Bize karşı onlar

Hepimizin bildiği gibi insanoğlu, yaradılışı itibariyle sosyal bir varlıktır; toplumsal yaşamın bizler için kaçınılmaz olduğu bir gerçektir. Hayatımızın bu yönünü ele alan sayısız araştırma ve farklı görüşler mevcuttur. Hafize İhtiyar yazdı.

Bize karşı onlar

Günlük hayatımızda farkında olsak da olmasak da dakikalar içinde birçok karar alırız ve devamında çeşitli davranışlar sergileriz. Ardından bu süreçte çizdiğimiz rotaları ve edindiğimiz sonuçları kendimize mal etmeye yelteniriz. Peki, sahiden hayatımızın senaristi yalnızca biz miyiz? Çevremizin üzerimizde kurduğu hakimiyete karşılık irademizin hükmü nedir?

Hepimizin bildiği gibi insanoğlu, yaradılışı itibariyle sosyal bir varlıktır; toplumsal yaşamın bizler için kaçınılmaz olduğu bir gerçektir. Hayatımızın bu yönünü ele alan sayısız araştırma ve farklı görüşler mevcuttur.

Örneğin, İbni Haldun “Mukaddime” isimli eserinde, insanların birbirleriyle çeşitli nedenlerle etkileşim ve dayanışma içinde olmasının zaruriyetinden bahsetmiştir.1 Benzer bir yaklaşım Adler’in “Sosyal ilgi” kavramıyla da karşımıza çıkmaktadır. Adler’e göre insanlar, doğuştan birbirleriyle ilişki kurma potansiyeline sahiptirler ve “Birey ancak toplumla kaynaşıp iç içe girerek birey niteliğini kazanır.” Erich Fromm ise insanın başkalarıyla ilişki kurma eğilimini varoluşsal bir ihtiyaç olarak tanımlanmaktadır.2 Dinimizde de müminlerin kardeşliğinden, akrabalık ilişkilerinin önemine kadar birçok konuda toplumsal hayatın ehemmiyetine yönelik işaretler görmek mümkündür.

Peki, sosyalleşmekten ne anlamamız gerekiyor?

Sosyalleşmekten kastımız elbette bir kişinin kalabalık bir ortama girip zaman geçirmesinden ibaret değildir. Sosyalleşme, kelime itibariyle de anlaşılacağı üzere işteş bir fiildir ve karşılıklı olarak gelişen bir süreci ifade eder. Bireyler arasındaki iş birliğine vurgu yapar. Bu birlikteliğe dâhil ettiğimiz unsurlardan biri olan bireysel kimliğimiz, sahip olduğumuz kişisel özelliklerimizi ifade ederken bir de daha genel olan ve herkesçe kabul gören toplumsal rollerimiz vardır. Toplumsal roller, konumumuz gereği insanların bizden beklediği davranışlardır. Örneğin, eğitimine devam eden birinden öğrencilik rolü gereği, derslerine yönelik sorumluluklarını yerine getirmesi beklenir. Aynı şekilde anne rolü olan bir kadından ise çocuklarıyla ilgilenmesi beklenir. Kısaca toplumdaki durumumuz, bizim ne yapacağımızın yani rollerimizin belirleyicisidir. Kişilerin toplumda birden fazla rolü olabilir ve bunlardan bazıları daha baskınken kimileri daha arka planda kalabilir. İşte tüm bu rollerimizin bütünü, bizim toplumsal kimliğimizi oluşturur.3

Kişisel özelliklerimizin birbirimizle kurduğumuz ilişkilerdeki yeri yadsınamaz bir gerçek olsa da bulunduğumuz toplumun benliğimiz üzerindeki çarpıcı etkilerini de unutmamak lazım. Şimdi biraz bunu anlamaya çalışalım. Mesela, toplumsal kimliğimizi oluştururken benliğin grup içinde yitirilmesinden bahsedilmektedir. Özellikle toplulukçu (Collectivist) kültürde -ki ülkemiz de böyle kabul edilir- yaşayan bireylerin “Ben kimim?” sorusuna verdikleri yanıtların çoğunda, kendilerini sosyal gruplar üzerinden tanımladıkları görülmüştür.4

