banner17

Allah cep telefonundan yakın!

Modern dünya dünyayı ne kadar kavrıyor, hakikati ne kadar? Lütfi Bergen Abduh'dan Habermas'a, Yunus'tan Karakoç'a bu sorunun peşine düştü.

Allah cep telefonundan yakın!

Adam modern bir dünyada doğunca onun nasıl bir tehdit altında olduğunu tasavvur edemiyor. Dini algılamayı “kır” ile telif etmenin rasyonel bir açıklaması yok. Belki “kır”da yaşamak zorunda değiliz zaten. Lakin Kur’an’ın tehdidi küçük kasabaları değil, büyük ve zenginleşmiş kentleri işaret ediyor. Uygarlıkları.

Çürümüş ilişkilerden saf tahassüslere

Mazide de böyle olmuş. “Kurtuluş teknolojileri” (Nûh’un buharlı ahşap gemisi, Süleyman’ın bineği rüz-i gâr, Zül- Karneyn’in çelik dağ seddi) insanlık arabasını tabiatın tam ortasına sürüyordu. Kentlerden şehirlere, küçük yerleşimlere doğru. Çürümüş ilişkilerden saf tahassüslere. İnsanî değerlerden söz edildiğinde onun nefes aldığı “hayat”ı da istisna etmeden değerlendirmek durumundayız. Süleyman’ın servetleri insana/tabiata karşı gelişmemiş ve kul eli değmeden bina olmuştu. Yani kul hakkına girilmeden.15683

Acaba Foucault, “iki kişinin olduğu yerde iktidar vardır” dediğinde müslüman adamın algı ve düşünce dünyasını müdrik midir? Foucault’yu okuyup da, onun “dünyayı derinlikli analiz ettiğini” düşünen bir yaklaşımın, bu soruyu sorduğunu düşünmüyorum. Çünkü hayata “iktidar” ilişkileri düzleminde bakmaya dair ısrar, “kötülüğü emredici nefs” fikrinden kopuyor. Problemi hep kendi dışında görüp, kendi kötülüğünü ihmal ediyor. Ha babam talepkâr ve isyankâr bir vıcığa-çamura heva taşıyor. Feragat, îsar, nusret değerlerine yabancılaşıyor. Bizim Sühreverdi, mahpusluktan bahis ettiğinde kalbî bir işrâkı hatırlatıyordu. Oysa Foucaultcu “akıl gözü” materyalist.

Biz, değerlerimiz olduğu için fakr ehliyiz

İslamî bir felsefe peşinde olmasak da “müslümanca düşünme üzerine” bir tutunuş için ellerimizi açtığımızda, kavrayacağımız değerler bu kavramların manaları olacak. Mahviyetci bir aşk ve hüzün adanmışlığının kavramları. Âşık, “bir gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil” demişti. Ötekileri bilemem, ama biz, değerlerimiz olduğu için fakr ehliyiz.

Foucault dua eder miydi hiç? Ağlamış mıydı? Hiç birini yapmamıştı. “Bir insanın bir diğeri üzerinde uyguladığı iktidar her zaman tehlikelidir. İktidarın, doğası gereği kötü olduğunu söylemiyorum: İktidarın, mekanizmaları gereği sonsuz olduğunu söylüyorum” derken doğruydu yalnızca. (Foucault, Entelektüelin Siyasi İşlevi, Ayrıntı, 2000: 301) Ama sonrası yanlıştı: “İktidar evrenseli ihlal ettiğinde uzlaşmaz olmak”. Bizim evrenselimiz yok, ya Hakk! Hakikatimiz var. Böylece Şah’ı devirmeyi önemsedi de: “İran’da yaşlı olan Şah’tır; Elli yıl, yüz yıl gecikmelidir; arkaizm, Şah’ın modernleşme projesidir. Modernleşmeyi hâlâ kurtarmak istiyorlar, İran’da ayakbağı olanın modernleşme olduğunu anlamadılar” dedi. Avrupa peki? Gözbağı.

15684Bizim incitmemek için incinmeyi bilen adamlarımız vardı

Bu sözlerin okuyucuyu “kesmediğini”, yani aklına yatmadığını biliyorum. Zaten bu, “akıl işi” değil. Gönül işi. Gönül, terk eylemiş. Nasıl olmuş? Şöyle: İbn Kayyım’ın naklettiğine göre, adamın biri bir kadınla evlenir ve gerdekte kadının çiçek hastası olduğunu görür. Önce “gözüm ağrıyor” diyen adam, sonra “kör oldum” diyerek âmâ gibi yaşar. Kadın, kocasının kör olduğu zannıyla yirmi yıl yaşayıp vefat eder. Adama niye böyle davrandığını sorduklarında “kendisindeki ayıbı gördüğümü bilerek üzülmesini istemedim” diye cevap verir. (İbn Kayyım, Medaricu’s- Salikin, İnsan, 1990, c: 2, s: 282) Sufilerin hayat hikâyelerinde buna benzer pek çok misal bulunabilir. Hikâyede günümüz adamını ilgilendiren mesele var. Bu, bir hayat idame ettirirken, evlilik/iş/muaşeret ilişkilerinde başına “iş” gelmiş adamın (müslümanın) “mağduriyet”e nasıl cevap üreteceğidir. Rıza ile mi yaşamalı? Hakkı sonuna kadar aramalı mı? Bizim incitmemek için incinmeyi bilen adamlarımız vardı. Öldürmemek için ölmeyi bilen Habilimiz. Beklemeyi bilen, göğsü dağlar yücesi kadınlarımız.

