Pırıl pırıl, tatlı, bitmez bir su kaynağı: Altın Silsile

İslami ilimlerin güvenirliği; özü-sözü bir, ameli salih sahibi olduğu, onları tanıyanların şahitliğiyle kabul edilmiş kişilerce kayda bağlanmıştır. İslami ilimlerde bu doğrulamanın adına “rivayet zinciri” deniliyor. İlim böylece ilk kaynağına kadar silsile halinde bağlanmış olur.

Kur’an-ı Kerim’in vahiy olarak kaydı Resûlullah’ın hayatında iken kemiklere, derilere, taşlara ve de hafızalara kaydedildiği gibi, Mushaf olarak bir araya getirilmesi de yine bu ilmî senet ve rivayet zinciri ile mümkün olmuştur.

Kur’an-ı Kerim’den sonra sahihliğini zincire vuran ve bağlayan en önemli ilim hadis ilmidir. Hadis edebiyatının en önemli bahsini teşkil eden rivayet zinciri, bundan dolayı İslam tarihine kaynaklık ettiği kadar, İslam coğrafyasına, sosyolojisine, ilmî disiplinine de kaynaklık eder.

Hadis ilminin bilgiyi sağlama almaya yönelik bu metodu daha sonra teşekkül eden diğer İslami ilimler tarafından da benimsenmiştir ve her bir ilim kendince bir ‘gelenek’e sahip olmuştur. Tasavvuf da böyle bir ilimdir. Tasavvuf ilmi, mutasavvıfların yaşayış tarzı, usulleri, hep bir rivayet zincirine bağlıdır. Bütün İslami ilim ve usullerde, yaşayış ve yorumlayışta zincirini ilk halkası nasıl Allah Resûlu aleyhisselam ise tasavvufta da ilk mürşid, füyûzatın kaynağı, “ilm-i ledün sultanı”  Allah resûlüdür.

Günümüze kadar gelen tarikatler, işte bu geleneği güçlü olan tarikatlerdir. Çünkü onların her biri bir silsile ile ‘İlk Mürşid’e bağlanır. Böylece tasavvuf (tarikat)ın bizi götüreceği hakikat ve marifete ancak şeraite bağlı olarak ulaşıldığı, ulaşılabileceği gösterilmiş olur. Şeriatın dışında, onun üstünde hakikat, marifet yoktur. Vardır diyenler yalancıdır;  İslam şeriatı onları şiddetle reddeder. Burada hemen hatırlatalım ki tarih boyunca tarikatler, tasavvufi hayat ve yorumun içine istismar, hurafe, cehalet, miskinlik, sapıklık  girmişse hepsinin kökeninde şeraitten (Kur’an’dan ve Sünnet’ten) ayrılmak vardır. Bundan dolayı sahih İslami-tasavvufi  yorumlar zinciri “Şeriat-Tarikat-Hakikat-Marifet” olarak bir sıraya bağlanmıştır ve görüldüğü gibi ilk zemin “şeriat”tir.

Köklü tarikatlerin kendilerini sağlam bir zincire bağladıklarını ve bu zincirin ilk halkasında Allah Resûlü olduğunu söyledik. Bunlar kayda alınmış zincirlerdir. Bu zincirde yer alan halkalar Feridüddin Attâr’ın Tezkiretü’l Evliya’sında olduğu gibi menkıbelerin bir araya getirilmesi şeklinde değil; halkalar arasında üstaz-mürid-icazetname-usul zinciri şeklinde bağlanır birbirine.  Bu zincire göre hazırlanmış üç kitaptan bahsedeceğim.

Birincisi  “Âdâb” adını taşıyor. Muhammed b. Abdullah Hânî Hazretlerine ait olan bu eseri Ali Hüsrevoğlu tercüme etmiştir.

“Müridin El Kitabı” denilebilecek olan bu kitap Nakşibendi tarikatinin silsilesini Mevlânâ Halid Ziyaüddin Bağdadî’ye kadar getirir ve diğer sayfalarında müridin vazifelerini, zikir, kalp, sohbet, rabıta, letâif, nefy ü isbat, fenâ, bekâ, hatm-ı hacegân usulü gibi hususları ayet, hadis ve tarikatin üstazlarının tarifleri doğrultusunda anlatır. Çok kıymetli ve feyizli bir eserdir. İçinde sadece ehlinin bildiği ve fakat her tarafta söylenmemesi gereken sırlar vardır.