Bunu doğrudan kendi üzerimizde düşünebiliriz. Hangimiz bu sorunun yanıtına kişisel özelliklerine atıfta bulunarak cevap verirdi ki? Denemesi bedava. Duyacağımız cevapların çoğu, “Ben Türküm” ya da “Ben Müslümanım” gibi aidiyet duyduğumuz gruplara ilişkin toplumsal bir tanımlama olacaktır. Hâl böyle olunca biz farkında olsak da olmasak da bulunduğumuz toplumun bizi yoğurduğu kabul edilmektedir ve zaman içinde bireysel kimliğimizin üstü toz tutmaktadır. Belki üstad da dizelerinde bize bunu anlatmaya çalışmıştır:

“Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle

Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle”5

Kimliksizleştirilenlerden misiniz?

Şimdi yakın arkadaşlarımızdan birini düşünelim. Mesela Merve’nin, sizinle birlikteyken sergilediği davranışlar ile bir gruba dâhil olduğunda yapabileceği şeyler arasında ne kadar farklılık var? Tabii kastettiğimiz şey kalabalığa karışınca bazı kaygılardan ötürü hepimizin başına gelebilecek bir çekingenlik meselesi değil. Asıl mesele doğma büyüme İstanbul hanımefendisi olarak yetişen Merve’nin, taraftarı olduğu takımın futbol maçına gittiğinde nasıl olup da birden ağza alınmayacak şeyler söyleyerek saldırganlaşabilen birine dönüşebildiğini anlamaktır. Başka bir deyişle; insanlar, bir topluluk oluşturduklarında, bu birlikteliği tehlikeli amaçlar için bir araç olarak da kullanabilir ve bireysel yükü azaltarak sorumluluğu gruba yükleyebilir. Böylece yalnızken yapamayacakları birçok şeyi bir arada daha rahat yapar hâle gelebilirler.

Bu yüzden normalde karıncayı bile incitmez dediğimiz kişiler, bir grup içerisinde hiç beklenmedik davranışlar gösterebilir. Le Bon, birlikte yapılan bu tür mantık dışı davranışları “Sosyal Bulaşma” olarak açıklamıştır. Bireysel kontrolün azalması ve kimliğin deformasyonuyla beraber sorumluluğu gruba aktarmamız, bizi daha kolay yanlış davranışları yapmaya itebilmektedir. Bu farkındalıkla bakıldığında, salih ve saliha kullarla birlikte olabilmenin ehemmiyeti belki de daha iyi idrak edilebilecektir. “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğrularla beraber olun.”6 Peki, şimdi suçu başkalarına mı atacağız?

Davranışa gerekçe bulma ihtiyacı

“Ben sana güveniyorum da çevrene güvenmiyorum!” diyen biri aslında ne demek istiyordur? Bu gibi cümlelerin altında yatan mesaj şu olabilir: “Dışsal gerekçeler öne sürerek yapmaman gereken, aslında doğru olduğunu düşünmediğin bir şeyi yapabilirsin, sende o iradeyi göremiyorum.”

Nitekim haklılık payı da var. Düşüncelerimiz ve inançlarımızla çelişen davranışlar sergilediğimizde, insan bu huzursuzluktan kurtulmak ister ve bahaneler bularak kendini rahatlatır. Festinger’ın “Bilişsel Çelişki Kuramı”nda bahsettiği gibi. Değinilecek çok etken var belki ama benim asıl vurgulamak istediğim nokta, dışsal ve içsel faktörlere atıflarımız.

