Plastik kalıplara feda edilen “mekan tasavvuru”

Bachelard; “Yalnız anılarımız değil unuttuklarımız da bir yerde barınmaktadır” der. İçimizde bir yerlerde katmanlara dürülmüş bir mikroçiple hayat yolculuğuna katılırken hatırladıklarımız kadar hatırlamadıklarımız; bu minvaldeki tercihlerimiz de kişilik inşamızın temel kaidesini oluştur. Üç kitabı (insan, Kur’an ve kâinat) okumak üzere dünya sahnesine inmiş olan insanoğlunun kâinattaki inşa süreci ontolojik olmaktan çıkıp mekânsallaştıkça çift yönlü etkileşimin cilvesiyle mekânlar da zihinleri dönüştürmeye başlar. Biçimlendirdiğimizi, estetik dokunuşlarla dönüştürdüğümüzü ve kurguladığımızı düşündüğümüz her bir temas vurgusu; bilincimizin altına/üstüne hatta ruhumuzun katmanları ile letâiflerimize yönelik istem dışı dokunuşlar olarak geri döner. Eşyaya hükmettiğimizi düşündüğümüz o yanılsamanın içinde cürmümüz kendimize bile yetmez ancak mekânın; barınma/yaşam ilişkisinde bir yerlerde, kendimizi seyretmemize imkân tanıdığını fark ederiz.

Mekân; genel anlamıyla “nesnenin uzayda kapladığı yer” demektir. Lügâtte “olmak” anlamındaki kevn, kıyan, keynûne mastarından türetilmiş olup ism-i mekândır ve “oluşun meydana geldiği yer” anlamına gelmektedir. Bu yönüyle “Kün fe ye kûn” emr-i İlâhîsi’nin tecelli ettiği bir zemin, bir disiplin; tüm yaratılmışların ve eşyanın vûku bulduğu sınırları tanımlı bir boşluğa atıf yapılır.

Eski Yunan felsefecilerine göre mekânın mahiyeti daha çok doluluk/boşluk kavramları üzerinden şekillenir. Eflatun’a göre geometrik yüzeylerle sınırlı olan maddenin kapladığı ezelî ve evrensel bir kap varken Aristo’ya göre her unsurun tabiatından kaynaklanan hareket, yine onun tabii bir şekilde yöneldiği mekâna doğrudur. Latince “Lotus” kavramı ile İngilizce “Place, space” karşılığı olarak; felsefi metinlerin işaret ettiği “Khora” terimi hep aynı “Nesnelerin kapladığı varlığı zihinde olan boşluk”u ifade eder. İslam düşünürleri ise mekânı, “Kuşatan cismin, kuşatılan dış yüzeyi ile örtüştüğü bir iç yüzey” olarak tanımlar ki buradaki temel vurgu, eşyanın “İhâta edilme”sine yapılır. Öyleyse analitik düzlemde koordinatlarla tanımlanan bir ara yüzden ziyade, bir Kuşatıcı tarafından ihâta edilen “Şey”lerin nasıl ve ne şekilde kuşatıldığı, dolayısıyla kuşatmanın da niteliği belirleyicidir. Bu anlamda ilk İslam felsefecisi Kîndi’nin “Kuşatanla kuşatılan cismin son sınırlarının karşılaşması” şeklindeki mekân tarifi, insanoğlu açısından düşünüldüğünde aslolanın “mekânın tasavvuru” olduğu anlaşılır. Öyle ki insan nereye giderse gönlünü de beraberinde götürür. Mekân algısı, diğer tüm yaşamsal pratikleri gibi onun iç dinamiklerinde nasıl mâkes buluyorsa geçerli olan odur. O hâlde sormamız gereken asıl soru: “Yaptığımız yapının kendisinin mi, yoksa o yapıya biçim veren iradenin ve ruhun mu devam etmesi gerekir?”

Şüphesiz fiziksel özellikleri ile bir mekân, içindeki yaşamların kalitesini ve konforunu belli bir düzeyde etkiler -burada mimarlığın mekân tasarımındatanımladığı rasyonel “İnsan yaşantısı”nın bir dizi temel gereksiniminden bahsediyoruz. Bu ihtiyaç listesinin her bir yapı özelinde belli kriterlerle karşılanması sonucu mekândan beklenen misyon neredeyse tamamlanmış olur. Oysa insanın içinde neşvünema bulduğu, salındığı, dağıldığı, toplandığı; zaman zaman arz ve sema arasında seyrüsefer edip, zaman zaman topraktan aşağı mesabelere indiği “İki kapılı bir han”da fiiliyatının sınırları için bu tarif ziyadesiyle yüzeysel kalmaktadır.