Âdâb’dan sonra bizim faydalandığımız ve yine tasavvufî silsile üzerine bina edilmiş eser Üstad Necip Fazıl’a aittir. “Başbuğ Velilerden 33” adlı bu eserin diğer adı “Altun Silsile”dir. Bu eser de Nakşibendi tarikati silsilesini Seyyid Taha Efendi’den sonra Seyyid Fehim Arvasi ve Abdülhakim Arvasi Hazretlerine bağlar.

Bilindiği gibi Üstad Necip Fazıl, Abdülhakim Efendi’nin konuşan/yazan yani toplumun entelektüel yönüne bakan yönüdür. Necip Fazıl, gâh Efendi’sinin doğrudan yönlendirmesi gâh işaretleri doğrultusunda Rabıta-i Şerife, Reşâhât gibi bazı eserleri yayımlamıştır. Bu eser  de edebî kıymeti gayet yüksek, Üstad’ın silsileye olan muhabbet ve hayranlığını ifade eden çok önemli bir eserdir. Yine Necip Fazıl’ın şahitliği ile biliyoruz ki Arvasi Hazretleri kendinden sonra icazetli bir halife bırakmamış ve onun halkası/silsilesi kendisi ile son bulmuştur.

Silsilenin devamını Osman Nuri Topbaş Efendi kaleme aldı

Günümüzde devam eden altın silsileyi ise Osman Nuri Topbaş Efendi kaleme almıştır.

Arvasî Hazretleri ile son bulan o halkanın başka yeni halkalarla devam ettiğini göstermesi bakımından bu eserin ayrıca önemli olduğunu belirtelim. Çünkü Seyyid Taha Hakkâri’den sonra bu zincire Taha’l Hariri ve Es’ad Erbili Hzaretleri eklenmiştir. Dili, anlatımı, üslûbu, vukufiyeti, insanı saran manevi havası ile elimizdeki bu eserde ele alınan silsile Es’ad Erbili Hazretleri tarafından şöyle nazmedilmiştir:

Hâlık-ı arz u semâya eyleriz hamd ü sena ... 

Ahmed-i Muhtârı kıldı âleme nûr-ı huda

Hazret-i Sıddîk u Selmân Kasım u Ca'fer gibi

Eylemiş neşr-i hakikat Bâyezîd-i reh-nümâ

Bü'1-Hasen zât-ı mükerrem  Bû Ali kân-ı kerem

Yûsuf-i vâlâ-şiyem sâlâr-ı ceyş-i asfiyâ

Hâce Abdü'l-hâlik oldu Arif ü Mahmûd'a pîr

Şeyh Alî Baba Külâl etti cihanı rûşenâ

Vâris-i taht-ı tarikat şâh-ı âlem Nakş-bend

Eyledi Hâce Alâu'ddin'i halka pîşvâ

Oldu Ya'kûb'a Ubeydullâh-ı Ahrârî halef

Hazret-i Zâhid'le geldi âleme zevk u safa

Nûr-i çeşm-i ma'rifet Derviş Muhammed Hâcegî

Feyz-i Bâkîle cihân-ı ma'nevî buldu baka

Hazret-i Ahmed müceddid Urvetû'l-vûskâ olup

Şeyh Seyü'ddîn ü Seyyîd Nûr'a nûr-ı i'tilâ

Şâh-ı Mazhar şâh-ı Abdullâh-ı pîr-i Dehlevî

Hazret-i Hâlid'le oldu kalb-i sâlik pür-zîyâ

Seyyid-i âlî-neseb Tâha'l-Hakkarî'den sonra

Pirimiz Tâhal-Hariri oldu kutb-i evliya

Eyleriz arz-ı dehalet dergeh-i sâdâta biz

Es'ad u ihvân-ı dîne mağfiret kıl ey Huda

Ehli irfan da bilir ki bu silsile:

Sâmi dostun hürmetine ey Cenab-ı Kibriyâ

Cümle ihvanı cemâlinle cinânda kıl bekâ

Feyzi câri Hazreti Musa ki ol sahip vefa

Pek sahî hayr’ulhalef Osman Nûriyyi pürhayâ

diye devam eder. Allah’ın izni ile marifetullah yol kıyamete kadar devam edecektir.