Her zaman işler yolunda gitmiyor ve insan olmanın gereği elbette hatalar yapabiliyoruz. Yapabiliyoruz da bunu ne kadar kabullendiğimiz tartışılır. Çünkü hemen bir gerekçe arayışına girerek bu huzursuzluğu bir şekilde rasyonalize etmeye çalışıyoruz. Mesela, benim için sakıncalı olan yememem gereken bir şeyi yediğimde -ya da ihlal etmiş olduğum herhangi bir yasağı da düşünebiliriz- bunu “Mecbur kaldığım için yaptım, herkese o yemeği söylemişlerdi ve başka seçeneğim yoktu.” gibi dışsal etkenlere bağlayarak açıklamaya çalışıyoruz. Peki, böyle bir zorlama olmaksızın, gerçekten yalnızsak ve başka seçeneklerimiz de varsa ama yine de yaptıysak ne olacak? O zaman bunu içsel bir gerekçeyle izah etmeye çalışacağız. Yani o “Şeyin” aslında bizim için çok da zararlı olmadığına inanmayı seçeceğiz.

Bu çarpıcı kuram özetle bize şunu göstermeye çalışıyor: Benimsediklerin ile davranışların çelişkili olduğunda, bunu dışsal etkenlerle açıklamaya çalışırsın, eğer yeterli bahanen yoksa davranışların doğrultusunda inanmaya başlarsın. Yani tutumlarını, yaptıklarına göre değiştirerek bu çelişkiden kurtulmayı seçersin. Ve tüm bunların ardından şu söz akla gelir: “İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlar.”7

Kastımız nedir?

Nihayetinde temel derdim, insan davranışlarına yönelik bakış açımızın farklı perspektiflerle zenginleşmesi ve her bir fiilin arkasında yatan nedenler göz ardı edilmeksizin o bağlam içerisinde değerlendirilmesinin mahiyetine dikkat çekmektir. Ortada bir sonuç vardır ancak nedenler tek değildir. İradî, zarurî yahut manipülatif sebeplerden ötürü birçok şeyi yapıyor olabiliriz. Ancak her birey, duygu, düşünce ve davranış boyutunda bir şekilde tutarlı olmak ister. Cemil Meriç’in tabiriyle “Omurgasız” insanlardan olmamak için öncelikle bireysel ve toplumsal olaylara yönelik farkındalığımızı artırmamız önemlidir. Kim bilir belki de biz aktif görünen pasiflerizdir. Bu nedenle bir eylemi yöneten olduğumuz kadar, o eylem ya da çevre tarafından yönetilen de olabileceğimiz unutulmamalıdır.

Benliğimizin ve değerlerimizin dizginlerine sımsıkı sarılırsak ne bulunduğumuz toplum ne yer aldığımız gruplar ne sahip olduğumuz imkanlar ne de değişen şartlar bizi kendimiz olmaktan uzaklaştıran şeylere dönüşür. Herkes bir beşer kabul edilebilir fakat fert olabilmek, dirayeti ve iradeyi tutarlıca sürdürebilme kabiliyetinde gizlidir.

“(İyi) Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kişidir.”8

Her zaman, her yerde, her koşulda…

Hafize İhtiyar

Kaynakça:

1 Coşkun, A. ve Cankatar, M. A. (2018). Mukaddime’de İnsan, Toplum ve Toplumsal Yaşam Üzerine İnceleme. Medeniyet Araştırmaları Dergisi, 3(6), 85-101

2 İnanç, B. Y. ve Yerlikaya, E. (2016), Kişilik kuramları

3 Sosyoloji I- Toplumsal Yapı ve Toplumsal İlişkiler

4 Kağıtçıbaşı, Ç. ve Cemalcılar, Z. (2014), Dünden bugüne insan ve insanlar: Sosyal psikolojiye giriş

5 Necip Fazıl Kısakürek “Muhasebe”

6 Tevbe Suresi, 119

7 Ömer (Radıyallahu Anh)

8 Buhari, İman 4-5, Rikak 26; Müslim, İman 64-65

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 21:00 Güncelleme Tarihi: 02 Ocak 2021, 21:44
banner25
YORUM EKLE

banner26