öte yandan Müslüman hassasiyeti taşıyan bir öğrenci olarak hocaların oylarıyla gelen rektörün Müslüman hassasiyeti taşıyan öğrenciler için çok da olumlu işler yapacağını ummuyorum. Bunun nedeni ise yukarıda değindiğim hocaların profilleri. Türkiye gerçeğinden kopuk, halkla arasına keskin çizgiler koymuş, muhafazakar cenahla irtibatı kesilmiş hocaların seçtiği rektör de muhafazakar öğrenciler için can suyu olmayacaktır. Nitekim olmadı da. Güney kampüse birkaç yıl önce, Kuzey Kampüse de daha geçen sene açılan mescitler bunun en bariz örneği. 150 (1971 senesini başlangıç kabul edersek 50) yıldan fazla maziye sahip olan okulun mescitleri birkaç yıllık ve bunu da her şeye rağmen “kayyum” olduğu iddia edilen önceki rektör Mehmed Özkan’ın açabilmiş olması bir tesadüf değil.

Boğaziçi akademisi kendisini Türkiye’ye açmamış, kendilerinden olmayanları aralarında almamış bir topluluk. Okulda yüzlerce milliyetçi muhafazakar öğrenci olmasına rağmen muhafazakar akademisyen sayısının çok az olmasının başka bir açıklaması olamaz. Okul öğrencisi olarak hocalarım tarafından bir ayrımcılığa tabii tutulduğumu kesinlikle söyleyemem. Lisansta öğrencilerine eşit davrandıklarını gözlemlerimden yola çıkarak söyleyebilirim ancak iş akademik kadroya gelince kendilerinden olmayanları aralarına almıyorlar. Bu durum dillendirildiğinde bunu kabul etmiyorlar tabii ki ancak yurt dışında çok kaliteli üniversitelerden kabul alan isimlerin Boğaziçi Üniversitesi tarafından reddedilmesinin başka bir izahı yok. Sonuç olarak Boğaziçi Üniversitesi hocaları önce kendi özeleştirilerini yapmalılar.

Boğaziçi Üniversitesi tartışmaya açıldıktan sonra elitistlik mevzusu da tartışmaya açılmış oldu. Öğrencilere değinecek olursak Boğaziçi öğrencileri Anadolu’nun her bir köşesinden gelen insanlardan oluşmaktadır. Tabii ki Galatasaray, İstanbul Erkek, Cağaloğlu gibi köklü liselerden gelen öğrenciler varsa da genel öğrenci kitlesi orta sınıftır. Bazı öğrenciler Boğaziçi’ne geldiği için kendisine fazladan elitlik atfedebilir ama bu da gerçeği yansıtmamaktadır. Hocalar için de elitlikten bahsetmek bence mümkün değil. Egoları tavan yapmış birtakım hocalar kendilerini elit olarak görebilirler ancak bu da görmemişliklerinden ve yüksek egolarından kaynaklanan bir şeydir. Yani Boğaziçi elit bir okul değildir, kendilerini elit gibi gören sıradan insanların toplandığı bir yerdir.

Yazımızın sonuna doğru gelirken tartışılan bir diğer mevzuya daha değinmek istiyorum. Boğaziçi’nde İslami hassasiyetler barındıran öğrencilerin mensup olduğu Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü (BİSAK) rektör atamasının iyi bir tercih olmadığını ve istişareye uygun olmadığını belirtti. Bazı kesimler BİSAK’ın eylemlerde sallandırılan LGBT Kulübü bayrakları ile yan yana geldiğini dile getirdi. Ancak bu çok vahim bir hatadır. Benim gözlemlerime göre BİSAK okul içerisinde radikal sol ve LGBTİ hareketlerine bugüne kadar en sert muhalefeti yapan kulüptür, nitekim kamuoyunda farklı algılansa da benim görebildiğim okuldaki diğer oluşumlar da BİSAK’ın nerede konumlandığını gayet iyi bir şekilde gördüler. BİSAK’tan tanıdığım birçok arkadaşım LGBTİ hareketlerini asla tasvip etmiyor ver her durumda onlara karşı tavır takınıyorlar. Ayrıca BİSAK’lı arkadaşlarım eylemlere katılmadılar sadece bildiride de belirtildiği gibi Melih Bulu gibi bir ismin Boğaziçi’ne uygun olmadığını belirttiler. BİSAK kulübü mensubu tanıdığım dostlarım Boğaziçi kültürü ve değerleri olarak görülen şeylere de karşılar. Bir diğer deyişle, bir yandan rektör atamasının iyi bir tercih olmadığını ve istişarenin eksikliğini vurgularken diğer yandan “Boğaziçi değerlerine dönüş”ün de doğru bir çözüm olmadığını iddia ediyorlar. Tüm bu sebeplerden ötürü, hele de Boğaziçi gibi bir okulda Müslümanca bir hayat mücadelesi veren bu gençler hakkında konuşurken herkesin vebalden kaçınarak dikkatli konuşması gerekir.

Bütün bunların Boğaziçi Üniversitesi'nde okuyan elinden geldiği kadar Müslüman hassasiyetini koruyan bir kardeşinizin gördüklerini anlatmasıdır.

Allah ülkemiz için hayırlısını nasip etsin.

Mehmet Ali Aybar

Yayın Tarihi: 18 Ocak 2021 Pazartesi 12:10 Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2021, 20:39
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kadir Durgun
Kadir Durgun - 4 ay Önce

Boğaziçi Üniversitesinde yaşanın olayları nasıl okumalı ve anlamalıyız? Üniversitede çıkan kargaşanın tarihi temelleri nedir? Boğaziçi Üniversitesi ile Robert Koleji ilişkisi... Robert Kolejini kim, niçin kurdu? Kolej ve Üniversite perspektifinde sosyolojik bir değerlendirme...

DEĞERLİ DOSTLAR, " Boğaziçi Üniversitesi Olayının Bana Anlattıkları" başlıklı yazımı ve sohbetimi takdirlerinize arz ediyorum:
http://kadirdurgun.com/bogazici-universitesi-olayinin-bana-anlattiklari/

https://youtu.be/Q_akd4lyqTA

banner26