Beyaz adam ve ateşli demiri

"Bakıyorum, “Sosyal adalet” diyen gençlerin aklında artık La Casa de Papel’in izleri var. “Soyalım, hırsızlık yapalım, çaldığımızı bölüşelim!” Sosyal adaletsizliğin önüne geçmek için “Mevcut pastayı büyüterek daha âdil bir şekilde dağılımını yapalım.” diyen yok." Nilgün Bıyıklı yazdı.

Beyaz adam ve ateşli demiri

Tarsus’un kavurucu sıcakları evde oturmayı mümkün kılmadığı ve o zamanlar klima da hiç kimsede olmadığı için bütün çocukluğumuz sokaklarda geçti. Mutlaka bir ağaç gölgesi serinliğinde ama oyunlarla koşturmaca ile. Tam anlamıyla bir “sokak çocuğu” olduğumu defalarca söylemişimdir. Nitekim bunun semeresini, hayatı kitaplardan okuyarak değil bizzat yaşayıp öğrenerek yedim.

Pazar günleri, sabahların TV klasiği şimdilerde “western” dedikleri, kovboy filmlerini izleyerek geçerdi. Peşinden çıkan klasik Batı müziği konserini izlemeden TV kapatılır, soluğu sokakta alırdık. Herkes aynı filmi izlemiş olduğundan o günün oyunu “kovboyculuk” olurdu. Allah vergisi, gen mirası ten rengim daha o zamanlar oyundaki kaderimi belirlerdi. Kovboyculuk oyununda mutlaka Kızılderili karakterine de ihtiyaç vardı ve ben otomatik olarak Kızılderili olurdum. Hafif de gözler kısık olunca bu, kaçınılmaz bir sondu. Ancak Kızılderili karakterini oynamak çok canımı sıkardı, itiraf ediyorum. Ben, Calamity Ceyn gibi hızlı silah çeken, ata hızlı inip binen ve at üstünde olmadık cambazlıkları yapabilen bir kadın kovboy olmayı çok isterdim. Bu isteğimi her dile getirişim, ten rengim ve kısık gözlerim sebebiyle dikkate alınmaz, ya Kızılderili ya da oyun dışı olma seçenekleriyle baş başa bırakılırdım.

Neden Kızılderili’yi oynamak istemiyordum? Çünkü Kızılderililer saldırgan, medeniyetten nasibini almamış, insanların kafa derisini yüzen, elini-kolunu kesen, kadın, çoluk-çocuk ayırt etmeksizin zavallı beyaz insanları öldüren vahşi insanlar topluluğuydu. Kim böyle bir rolü üstlenmek isterdi ki? Hele de çocukluğun masumiyeti ile bezenmişken?

Gel zaman git zaman, biz büyürken ve dünya kirlenirken kimi konularda temizlenme, arınma da mümkün olabiliyordu. Lise birinci sınıfta tarih hocamız bir vesile ile bahsi açılınca Amerika kıtasının keşfi ve yerliler, göçmenler, iç savaşlar ve dahasını hafta boyunca bize etraflıca anlattı. Meğerse “beyaz adam” Amerika kıtasını keşfetmiş, sonra buraya topluluklar hâlinde göçmüş; en güzel, en verimli topraklar oranın yerli halkında yani Kızılderililerde olduğu için hemen sahip olduğu en büyük kötülüğü; “ateşli demir” top, tabanca, tüfeği kullanarak bu insanları yerinden, yurdundan etmiş imiş. Zavallı yerliler, kendi topraklarını vermemek için direnmişler, ellerindeki ilkel ok, mızrak, balta ile savaşmışlardı. Ateşli demir karşısında kim durabilir ki? Duramamışlar işte. Sonra da hani derler ya 'Tarihi galipler yazar, mağluplar okur' diye; biz, bu galiplerin anlattığı mücadeleyi okumuşuz, izlemişiz yıllarca. Amerikan sinemasının kodomanları, bu galiplerin torunları olduğu için de Kızılderilileri şeytanlaştırıp karakterize etmişler, kendilerini de her daim “zavallı mazlum beyaz göçmen” gibi göstermişler.

Tarih hocamızın bütün bunları anlattığı o günlerde gözüm açıldı. İki şeyin farkına vardım. Bir; bana “doğru” diye anlatılan her şeyi gözü kapalı kabul etmeyecektim. İki; sinema/beyaz perde “ateşli demir” den daha tehlikeli, daha ölümcül bir silahtı. Katili mazlum, masum ve mazlumu katil olarak gösterebiliyordu. Bu da bir nevi cinayetti; içimizdeki adalet duygusunu öldüren cinsten.