Foucault’ya sorarsanız…

Sufilerin zalime boyun eğdikleri söylenir durur. Abduh ve Reşid Rıza’dan beri bu ülkede de böyle inanılıyor. Değil mi, İsa (as) gibi bir yanağına tokat yediğinde öte yanağını uzatmak devri geçmiştir. Zira “İslam, pasif- fatalist bir dindaraneliği reddeder”. Foucault’ya sorarsanız, bizim Yûnus kırk yıl doğru odun aramakla dergâhı iktidar eylemiştir. Hakkı aramak ve muhalif durmak gerekir, dediler.

Biz Foucault’ya gittikçe içimizden kaçıyor gibiyiz

Oysa iktidar da bir iktidarın yıkmasına muhtaçtı. Yûnus bunu bildi de dedi: “Bir sinek bir15688 kartalı/ Salladı urdı yire/ Yalan değül gerçekdür/ Ben de gördüm tozunu”. Kuvveti bitirdi, özü getirdi. Uğraşmadı Ali ile Veli ile. Üstad’ın dediği de Yûnusçadır: “Batı usulü başkaldırma doğuyu kölelikten başka bir yola götürmez. Yani ölüme…” (Sezai Karakoç, Dirilişin Çevresinde, 1988: 75) Biz Foucault’ya gittikçe içimizden kaçıyor gibiyiz. Kanımızla akan şeytanları kovmaktan. Okudukça, Avrupa mitine itikad kavileşiyor. Secdeler kuş yemlenmesi gibi. Kısa ve tefekkürsüz namaz dünyaya bulaşmak istiyor. Dünyada mekân, başarı. Ahiret, adı üstünde: ahir!

Terk, hakikat için bedel ödemektir

Artık terk zamanı geldi. Sufiler “terk”i dört kısımda ele almışlar: a) Terk-i dünya: Dünya nimetlerini ahiret için terk, b) Terk-i Ukba: Cemalullah için cennet nimetlerini terk, c) Terk-i hesti: Kendi varlığını terk, d) Terk-i terk: Şuhûd makamındaki, ilminin de Allah’a ait olduğunu bilerek terki terk eder. Musa (as), Mısır’ı terk etmişti, geçici hayatı el-Hayy (cc)’la diriltmişti. Yûsuf (as) da makamını, saltanatını. İyilik terk ehlinin arasında büyüyor. Terk, hakikat için bedel ödemektir. Foucault, Fransa’nın bedelini söyledi mi? Hakikate bunca yanaşmışken, ya Muktedir (cc) diyemedi. İktidar Allah’tadır.

Hep makûs bir talih, biz onlara gittikçe

15686Dualarımızla iblisleri süreceğiz. Habermas da Sultanahmet Camii’nde cum’a kılsa artık. Ne aşkın ve ne özne. Peki ne? Öznelerarasındalık. İletişim ise buyur: Sağına selam versin bir melek, soluna selamda bir ikinci melek. Habermas, cemaatle namazdan âli “iletişimsel eylem” koyamayacak. Secdede Allah, selamda melek ve cemaat. Kainatın murabıt parçasıyım. Modernlik işte o dem bitecek. Allah size cep telefonunuzdan daha yakın. Namaz sonrası otuz üç tesbih eyle filozof: Sübhanallah. Bütün iktidarları sallayan. Elhamdulillah da diyecek. Hep bir ağız ile Allah u Ekber! Nefsdeki şeytanları yenmedikçe zalimler yenilmeyecek. Uygarlık terkle tükenecek. Yoksa, hep makûs bir talih, biz onlara gittikçe.

 

Lütfi Bergen her ağzını açışında Foucault ve Habermas'tan dem vuranlara seslendi

15689

Güncelleme Tarihi: 05 Haziran 2010, 19:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Akdağ
Mehmet Akdağ - 8 yıl Önce

Teşekkürler Hocam...

melami
melami - 8 yıl Önce

lütfi bergen güzelleşiyor münzeviliğinde ve bizi de çağırıyor buna

...
... - 8 yıl Önce

ağzını açanlar ve ağız kapatanlar sonu hep hezeyan vesselam

yılancı enes hasan
yılancı enes hasan - 8 yıl Önce

Letaîf kelâmın hikmeti rûhumuzda "ayaklanma" teşkil ediyor..

Cemil Öğmen
Cemil Öğmen - 8 yıl Önce

Allah razı olsun.
Bu yazıyı "gözlerimle" okumadım. Bu yazıyı "kulaklarımla" işittim.

mehmethd
mehmethd - 8 yıl Önce

pes ediyorum.

banner8

banner19

banner20