Annelik gibi bir güzellikten neden kadın yazar mahrum bırakılsın?

Müslüman her kadın yazar-sanatçı aslında +1 Ursula olabilir. Tanınsın tanınmasın kendi serüveninin farkında olan her kadının bu lütfa erişeceğine inanıyorum. Gerçekten de unutsa, kızsa, isyan da etse, erkeğe verilmeyen birçok nimete sahiptir. Sahip olduğu kıymetin farkında değil. Kendisinde olmayanla -obsesif derecede- çok ilgili. Öğretilmiş ve öğrenilmiş bir çaresizlik bu. Baştan kaybedenin çaresizliği…

Annelik gibi bir güzellikten neden kadın yazar mahrum bırakılsın?

Ursula K. Le Guin Amerikalı bir yazar. Bilim kurgu ve fantezi edebiyatının en önemli yazarlarından kabul ediliyor. Mülksüzler, Yerdeniz dizisi (Yerdeniz Büyücüsü, Atuan Mezarları, En Uzak Sahil, Tehanu, Yerdeniz Öyküleri, Öteki Rüzgâr) ve daha birçok eseri Türkçeye çevrildi. Ursula, ejderhalardan ve büyücülerden bahsediyor. Fantastikseverler için yazdıkları başucudur. Daha az ilgili olanların ise kayıtsız kalamayacağı güzellikte, baş eğdiren, “Fantastik mi yazsam acaba?” dedirten eserleri vardır. Ursula’nın hikâye, deneme, şiir, çocuk kitapları ve roman türlerinde birçok eseri var, ilgilisine tavsiye ediyoruz. Ama buradaki yazının merkezinde, Kadınlar Rüyalar Ejderhalar olacak. Bu kitapta Le Guin’in denemeleri yer alıyor. Samimi, cesur ve etkili yazılar. Korkmadan, çekinmeden, lafını esirgemeden doğruyu konuşan bir yazar var karşımızda. Kadınlardan, çocuklardan, yazmaktan, erkeklerden bahsediyor. Le Guin, amacının kimsenin duygularını incitmeden mümkün U olduğunca altüst etmek olduğunu söylüyor. İncitmiyor da, silkeliyor sadece.

Bu silkelemeye Amerikalıların fantastik edebiyata yaklaşımından başlayabiliriz. (Sadece Amerikalılar mı?) Buna elbette çocuğunu sadece fantastik değil, her türlü kurmaca okumaktan sakınan anne babaları da ilave edebiliriz.

Bu çocuktan patates olur

Sözgelimi bir adam elinde kitabı, çayını içiyordur. “Canım, bir çay daha…” derken gözü çocuğuna takılır... Gözünden sakındığı ciğeri, kitap okuyor. Biricik kızı kitap okumayı seviyor. (Adamın yüzü güler.) Bu çok açık. Ne güzel. Ya sonra? Hadi şimdi çocuk kitapları okuyor. Sonra referans kitaplar belki, ama ya başka kitaplar okursa? Kendisinin bile üzerini karalayacağı insanlık hâllerini okuyunca ne olacak? Her şeyi öğrenecek mi? (Adamın suratı düşer.) Bundan nasıl koruyacak kızını? Böyle özenli-özensiz insanlık hâllerini kitapların her sayfasına dağıtıyorlar üstelik. Hani sadece belirli bir bölüm olsa onları yırtıp atardı o görmeden. Adam dişlerini sıkıyor. Çay içesi bile gelmiyor.

Kitap okumayan bu çocuk ne olacak? Bunun yerini ne alacak? Bir kurmacayla yolu kesişmese ne çıkar? Kendisi de kitap okuyan biri olarak, bu sorular adamın zihnini kurcalıyor. Velev ki kalbi çok çok temiz bir adam. Bu yüzden karşısına -oldukça iyi bir ihtimalle- Ursula çıkar. Ursula koltuğunda, kendinden emin, “Patates” diyor. Patates. Başka ne olacak? "Eğer çocuktaki hayal gücünü gerçekten kazıyabilirseniz, o çocuk büyüyünce patates olur."

Bu çocuktan patates olur. Başka da bir cacık olmaz.

Adam gözlerini ovuşturuyor. Nasıl yani? Ne diyorsun? Sen de kimsin?

Ursula’yım ben, tanımadın mı? Ursula nineni tanımadın mı evladım?

Adam baltayı sert taşa çarptı. O hiç fantastik okumadı. Nerden bilsin.

Şaşkınlıktan kafasını kaşıyan adama Ursula’yı anlatalım biraz. Ursula şöyle, Ursula böyle. Üç çocuğu var, otuza yakın kitabı.

- Ne diyorsun?