 Silsileden anlaşılacağı gibi Nakşibendi silsilesinin başlangıç halkasında Hz. Peygamber aleyhisselam var. Ondan hemen sonra Hz. Ebubekir (ra) ekleniyor bu zincire. Selman-ı Farisi, Bayezid-i Bestami, Hâce Abdü'l-hâlik Gücdüvani, Şâh-ı Nakş-bend, Hazret-i Ahmed müceddid Urvetû'l-vûskâ İmam-ı Rabbani Hazretleri, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadi gibi hem medrese ilminde hem tasavvufi ilimde kutub olmuş arifler hep bu zincirin halkalarıdır. Her birinin derinliği farklı ve her biri Nakşibendi tarikatine bir çeşni vermiş üstazlardır. Bu sağlam zincir asırlardır kopmadan günümüze kadar geliyor ve sahih tasavvufu günümüze taşıyor. Her bir talip bu zincire yapışmış ve feyiz yolunu onların kalbine bağlamıştır. Ki bu feyiz çeşmesinin başında Efendimiz sav vardır. Bu zincir, talibi manevi soy olarak Efendimiz’e bağlar. Bundan dolayı Nakşibendi ve Kadiri tarikatlerin üstazları manevi sulb olarak seyyid sayılır.

İşte Osman Nuri Topbaş Efendi de yaşayan halka olarak bu Altın Silsile’nin zühdünü, takvasını, hizmetlerini ve yetiştirdikleri kamil insanları bir bir önümüze seriyor. Bu eser bir biyografi değildir. Allah dostları, biz insanlar gibi maddi hayatları ile değil; manevi hayatları ile ele alınmıştır. Çünkü hepimiz nihayet bir beşeriz, dünyaya gelişimize sebep, bir anne ve babamız vardır. Halbuki insan olmak, hele insan-ı kamil olmak bu maddi hayattan çok daha ötededir ve asıl olan “mükerrem insan” olmaktır. Osman Efendi’de bize misal “mükerrem insan”  olunur, bu vasfa haiz insanlar nasıl “olmuş”, onları anlatıyor.

İnsan-ı kâmil Hz. Peygamber’dir

İnsan-ı kâmil tabii ki Hz. Peygamber aleyhisselam’dır. Biz mü’minler ona yaklaştığımız kadar mükerrem olabiliriz. Çünkü  O (sav) bizim mürşidimizdir, rehberimizdir, peygamberimizdir. Vuslat, O’na tabi olmakla mümkün olacaktır. Allah’ı sevdiğimizin ispatı O’na tabi olmaktır. O, ne derse doğrudur. O, ne yapmışsa doğrudur. O, hangi hususta sükût etmişse doğrudur. Hiçbir mü’min Allah’tan korkmakta ondan ileri gidemez. Hiçbir mümin, hiçbir yaratılmış varlık Rabbimizi O’nun kadar tanımış olamaz, Allah’tan O’nun kadar kimse korkmamış, Allah’a O’nun kadar kimse yakın olmamıştır. Öyleyse şeraitte de tarikatte de hakikatte de marifette de kılavuzumuz, mürşidimiz bellidir ve o da Peygamberimizdir. Bu manevi kurbiyet halini O’ndan kesbeden (bu konuda kabiliyetli, istekli, fıtratı uygun) bazı sahabiler, onlardan da tabiinden nasip olarak devralmıştır ki böylece altın silsile denilen halka teşekkül etmiştir. Eserden öğreniyoruz ki tasavvufun temeli sahih itikada dayanıyor. Ehl-i sünnet olarak isimlendirilecek olan bu sahih itikada, amelisalih, kalbi tasfiye, nefsi tezkiye esasları da eklenmiş ve bu seyr ü süluktan geçenler “ihsan” mertebesine varmışlardır ki İslam ve iman sahibi olmaktan maksat da budur. Bunun için ilk örnek, ilk mürşid Hz. Peygamber ve sonra da O’nun en yakınında bulunan ashabıdır ki altın silsilenin ashab halkasının biri Hz. Ebubekir (ra) diğeri Kadiri tarikatinin halkası Hz. Ali (ra) efendimizdir.