Batı’da Bireysellik, Doğu’da Cemaat

Yaşamın zaman ve mekân olmak üzere iki temel sabiteye bağlanmış denklemi bizi, eylemleri illa ki bir mekânda geçen ve bu düzlemden koparılamayacak olan “İnsan yaşantı”sını tasarlamaya itiyor; ancak bazı ön kabullerde büyük oranda yanılıyoruz ki çıkan ürünler kullanıcıları bir türlü tatmin etmiyor. Ne kadar çok değişkeni hesaba katmış olursak olalım elimizdeki çizelgeye tik atarak ilerlediğimiz tasarım programları, bir türlü insanın fıtratı ile bütünleşemiyor. Bugün yaşamsal pratiklerin ve ruhsal devinimlerin mimari projelerle tasarlanmış mekânları çoktan aşıp taşarak kabına sığmıyor oluşu, artık bu terazinin bu sıkleti taşımadığını gösteriyor.

İslâm’da Şehir ve Mimari adlı kitabının önsözünde Turgut Cansever, “Mimarlığın, ‘İnsanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştimektir’ hadisinde tarif edildiği şekilde, mimarinin sosyal, ruhi ve inanca taalluk eden meselelerini doğru ortaya koymak ve yanılgıları bertaraf etmek için çaba sarfetmek benim için kaçınılmaz bir görev olmuştur.” Ifadelerine yer veriyor. Bilinci, biçimler dünyasına yansıtmayı önceleyen bir bakış açısı bu. Maddi varlık tabakasının, yani bütün inşaat malzemesi, teknoloji ve ihtiyaç programının gereklerini yerine getirerek ancak bunları fikir ve inanç dünyamızın transandantal çerçevesi içine yerleştirmek zarureti söz konusu. Zamanın ve zeminin sosyal, iktisadi ve biyolojik varlık alanının ihtiyaçlarını karşılarken maneviyatımızın gerektirdiği sükunet ve huzur temini, mekânın tezyinatını dahi belirlemelidir bu durumda.

İşte bu bilinç farkının doğrudan yansıması olarak mimarinin medeniyet üzerindeki tezahürlerine baktığımızda Batı’da bireyselliğin Doğu’da ise kolektif yaşam ve “cem olmak/cemaat”in esas olduğunu görürüz. Batı’da kurumsal sistemler, sürekli denetim ve rekabete; Doğu’da ise iş birliğine, tesanüde dolayısıyla karşılıksız güvene yaslanır. Buradan hareketle Batı’da tüm haklar evlilik sözleşmesi, iş sözleşmeleri, kurum sözleşmeleri ile garanti altına alınırken, Doğu’da yasalar gerekmedikçe pek kullanılmaz çünkü aslolan ilişkilerdir, söz namustur, yazılı olmayan değerler daha çok önemsenir. İşte yaşam alanlarındaki mekân tasarımından beklenen “mutluluk ve huzur” niteliği bu noktalarda ayrışma gösterir. Çünkü Doğulu felsefe en genel hâliyle kolektif mutluluğu bireysel mutluluktan daha çok dikkate alır ve mutluluk algısını da toplum üzerinden yapılandırır. Evlerdeki çok giriş/çıkışlı iç içe geçmiş girift ilişkilerin belirlediği mutluluk ve huzur olgusu ancak “Herkes”le birlikte şekillenir. Herkes ve her şey birbirinden en üst düzeyde etkilenir, eşyanın döngüsü, insanla etkileşimi kaçınılmazdır, komşu komşunun külüne muhtaçtır ve toplumsal sıkıntıların her evde belli bir ağırlığı vardır. Oysa Batı’da insanlar “Kendi ayaklarının üzerinde durma”, “Kimseye muhtaç olmama” anlayışıyla yetiştirildikleri için toplumsal bağları zayıf ve kişisel sınır tanımları çok belirgindir. Güvenlik sınırları tehdit edilmedikçe kimse kimseye ilişmez ve dolayısıyla mekânsal algılar da son derece kişiseldir.

Bireyci özgürlük uğruna yalnızlaşmak bedeliyle devşirilen mutluluk formülleri, kendi içinde ciddi ontolojik sorunlar barındırmaktadır. Bugün Kuzey Avrupa ülkelerindeki gelişmişlik düzeyi ve sahip olunan imkânlara karşın yükselen intihar oranları bunun en somut göstergesidir. Öte yandan Uzak Doğu felsefelerindeki yaşamsal enerjinin kontrol edilmesi ve mekânlara aktarımındaki temel ölçütler de tartışılır hâle gelmiştir.