Yıllar geçti, üniversitede okuduğum vakitler, sınıfımızda “inek” diye kimsenin muhabbet etmediği, sıkıcı bir öğrenci vardı; Mehtap. Bir gün Mehtap heyecanla geldi sınıfa. O zamanlar özel kanallar patır patır yayılıyor. Bir tanesinin bilgi yarışmasına başvurmuş ve kabul edilmiş. Kendine yakın bulduğu ben ve birkaç ismi yarışma günü stüdyoda görürse çok sevinirmiş. Denizli nere, İstanbul nere? Üstelik bunun otobüsü, bileti, konaklaması var. Aylardan kış, Ocak-Şubat falan. Ne yer ne içeriz? Hiç düşünmeyin, dedi Mehtap. İstanbul’da oturan halası, üç arkadaşını daha misafir edermiş. “Bilet paralarınız da benden, n’olur yanımda olun, heyecanımı bastırırım sayenizde” deyince bir durduk hâliyle. Otobüs beleş, yemek beleş, TV gibi popüler bir etkileşim aracının perde arkasını ve ilk kez İstanbul’u göreceğim. Bu fırsat kaçar mı? Eh, hemen kabul ettik tabi. Atladık gittik. Gece heyecandan uyuyamadık, sabahı zor ettik. Şansımıza, İstanbul’un kar-kıyamet her yerin beyaz örtüye büründüğü bir günde, çekimlerin yapıldığı stüdyoya gittik. “Gittik” deyince aklınıza hemen bindik-indik, hoop vardık gelmesin. Yollar buz, vapurlar çalışmıyor, her tarafta kayan, kaza yapan arabalar, yollar tıkalı, otobüsler hurda, rampaları çıkamıyor. Üç saatte Kadıköy’den Taksim’e vardık. Çekimlerin başlamasına yarım saat var, sadece 15-16 izleyici mevcut. Yönetmen geldi; “ Bekleyelim birileri daha gelir belki” dedi. Bekle Allah bekle, yok! Nihayet baktılar olmayacak. Yönetmen yine geldi, dedi; “Hepiniz şu sağ köşeye toplanın, ben işaret verince el çırpın.” Yaptık. Sonra sola toplanın, sonra yan yana oturun, sonra arkaya geçin... Böyle böyle, herkes yanında oturduğu insanı değiştirerek izleyici koltuklarının her tarafından çekim yapıldı. Ceketler giyildi, çıkarıldı, şapkalar takıldı, çıkarıldı. Kazaklar değiştirildi vs.

 Çekilen o bölüm tam 2 hafta sonra yayınlandı ve izleyiciler şunu gördü: Tıklım tıklım dolu bir izleyici bölümü ve bu izleyicilerin, yarışmacıları her seferinde deliler gibi alkışlaması. Öyle bir göz oyunu yapılmıştı ki salonun hınca hınç dolu olduğuna ben bile ikna olmuştum!

Ne demiştik?

Ekran, korkunç bir silah.

15 kişiyi 150 kişi gibi gösterebiliyor. Kimse farkına bile varamıyor. Yahu şu önde oturan abla, sarı montu vardı, şimdi beyaz bluzla en arkada ve saçındaki toka da gitmiş diyen kimse çıkmadı.

Tabi bütün bu tecrübelerimden geriye, “paranoya” kaldı. Herkesten, her şeyden şüphe eder hâle geldim. Baktım, böyle de hayat çekilmiyor, sonrasında saldım gitti.

Ama öyle “saldım gitti” deyince de salamıyor ki insan? Gece karanlığında eve dönerken arkamda iki gölge göreyim hemen arkamda bir seri katil olduğunu, paltosunun cebinde sakladığı silaha susturucu takmış olabileceğini, A-101 mağazası ile evimin arasında yanmayan sokak lambasının karanlığında o tabancayı çıkarıp beni sessizce öldüreceğini düşünüyorum. Sonra da Neşeli Günler filminde iştahla yemek yiyen çocuğun dediği gibi “Elin çulsuz turşucusunu anarşistler n’apsın?” deyip o düşünceleri kafamdan atıyorum.

Beyaz ekrana, sinemaya bakışımda paranoyamın devam ettiğini söyleyebilirim ama. Hâlen her izlediğim filmin peşinden, bana hangi yalanlar söylenmiş acaba deyip karakterleri, olayları “gogıllıyorum”. Mesela Green Book filminde Vito Morgensen’in canlandırdığı karakterin, hiç de öyle filmde anlatıldığı gibi olmadığını, ortada ölene kadar süren dostluk falan değil bir işten kovulma hadisesi olduğunu bu sayede öğrendim.

