banner17

Bestseller mı yoksa bir balon mu?

Serdar Özkan'ın ilk kitabı Kayıp Gül herkesin dilinde. Ama başka bir baba kitaba getireceğiz sözü...

Bestseller mı yoksa bir balon mu?

Kayıp Gül'ü, Tüyap'ta ilk önce merakla elime aldığımda o parlayan pembe kapak ve yorumlar hiç sıcak gelmemişti bana. Herkesin dilinde dolaşan, en çok satanların arasında boy gösteren Kayıp Gül, iki gün öncesinde de diğer kitapların arasından ayrılıp bu defa okunmak üzere tekrar elime ulaştı .  

Kesinlikle beğenmeyecektim, hem bu kadar reklamı yapılan ve popüler olan kitaplara karşı uzaktan bakmak daha sağlıklıdır her zaman diye düşünürüm. Herkesin üzerine -birden- düşmesi,  kitabın her bir yanından fışkıran harika yorumlar da kitaba önyargıyla yaklaşmama neden oldu. Kitap, muhakkak mükemmel, harika demek zorundasınız gibi bir sonuca zorluyorlardı sanki insanları. Ayrıca, fabrikadan çıkmış da, herkes alsın okusun, bu olağanüstü kitap herkesin elinde olsun gibi gösterildiğinde o kitabın sayfaları inceliyor, değeri azalıyor, cümleleri zayıflıyor; kitap aynı anda çoğalıp aynı anda tükeniyor sanki.

Ve bir de en çok satan kitaplarda en eksik olan şey dil oluyor.  

Serdar Özkan, Kayıp Gül
 

Diller kitapların içeriğini tayin eder 

Kayıp Gül'ü önyargıların ardından okumaya başladığımda hiçbir şey beklemiyordum. İlk sayfalarında da haklı çıktığım için kendimi tebrik ediyordum. Aynı zamanda benimle birlikte kitabı okuyan bir arkadaşım da kitaba bayıldığını söylüyordu telefonda. Ben ise ona kitabın üzerinde durmadan, kolayca okunacak olmasını şikayet ediyordum. Etkilenecek bir tarafı, baş tacı yapılacak bir konusu, bir dili yahu en önemlisi bir dili yoktu! Kayıp Gül'ün ardından okuduğum Mehmet Uzun'un Yitik Bir Aşkın Gölgesinde isimli romanının ön sözünde Yaşar Kemal'in 'Dillerin özelliği romanın, şiirin biçimini, yapısını, dahası da içeriğini tayin eder.' cümlesiyle Kayıp Gül'ü anımsadım fazlasıyla. Konu ne kadar güzel olsa da onu ifade eden özel bir dili olsaydı, cümleler birbirini tamamlasaydı, kelimeler cümlelerin içine yedirilseydi, belki yüz sayfa daha yazılsaydı, Kayıp Gül nasıl olurdu o zaman acaba diye düşündüm durdum. 

Serdar Özkan, Kayıp GülKelebek olun, uçun! 

Kayıp Gül'de ileriki sayfalarda önyargım biraz kırılmaya, konu hakkındaki anlamsız dediğim düşüncelerim değişmeye başladı. Kitap bittiğinde ise kitaba bakışım ilk elime aldığımdaki gibi sert ve umutsuz değildi. Güzel bir mesajı, insanı kelebek yapan bir konu süslüyordu. Ayrıca Kayıp Gül, Simyacı'nın eteklerinde dolaşarak bizi masalsı bir diyara götürüyordu.

Kitapta gülleri duymayı öğrenmenin gerçek anlamını keşfetmek için bir mücadelenin içinde bulabilirsiniz kendinizi. Gülleri koklamak mı yoksa duymak mı derdimiz?.. Bahsettiğim gibi kitap bitince, insanın kelebek olup eşini bulmak için uçması, düşüncelerin içinde bir zaman dolaşması mümkün.   

Ortada bir yanlış mı var? 

Yine de bu kadar abartmaya gerek yok tabii. Bir kitabın bu kadar abartılması mı yanlış yoksa bir kitabın en çok duyulan, satanların arasında olması için aynı niteliklere sahip olması mı yanlış, ya da her ikisi de mi yanlış? Hep aynı türler çok satanların arasında oluyor. En baba kitaplar nerede, onlar kimlerin beyninde en çok satanların arasında? Yoksa zaten geleceğe kalacak olan kitaplar genele hitap etmenin zararlı olduğunu mu düşünüyorlar? Yani zaten hiç bunlar birbirine karıştırılmamalı mı? Bilemiyorum… 

Baba kitap demişken… 

Rasim Özdenören'in İmkânsız Öyküler'ini daha yeni bitirmiş olmanın heyecanını yaşarken ve kitaplardan bahsediyorken, biraz İmkânsız Öyküler'e de değinmeden bitirmek istemedim.  