Adam artık cevap verebilir:

- Tanıdım Ursulacım, tanımaz mıyım?

Ursula anne şefkatiyle paylamaya devam ediyor:

Roman okumayı bırakan, hayal gücü elinden alınan çocuk patates olur evladım, patates, bunu kafana yaz.

İman meselesi var, o ne olacak?

Sözgelimi fantastik edebiyattan, roman okumaktan kaçan erkek ya da kaçırdığımız çocuk, çareyi bilgisayar oyunlarına, düzeysiz programlara, sabun köpüğü dizilere, bazı spor magazin dergilerine yöneliyor. Ursula tabii buraya başka şeyler de ekliyor. Muhafazakâr gerekçelerle paylaşmıyorum ben. Herkes kendi tamamlayabilir. Ama özetle şu; çocuk saçmalıyor bir şekilde.

Adam, benim çocuğum kalitesiz işlerle uğraşmaz dese de soruyor. Neden, niçin?

Ursula elini sallayarak devam ediyor: Onu böyle şeyler yapmaya iten neden, açlıktan kuduran beslenmeye muhtaç hayal gücüdür evladım. Bunu ona sen yaptın.

Adam siniyor:

- Bir şey yaptığım yok, sadece düşünüyorum. Sahi, gerçek dışı edebiyatla ne murad ediyorsunuz sevgili Ursula?

Meğer adam sinmemiş.

Ursula gayet serinkanlı, tıslıyor. “Sahte gerçekçilik zamanımızın kaçış edebiyatıdır evladım. Uyma sen onlara. Bunun en aşırı örneği de günlük borsa raporlarını okumaktır.”

Dan! Adam darmadağın oldu, demek isterdik, ama ifadesi sabit. Belki de üzerine alınmıyor çünkü borsayla arası hiç iyi olmadı. Öne eğildi, gözleri dik dik, kalkıp gidecek mi, yo hayır, ağzını araladı. Ne cesaret.

- Sen anlamazsın Ursulacım, bir iman meselesi var, o ne olacak? Çocuklarımız en kıymetlimiz. Onları korumak birinci vazifemiz.

Ursula müstehzi gülüyor ve bana diyor ki; ben bilmem ha, bilmem demek öyle mi… Kalbimi mi yardın? Nasıl zannediyorsan öyle olsun.

Aracı olmaya çalışıyorum. Yok Ursulacım. Öyle demek istemedi.

Adama dönüyorum. Gerçi sen daha iyi bilirsin bunları da ben hatırlatmak, ortamı yumuşatmak babında… Tanrıyı arayacaksak, bulup iman edeceksek, düşünmeyen, öğrenmeyen delikanlı bunu nasıl yapacak? Hangi kalple? Herkesin serüveni kendine ayrıca. Onun yolculuğunu sekteye uğratmaya ne hakkın var?

Bir an kendimi peygamberlik ocağında buluyorum. “Cioran” kesin dalga geçerdi, ama samimiyim. Eksik anlattığımın farkındayım ama sözü de uzatmak istemiyorum. Tanrım konuşmaya devam ediyorum. Hayatta boşluk yok dostum, elinden aldığının daha vahimi (vahim zannettiğinin de vahimi) bu boşluğu dolduracak.

Adam doğru söylüyorsun gibilerden bakıyor. Doğru, doğru da…

Adamın düştüğü ikileme herkes düşebilir. Pek tabii. Tam da böyle bir anda Ursula’ya rastlamak büyük şans.

İletişim teknolojilerinin, araçlarının tavan yaptığı ve birçok şeyin normalleştiği çağdayız. Erişim sınırsız. Ama iş edebiyata gelince aileler aşırı korumacı olabiliyor. Okumaktan uzaklaştıran bu sakınmanın kendisi, belirli oranda haklılık içerebilir, ama sorunlu olduğu kesin. Belki de daha etkili olduğu kabul edildiğinden, düşünme ve kalp damarlarını açma özelliğinden ebeveynler çok da haksız değil.

Hayal gücünü günden güne körelten “entartainment” dediğimiz eğlence sektörüne yönelenlere şu da aktarılmalı: “Hayal gücüyle yaratılmış kurmacanın yararı dünyayı, çevrendeki kişileri, kendi duygularını ve kaderini derinlemesine anlamanı sağlamaktır.” Bunlar sadece sosyal medyayla olacak işler değil.

Tabii burada bahsi geçen nitelikli edebiyat. Okumaya yönelen delikanlı buna eninde sonunda kavuşacaktır.