Küçük Güzeldir, Az Çoktur

Bütün bunların yanında; bir de İslâm disiplininden doğan ve Anadolu irfanıyla yoğrularak kemale eren tasavvuf bilinci vardır ki mekânın insan üzerindeki tesirlerine bambaşka bir perspektiften bakar. Temel mutluluk tanımını “Tevhid” bilincinden yola çıkarak yapar. Herkesin yaradılış sırrıyla getirdiği baskın esmanın yansımasıyla “Hayat”ın bir yönünü tamamlaması esastır. Her bir şahs-ı muhterem, mevcudat zincirinin bir halkası olması hasebiyle hem biriciktir hem de bireyselleşme lüksü yoktur. Mutluluk daha çok iç huzuru yakalamak özelinde ancak ve muhakkak hayatı ve mekânları paylaşabilmekten geçer. Yaşadığımız yerleri sadece fiziksel olarak sınırları tanımlanmış bir hacim, program, biçim ve teknoloji çıktısı olan bir “konut” değil “ev, yuva, hane” gibi kâinat ağacının birer yaprağı hükmünde görür. Yeryüzü bütünüyle bir mescid kılındığına göre hanelerin tasarlanmasındaki temel ölçütler; mahremiyet, korunaklılık, esneklik ve diğergamlık ya da şu fani dünyanın geçici mabetleriyle kurduğumuz aidiyet bağı üzerinden gelişir.

Zamandan ve mekândan münezzeh olan bir Yaratıcı’nın yarattıklarına emaneten tahsis etmiş olduğu tüm nimetler gibi mekânsal algı da bir varoluş hikmetiyle oluşmalıdır. Kâinata mümkün olabilecek en az müdahaleyle ve yine topraktan gelen doğal malzemelerle inşa edilecek mekânların geri döndürülebilir olması, konut dokusunun “Sadece dokunarak” gelişmesine yol açar. Varlığın kendisine saygı göstererek, insanın toprakla ilişkisini kesintiye uğratmadan müstakil konut bahçesinden mahalleye, mahalleden şehre, oradan bütün bir ülke ve yerküreye yansıyan mimarinin fıtratla uyumu göz önüne alındığında hem ferdî hem de içtimai huzurdaki payı yadsınamaz. Doğal malzemeye yansıyan işçilik teknikleri ruhun inceliklerini ve kemâl seviyesini ortaya çıkarırken, çevreyle ilişkiyi öyle doğru bir yerden kurar ki mevcut mahremiyet sınırları ile bütünlüğe ulaşmak mümkün olabilir.

Bütün bir mevcudatın parçası olmaya talip her evin suyla ilişkili bir hacim birimi, bu birimi merkeze alan tonozla örtülü bir eyvanı veya gezinti terası vardır. Bazılarının duvarlarında ince işçilikli kuş takaları, kesme taş ile örülmüş duvarları, kapıyı çalan herkesi kuşatıveren sofaları, cumbaları, hayatları vardır. “Küçük güzeldir” ve “Az çoktur” düsturlarından hareketle iç mekânlardaki döşeme tarzı, eşyanın konuşlanma biçimi, sükûnetle hareketi dengeler gibidir. Tevazu, dozunda çekingenlik ve tabiiliğin yerleştirildiği haneler üzerinden fertlerin iç dünyalarına tozun, sesin, ışığın, dokunun nasıl da yansıdığını okumuş oluruz. Örneğin bu bütünlük içinde bir evin gölgesinin sırf  komşunun güneşten faydalanması için başka bir cepheye düşürüldüğünü görürüz.

Bu toprakların hakiki mekân algısı; şairin bahsettiği gibi “Yaşamak, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine” ruhunu çoktan yakalamıştı fakat zamanın heyulası, onu bizden kopardı gitti. Dünyayı tüketen malzemelerin ruhlarımızı da tükettiği son dönemeçte geleneksel kodlarımızı hatırlamaya, yaşadığımız mekânlarda kendimizle buluşmaya ihtiyacımız var. Küreselleşmiş, sınırları ortadan kalkmış rasyonel ortak akıl, her türlü konforu ve rahatlığı temin ederken huzurumuza kefil olamıyor ve camilerimiz dahi mefhumdan ziyade görselliğin plastik kalıplarında takılıp kalıyorsa zincirin kayıp halkalarını bulmamız gerekiyor. Hz. Ali’nin dediği gibi, “İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı.”

YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih Abdullah
Fatih Abdullah - 4 ay Önce

Mekan ve zaman bendedir.. İfade buyurur Ahmet Necip Fazıl

Bir zamanlar insanların değer kattıkları mekanlar zamanımızda insanlara değer katma, mekanın önün de içinde foto çekmeyle kendikerine değer katma haletindeler..

Tarihimizin yıkıntılarını çimento ile yamayacak, alaca bulaca edecek kadar endazemiz bozulmuz..

banner19

banner26