Şu sıralar ise kafayı Netflix’e takmış durumdayım. Benim çocuklar “İlk ay ücretsiz” deyip üye olmuşlar. Eh, beleş olma durumu söz konusu olunca “sirke baldan tatlı oluyor” ya ben de “Onu mu izlesem, bunu mu izlesem” diye her akşam kendimi ekran başında bulur hâle geldim. İlk günler her şey çok güzeldi. İzlemek isteyip de temin edemediğim birkaç diziyi hemen izledim. Sonra film arşivlerine baktım, birkaç tane de öyle filmi izleme listeme attım, devirdim. Hadi bakalım, oturalım, yeni diziler, filmler keşfedelim dedim. Eh, evde ergen çocuklar olunca öyle her şeyi açıp uluorta izlemek de olmuyor. Öncesinde ben biraz kurcalayıp “hep beraber” izlemek için uygun olup olmadığına bakayım dedim.

Demez olaymışım!

Kabuk tutmuş paranoyamı kanattım, kanı durdurmakta güçlük çekiyorum desem yeridir. Herkesin söylediği, yoğun olarak “eşcinselliğe övgü” hâli belki de diğerlerinin yanında çok masum bile kaçabiliyor.

Evli insanların birbirlerini aldatması, sevgili ve eşin aynı evde yaşaması, gay ve lezbiyenliğin yüceltilmesi, evliliğin bir “kurum” olarak berbat olduğu düşüncesi, çocukların daha küçücük yaşlardan itibaren ebeveyn kontrol ve denetiminden uzak olması gerektiği fikri, Afrikalıların vahşi olduğu, medeni beyazların gelip onların vahşetini engellemeye çalıştığı, kanun ve düzenin kabul edilemezliği, kanun ve nizama karşı duruşun yüceltildiği, dünyanın en zengin insanlarının ne kadar yüce, yardımsever oldukları ama insanlar tarafından maksatlı olarak kötülendiği, İslâm dini söz konusu olunca tam bir İslâm ve Müslüman karşıtlığı ancak Yahudiler söz konusu olunca, zavallı masum insanlar, “tüh tüh, yazık onlara!” dedirtilmeye çalışıldığı, Arapların, Ortadoğuluların ve hatta bütün Doğuluların çakal, çukal, üçkağıtçı, dolandırıcı, vahşi, kötü, hırsız, katil vs. oldukları, daha neler neler... Bütün bunlar, sinsi bir şekilde, dizi ve filmlerin satır aralarında izleyicilerin beyinlerine boca ediliyor.

Sömürgelerinden aldıkları bedava işgücü, altın, gümüş ve değerli madenler sayesinde zenginleşmiş, ekonomik açıdan müreffeh bir toplum düzeyine gelmiş; “tek dişi kalmış” Batı belli ki bu sayede yükselen üçüncü dünya ve orta sınıfı hizaya sokmak istemiş. Çünkü günümüz şartlarında, doğrudan sömürme şansı artık yok. Bunu sinsice başka bir yoldan denemeye koyulmuş. Kendisinin, varlığını tehdit olarak gördüğü toplum ve ülkelerin siyasi/dinî/sosyal/iktisadi değerlerini aşındırarak onları güçsüzleştirme, elsiz-ayaksız bırakmayı denemiş, hâlen de denemeye devam ediyor.

Bakıyorum, “sosyal adalet” diyen gençlerin aklında artık La Casa de Papel’in izleri var. “Soyalım, hırsızlık yapalım, çaldığımızı bölüşelim!” Sosyal adaletsizliğin önüne geçmek için “Mevcut pastayı büyüterek daha âdil bir şekilde dağılımını yapalım” diyen yok.

Yaşlı insanların tecrübeleri diyorsun, gençler atılıyor hemen: “Modası geçmiş fikirler, mazide kalmış köhnemiş zihniyet!” Deneyimsiz bir kuşağın, sonucu belli hataları pervasızca yapıp tamiri, belki asırlar sürecek enkazlardan çıkması hedefleniyor.

Bunları konuştuğum insanlar şaşırıyor ve bana; “Abartmıyor musun? Paranoya yapıyorsun sanki?” diyorlar. “Şimdi size ateşli demire sahip beyaz adamın, hem öldürüp hem de “Cambaza bak” diyerek nasıl hedef şaşırttığını sebepleriyle anlatırım ama bu, çok uzun sürer. Ne benim çenem kaldırır ne de sizin başınız!” diyorum. Bön bön bakıyorlar suratıma.

Bereket versin, bu yazıyı yazdım da linkini vatzaptan atarım, okurlar artık!

Nilgün Bıyıklı

Makas Dergisi, Ekim-Kasım, 10. Sayı

Yayın Tarihi: 19 Kasım 2019 Salı 11:00 Güncelleme Tarihi: 18 Kasım 2019, 17:06
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Şule Yüksel Donat
Şule Yüksel Donat - 2 yıl Önce

Bir solukta okudum. Bir iletisimci olarak cok begendim. Elinize saglik.

banner26