banner17

Bizi karşılayan hayat

Bir kuralı olmalıydı delice esen rüzgârların, bir muntazam işleyişi olmalıydı dalgaların. Hayatı anlamak istiyordum. Necdet Subaşı yazdı.

Bizi karşılayan hayat

Bizi karşılayan hayattı. Ergenliğin hareketli günlerinde dünya bizden sorulurdu. Öğrendiklerimiz bize yetiyor, “iddialarımızdan vurulmak” gibi bir tehditten uzak, upuzak bir şekilde yaşamanın tadını çıkarıyorduk. Birkaç kitaptan haberdardık, zaten okuduklarımız da hep bizi doğruluyor gibiydi. Etraftakiler eğer biraz kendini beğenmiş, biraz özgüveni yüksek, biraz da arsız bir hayal gücünü şehvetle tüketen birilerinden söz edecek olsa “hah işte o bizdik” diyecek kadar hâlihazırda bir yerdeydik, ortadaydık, resmen tanımlıydık.

İlerleyen yaşlarda dünyayı daha sağlam ama bir o kadar da inatçı ve ısrarcı adımlarla tanımaya karar verdiğimde önceden peşine düştüğüm şeylerin çoğunun serapa hayal olduğunu fark etmiş, kendimi bizzat kendi kör aklım tarafından aldatılmış hissetmiştim. Yeni düşünceler, kapsamlı programlar ve kısmen dava deliliğinden beslenen kudretli bir dilin içinde debelenen merhamet de vicdan da adalet de her şeyi bilerek isteyerek kendine yontan bir kararlılıkla bizzat elimizde bitip tükeniyordu. O zamanlarda dünya dediğimiz basit bir şeydi, sağı solu belliydi. Dünyanın kafa yorulmaya değer bir tarafı var mıydı? Yok sayılırdı, oyundu eğlenceydi amenna, buna hiçbir şüphemiz yoktu, sağlam bir durağımız, yaslanacağımız bir direk, tutunacağımız bir dal da yoktu. Dünyayla sonuna kadar oynaşmaya vaktimiz vardı gerçi, ama bu hâlimizle ne sufi ne de mistik sayılırdık. Karışık, karmaşık bir hikâyede başımızı taşa vuracak bir hıza ancak ulaşmıştık.

Öte taraf belirsiz bu taraf çok açıktı. Ötelerden bir haber vardı sadece edebiyattı, bizi kendimize getirecek bir nefese ne romanlardan ne de şiirlerden gitmek mümkündü. Biz öyleydik, başkaları da matah sayılmazdı. Bizim dışımızdakiler de en az bizim kadar zayıf bizim kadar bitik durumdaydı. Ne onlar ne de biz bütün bu gidişattan haberdardık. Binmiştik bir alâmete… Oysa bize kalsa, hep dimdik hep ayaktaydık, hâlâ dinamik, hâlâ cesur ve gözü karaydık. Kör cesaretin bin bir tarzını hemen her fırsatta sergileyebilecek kadar aylak, geride kalanlara kendimizi unutturacak kadar yitik insanlardık.

Yolda olmak asıldı

İşin aslı şuydu: Yola erken çıkmış, yükleri alelacele sarmış, bize adam akıllı rehberlik edecek birini yanımıza almayı akletmemiş, şu elden ele gezen haritayı da pek ciddiye almamış, buruşturup bir kenara atmıştık. Hayır ihmal değil, unutma hiç değil, ona bir ihtiyacımız olduğunu bilmiyorduk, bütün bunları bize söyleyen bir Allah’ın kulu da çıkmamıştı.

Kendimizi yola vurduğumuzda zaten sırlara karışmış gibiydik, hem zaten bizim yokluğumuz kimin umurundaydı? Kimin derdi bizimleydi? Kim ürkerdi ergenliğimizden, kim dert edinirdi dertlerimizi? Var mıydık yok muyduk? Bütün bunlar kimin umurundaydı? Yoldaydık işte, yolda olmak asıldı. Daha ne isterdik, daha neyin peşindeydik?

Kaybolmuştuk. Her taraf aydınlık olsa bizi bulan olmayacaktı, ortalık zifiri karanlıktı ve biz bu gözlerle seçilemeyecek kadar başka her şeye benzer bir şekilde çekilip gitmiştik.  Kayıtlarda adımız yoktu, ölsek kimsenin umurunda olmayacaktık; oysa ne garip, onlar için yola çıkmış, neredeyse onlar için feda olmaya karar vermiştik. Aslında bir bilsek bir idrak etsek acınacak bir hâldeydik, öyle ya dünyadan haberimiz yoktu. Kolayca alt edilecek kadar sabi, her şeye tav olacak kadar çocuktuk. Geç de olsa anlamıştım, dünya hem bizden hem de hayallerimizden büyüktü, tamam kabul ediyorum, biz altında kalmıştık.