Gençleri nasıl koruyacağız, bağımlılıkların kucağına düşmekten nasıl kurtaracağızın cevaplarından biri buradan başlıyor. Kendini, âlemi tanımaktan uzaklaşan, hayal gücü güdükleşmiş bireyden başka ne beklenir… Bu boşluğa kimse katlanamaz. Elbet niteliksiz olana koşacak. Niteliksiz olan da kollarını açmış ve sırıtarak hoş geldin diyecek.

Dünyayı neden etkileyemiyoruz?

Ursula çağımızın en büyük düşünürlerinden. Yaşayan en büyük kadın düşünür de diyebiliriz ona, kim bilir. “Yazmak düşünmeyi de beraberinde getirir” demişti en son Ahmet Murat. Şüphesiz öyle. Yazarken düşünürüz. Ne düşündüğümüzü anlarız. Ursula da yazdıkça bunun farkına varmış olmalı.

Müslüman her kadın yazar-sanatçı aslında +1 Ursula olabilir. Tanınsın tanınmasın kendi serüveninin farkında olan her kadının bu lütfa erişeceğine inanıyorum. Gerçekten de unutsa, kızsa, isyan da etse, erkeğe verilmeyen birçok nimete sahiptir. Sahip olduğu kıymetin farkında değil. Kendisinde olmayanla -obsesif derecede- çok ilgili. Öğretilmiş ve öğrenilmiş bir çaresizlik bu. Baştan kaybedenin çaresizliği...

Ursula denemelerinde kadının maruz kaldığı durumlara değiniyor. Cesaretle. Sonuçta yetmişlerini çoktan devirmiş bir kadın yazar. O konuşmayacak da kim konuşacak.

Kadınlara hem yazar hem anne olamayacakları anlatılmış yıllar yıllar boyunca. Açıkça söylenmese de bu dayatılmış. Annelikle yazarlığın yürümeyeceğine inandırılmış kadın. İkisinin birlikte yürümeyeceği, birinden birisini feda etmesi gerektiği anlatılmış. Hatta salt çocuk da değil, evliliğin kendisinin dahi buna mâni olduğuna dair inanç, kadın yazarların kolunu kanadını kırmıştır, kırabilir.

Virginia’ya ne oldu, Slyvia çocuklarını nasıl geride bıraktı?

Bir kadın hem öğretmen hem anne olabiliyor, hem doktor hem ev hanımı... Neden yazar olamasın? Edebiyat ve annelik hakkında seçim yapmaya mecbur mu kadın? Anne yazarlara sorsak şunu duyacağımız aşikâr üstelik: “Çocuklar varken daha üretkendim, şimdilerde bu güçten yoksunum.” (Çocukların her süreci zorladıkları bol keseden anlatılır. Ama neleri kolaylaştırdıklarından bahsedilmez.)

Ursula denemelerini kaleme aldığı sırada sorunlar eskiye oranla iyileşmiştir, Ursula bu yazıları kaleme aldığından beri de bir şeyler iyileşmiş olabilir. Ama kaç santimetre, ne kadar, kim ölçecek?

Ursula sesleniyor: Evladım yanlış anlaşılmasın. Herkes evlensin, herkes doğursun, hem kariyer hem bebek yapsın babında demiyorum; tercihtir saygı duyulur. Ama Tanrı’nın bahşettiği bu güzellikten neden kadın yazar mahrum bırakılsın. Kadınların hem doğurma hem yaratma haklarının ellerinden alınması, acımasızca savurganlıktır. Ayrıca kadınlar çok daha iyisini yazar. Çalışsın, eli armut toplamasın. Bak düşündükçe sinirleniyorum evladım, ev kadınlarına yasak koyarak edebiyatımızı fakirleştirmekle kalmadılar, aynı zamanda dayanılmaz kişisel acılara yol açtılar. Virginia’ya ne oldu, Slyvia çocuklarını nasıl geride bıraktı, biliyorsun.

- Tamam Ursulacım, hiç merak etme. Sen üzme kendini. Kimse yanlış anlamaz.

Kadın olmak yük değil, bereket

Yazarlık, edebiyat elbette adanmışlığı gerektirir. Ama hayattaki dengelerin şaşması pahasına değil. Başarı, dengeleri koruyabildiğimiz zaman, bunu sürdürebildikçe kıymetli. Yani bütün dünya, ikisi bir yürümez dese ne değişir. Gerçek aşikâr. Böyle buyrulmuş, buna inanırız. Ya da şöyle diyelim; her meslek vefayı ister ve insan sınanır. Samimiyet testlerinden geçer. Gerçekten istediği şeyi istiyor mudur, emin midir? Bunu soran fırsatlar çıkar karşısına. Ne pahasına neyden vazgeçilecektir.