Birini bitirip bir diğerini heyecanla okumaya başladığım öykülerden en beğendiğim öykü diye bir şey yok sanırım; çünkü buna bir türlü karar veremiyorum. Hepsi birbirinden özel… 

rainer_maria_rilke copy.jpg
Rilke

Kuklacı, Hasta, Sabah Molası, Uluma, Kedicik, Ses, Korkak ve Ötesi, Hazan, Çölde Bir Kâşane, Pazar Boşluğu, Arınma, Ses, Yakarış, Böcekler, Bayrama Giderken, Cadde-i Kebirde Yaşanan Hasret, An, O, Çocukluğun Labirentinde, Çelik Işıltısı, Sarhoş Sokaklar, Perdeler, Piknik, Otel Duvarları, Ateş Tüneli…  

Ayrıca… Kafka, Berlioz, Rilke, Sait Faik, Necip Fazıl, Shakespeare, Dostoyevski, Ebubekir Eroğlu, Cahit Koytak; Hiroşima Sevgilim, Sessizlik, Tepedeki Oda, Rocco Kardeşler, Sebastian Bach, Salvador Dali, Gogol… Öykülerde bu gibi isimler de cümlelerin arasında yerlerini alıyorlar.  

İmkansız Öyküler'in, bazı imkânsız cümleler 

Bilmem ki nasıl oluyor böyle bir dil? Bu cümlelerin kalbi ve aklı nasıl bir yeteneğe sahip? 

Rasim Özdenören
Rasim Özdenören

'Üstat Faulker Luxemburg parkında işittiği Berlioz'un müziğini bayat bir dilim ekmeğin üstüne sürülmüş Tchaikowsky olarak düşünüyordu.' ( Kedicik)  

'Altındağ yamacında üst üste binmiş yüzlerce evin karanlık perdesi kırık camlarının arkasından fırtınaya tutulmuşçasına savrulmaya başladı. Tepenin yukarılarında, en arkada görünen yaprakları dökülmüş, cılız huş ağacı keskin ıslıklarla orada bir başına yalnızlığını haykırmaya çalışıyordu.' (Perdeler) 

'Yüzüne bakıyordum. Yüzüne bakma sözü bana bin yılları çağrıştırıyor. Bin yılları bin yıllarla çarpınca ortaya çıkacak olan süre: an. Öyleyse onu anmam gerekiyor. Binlerce yıl süren o bir anın içinde onun benim gözlerimde okuduğu anlamı, benim gözlerimden onun gözlerine yansımış olan görüntüde okuyabiliyorum…' ( Piknik)  

Rasim Özdenören, İmkansız Öyküler'Gözler, hafif çırpınışlarla iskelenin bodur temel direklerine çarparak hışırdayan, 'lak, lok!' sesler çıkartan suya, suyun mavi yeşil kara lekeli yüzeyine saplanmış…' ( İskele) 

'Ne zaman Aladağ'a gitse, Güzlek ya da Kerhan yaylasının çeperlerinde dolaşsa, oralarda bile bir denizin derin içlerine teğet geçtiğini bilirdi. İns'in kendisiyle birlikte oralarda dolandığını… Tasmasını elinde tuttuğu aslanın ona yoldaşlık ettiğini…'

( İskele)

-Bu öykü de Cahit Zarifoğlu'nun, İns öyküsünü hatırlatıyor büyük ihtimalle.-  

'Bahçenin orta yerine bırakılmış olan o kum ve kireç karışımı cüruf da neyin nesi? O cürufu kim boşaltmış olabilir? Bu bir soru mu? Aslında ilginin yöneldiği, muhatap aldığı kimse yoktur. Muhatapsız bir soru, soru olma değeri taşımaz. bu yüzden o cürufu kimin döktüğüne ilişkin bilgi kafadan bir gölge etkisiyle gelip geçer: kimseyi rahatsız etmeyen belirsiz bir gölge, milyarlarcası arasında yalnızca bir yakamoz kırıntısı... O kadar.' ( Boş sokak)

….

Böyle cümleleri içeren öykülerden sonra söyleyecek söz kalmıyor… 

Gözde Nurcan okudu, kafası karıştı.

yazangozde(at)gmail.com

Güncelleme Tarihi: 10 Ocak 2010, 11:22
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
populist
populist - 9 yıl Önce

her okuyan görecektir ki, kayıp gül gerek kurgu açısından gerekse de bir olay anlatırken çok fazla ayrıntıya girerek anlatacağı olayı anlatamıyor. buna bir sürü örnek verebilirim... yok küçük prensle karşılaştırılıyormuş filan, kim karşılaştırıyor, sadece kendisi...

serdar bey iyi bir yazar değildir, müthiş bir reklamcıdır...
kendisini ve kitabını müthiş pazarlıyo. timaş da buna alet oluyo, yazık ya gerçekten... bu günleri de mi görecektik TİMAŞ?

Mert Ali Erdem
Mert Ali Erdem - 9 yıl Önce

kayıp gül başyapıt değil evet. ancak kitapla ilgili spekülasyonlar neden üç dört yıl önce yoktu da şimdi var. bunu da düşünmek lazım. kitap daha evvel doğan yayıncılıktan çıkıyordu. ondan sanırım bir gürültü kopmadı.

Cangiz
Cangiz - 9 yıl Önce

http://www.haber5.com/kayip-gulun-kayiplari-haberi-50823.aw

banner8

banner19

banner20