Bizi karşılayan hayattı. Onu değiştirmek için kafa yormak yeterliydi, en az onun kadar önemli başka bir şey daha vardı, onu anlamak. Anlamak ve değiştirmek eskiden beri aklı başında olan herkesin esaslı birer derdiydi. Tamam ben anlamayı seçmiştim ama reçeteye bakmadan ilaçları içmeye hazır gibiydim. Şifayı nereden kapmıştık, bilmeye ihtiyacım yoktu, hastaydım. Şifayı kimden isteyecektik? Biri bize bir şeyler içirse çoktan ayağa kalkacak gibiydik. Öyle miydi peki? Hayır! Biz öyle yığılıp kalmıştık. Ben de emsallerim de değişime bütün heveskârlığımızla kapılmış, öyle savrulmuş, kitabı da defteri de arkaya atmıştık. Değişim dediğimiz şeyin farklı formları, farklı biçimleri vardı. Bunu bize söyleyen yoktu. Birileri bir şeyler dese hoş biz onları dinleyecek miydik? Gıdım gıdım ilerlemekle tatmin olanlar da aramızda ama biz daha fazlasını istiyorduk. Hem bu emellerimize kim engel olabilirdi? Neyse ki bu kargaşayı erken kavramış, hayallerimizin kolayca kırılabileceğini öğrenmek bizi her şeye rağmen hâlâ sürgit devam ettiğimiz şu garip güzergâhtan tez vakitte dönmemize fırsat vermişti. Sonra da oturup şu bizi karşılayan hayatın ne menem bir şey olduğunu silbaştan öğrenmenin farz olduğuna ikna olmuştuk.

Bir hayatın içine doğuyorduk

Bizi karşılayan hayattı. Eğer kaçınılmaz bir şekilde yüzgöz olacağımız bir kaderden söz ediyorsak ya da hiç sekmeyen tek bir şeyin sonuna kadar peşindeysek o işte şu bildik hayattan başka bir şey değildi. İyi kötü, tatsız ya da renkli veya renksiz ne olursa olsun bir hayatın içine doğuyorduk. Çoklukla unuttuğumuz, bizi ayakta dipdiri bir şekilde karşılayanın hayat olduğuydu. Kurumlarıyla, işleyişiyle, söylemleriyle, hiyerarşileriyle, protokol sistemleriyle, gürültü ve patırtısıyla, sükûnet ve cerbezesiyle hazırda bizi tekmil karşılayan oydu. Biz sanırdık ki esas nizamat bizdendir, biz sanırdık ki ona bir çeki düzen verilecekse bu bize düşerdi.

Hepimizin kaderi farklıydı. Bizi neyin saracağını, biz daha doğmadan hangi ağların ustalıkla örüldüğünü keşfetmek zaman alacaktı. Her şey olup bittikten, kader ağlarımızı sıkıca örüp bizi kendi sarmalında bir güzel öğütmeye başladığında artık kendi hikâyemize toptan bir bakma fırsatı bulacaktık. 

“Nasıl bir hayat isterdim?” sorusunu eskisi kadar şiddetli bir beklentiyle sormuyorum. Geçmişte özellikle toy zamanlarda gelecek üzerine hayaller kurmanın hoş ve naif dünyasında gezinirken aklımdan her ne geçirdimse sırası gelince onların bir bir gerçekleşeceğine olan inancım tamdı. Sanırdım ki niyet etmek yeterlidir, hayal kurmak yolu yarılamak, adım atmak onu bitirmekle eş bir şeydir. Ama öyle olmadığını çok fazla yara bere almadan öğrenmem zor olmadı. Hayat mütemadiyen kurgulanan bir akış içinde o geniş zamanın bir kesitinde beni de içine alıp evirip çevirmeye başladığında, bütün bu düzeneğe cümle azalarımla bilfiil girdiğim andan itibaren kendimi bazen bildiğim ezberleri takip ederek doğru olanın ne olduğunu bulmak için azgın dalgalara karşı inatla kulaç atarken, bazen de üstüme üstüme gelen deli rüzgâra karşı direne direne yürürken buluyordum.

Bir kuralı olmalıydı delice esen rüzgârların, bir muntazam işleyişi olmalıydı dalgaların. Hayatı anlamak istiyordum.

Necdet Subaşı

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 12:30
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20