Dolayısıyla sadece kadın için değil, erkek için de bu geçerlidir. Edebiyatta ısrarcı yazarların (erkek) dünyanın bazı maddi olanaklarını reddettiklerini biliyoruz, örneklerine rastlıyoruz. Ama bu demek değil ki ailelerinden, baba olmaktan vazgeçmişler. Hem baba, hem muhasebeci/matematikçi/reklamcı, hem yazar olan erkeklere rastlıyoruz. Oysa kadınlardan vazgeçmeleri bekleniyor ve tanrısallaştırmaya varan bir adanmışlık.

Erkek yazar yazı masasının başına geçip kahraman olabiliyor, herkes onun hizmetine koşuyor; çayın kahven, başka bir isteğin hayatım?.. Saatlerce, günlerce yazıyor erkek yazar. Şahane. Bir kadın yazar bu hâle imrenirse yanılır. Erkeğin bu kahramanlık pozlarına sadece acımak gerekir.

Kadın yazar hiç bu pozlara girmeden, mutfak masasında, geceleri uykusuz kalarak, kahramanı sollayabilir. Hiç de karizmatik gözükmez, ama üstesinden gelebilir bu durumun. Kadın ve erkek -kişisel haklar hariç- milyon sene geçse birbirine eşit olmayacak. İki kadın bile birbirine eşit değilken, bu eşitliği kadın ve erkek üzerinden okumak büyük aldatmaca. Kadın olsun erkek olsun herkes şartları gereği belirli zorluk ve kolaylıklara sahip. Kadın ve erkek kıyaslamasını bir kenara bırakalım. Her insanın güçlü ve zayıf yanları var. Kişi ancak kendinde olan iyi hasletleri korumakla ve zayıf yönlerini güçlendirmekle ilerleyebilir.

Çözümlerin başında da kendine has bir üretim geliyor. Kendi kalarak üretmek ve yazmak. (Bunun için bir amaç ve bu doğrultuda hedefler belirlemenin önemi üzerinde de durulmalı.) Dolayısıyla fıtratın getirdiklerini bir yük olarak görmemek, zorluğu ve kolaylığıyla kabul etmek. Kadın olmayı bir yük değil, güç-bereket olarak görmek. Bu sınavı geçemedikçe, bu çarpık dayatmadan vazgeçilmedikçe, kadının bir yere varması mümkün değil. (Sadece erkek değil, erkek gibi düşünen kadın zihniyeti de buna dâhil.)

Bu bir dünya sorunu değil

Aksi hâlde edebiyatla hemhâl kadın yazarları yalnız olmaya, bunalımlara, kendilerinden vazgeçmeye sürüklemiş oluyoruz. Evlilik, çocuk sahibi olmak, “edebiyatı yıkan bir şeydir”e varıyoruz ki bu sakat bir yaklaşım. (Bu topraklarda hiç maya tutmamalı.)

Bahaneler, dış dünyayı suçlamalar bırakıldığında -ki bu gerçekten inanmaya dâhildir- edilgen olmaktan kurtulup etken, etkisi yüksek, böylece yönlendirebilen insanlar olunabilir. Bu bir dünya sorunu değil. Bu bir dış güçler sorunu değil. Zihniyetin çok değilse de, imkânların oldukça iyileştiği günümüz Türkiye’sinde, kadının, sanatçının bu tesire sahip olamamasında önce kendisinde bulacağı nedenler olmalı. O nedenler nedir? Keşfetmeye değer. Bir odam bile yok, bir masam, bir köşem bile yok. Bu bahaneler çoktan tüketildi. Hemen herkesin her şeyi var. Soru(n)ların cevapları sadece kendimizdedir. Üretimsizlikte, plansızlıkta, hayal gücünün güdükleşmesinde, yeterince istememekte, bedel ödememekte ve daha birçok sebepte. Gerçekten Tanrı’yı bulamayışta belki.

Son olarak “bereket” Ursula’nın adını koyamadığı, tanımlayamadığı bir şey olabilir. Bereketi biz biliyoruz ama… Zamanın, üretimin bereketlenmesini biliyoruz. Allah isterse biri bin yapar. Kadın bir amaç için ciddiyetle ve neşeyle yola çıkarsa, bu ona fazlaca bahşedilir. Kendisindeki kıymeti bilmeyenin, bırakın dünyaya, evladına dahi etki etmesi mümkün değil.

Kadınlar Rüyalar Ejderhalar. Kadın-erkek, okuryazar demeden herkes okumalı.

Betül Nurata, “Kadınlar Rüyalar Ejderhalar”, Bilimevi Kadın dergisi, Ocak-Şubat-Mart 2018, sayı 4.

Yayın Tarihi: 18 Eylül 2020 Cuma 10:20 Güncelleme Tarihi: 18 Eylül 2020, 10:15
banner25
YORUM EKLE

banner26