Kitaptan öğreniyoruz ki bütün müminler her hususta Hz. Peygamberi takip etmeli, kimse onun sünneti dışında takva, zühd, manevi irtifa, mertebe aramamalıdır. “Sesiniz onun sesinden daha yüksek çıkmasın” âyetini ondan daha fazla takva ve zühd sahibi olmaya kalkmayın, O’na din öğretmeye kalkışmayın olarak da anlıyoruz. Marifete, hakikate, ihsana ancak onu izleyerek varabilirsiniz, şeklinde anlıyoruz. Evet, Efendimiz’e emredilen bir gece ibadeti (teheccüd) var ancak onun yanı sıra eşleri ile birlikte vakit geçirmek, bedenin hakkını vermek de var. Evet, nefsi tezkiye için bir nafile oruç var; bundan böyle ‘gece sabahlara kadar ibadet edeceğim, Kur’an okuyacağım, gündüzleri de hep oruçlu olacağım’, diyen sahabiye karşı ‘hayır öyle yapma ben bazen oruç tutarım bazen tutmam’ diyen Peygamber aleyhisselam da var. Ceyş’ül-usre için yardım kampanyası başlattığında “Geride eşine, çoluk çocuğuna ne bıraktın?” diyen bir Peygambere uymaktır bizi hakikate, marifete vasıl edecek hatt ü hareket. Osman Nuri Topbaş Efendi’nin altın silsilesindeki zevat-ı kiramı işte tam böyle buluyoruz. Her birinin evi barkı var. Bir meslek icra ediyor ve rızkını kendi kazanıyor. Geri kalan zamanını  zikir, ilim, irfan tahsil etmek ve insan yetiştirmekle geçiriyor. Bu hizmeti esnasında  incinse de incitmeden hizmete devam ediyor.

Ashabım yıldızlar gibidir, hangisine uysanız hidayete erersiniz, hadis-i şerifinden de öğreniyoruz ki bazı insan vardır, Hz. Ebubekir gibi malının hepsini tasadduk eder, bazı insan vardır ki Hz. Ömer gibi, malının yarısını tasadduk eder. Hepsi de hakikattir, hepsi de hidayet üzeredir ve biz hangisine uyarsak uymuş olalım sırat-ı müstakim üzereyiz.

İşte bu farklılıkların da silsileyi meydana getiren halkalarda ayrı ayrı tecelli ettiğini görüyoruz. Kimi Hz. Ebubekir tavrı gösteriyor, kimi Hz. Ali, kimi Ebuzer (ra) kimi de Hz. Osman (ra) vs.   

Her bir mürşid-i kamil kendi gayretince, fıtratınca, kabiliyetince şeriatı yaşıyor, anlatıyor ve mürid yetiştiriyor.

Tasavvufun maksadı kâmil insanlar yetiştirmek

Osman Nuri Efendi eserlerini kaleme alırken Sami Efendi’nin, Musa Topbaş Efendi’nin usûlünü takip ediyor. Onun muradı, itikadı sahih, ameli salih, ihsan mertebesine çıkmış kamil insanlar yetiştirmektir. Bundan dolayı altın silsilede yer alan Allah dostlarını anlatırken onları (onlarca kerametleri olmasına rağmen) mümkün oldukça kerametlerden, olağanüstülükten uzak, içimizden biri, gayreti, aşkı, fedakarlığı ile öne çıkan, istikamet gösteren, ‘himmet efendim” sözüne “hizmet efendim” diye karşılık veren üstazlar misali, yaşayan İslam olarak anlatır.

Bütün bunlara rağmen necat, kurtuluş kimsenin elinde ve garanti değildir. Her nefis kazandıklarından sorumludur. Şefaat haktır ve fakat öncelikle onu hak edecek bir hayat tarzı sürmek gerekir. Adı ister mürşid ister şeyh ister veli olsun, kimse kimsenin cennet garantörü değildir.

Günümüzde  bu şer’i hususu bu kadar açık olarak dile getiren başka bir rehber tanımıyoruz.

Kitapla ilgili olarak şunu söylemek yerinde olur. Biz bir talebeyiz. Talebenin hocasını övmesi abes bir şeydir. Hele ilmi o mertebe değilken Üstad’ın ilmini övmek haddini bilmezlik olur. Biz hocamızı övmekle değil, onu takip etmekle, onun söylediklerini yapmakla ve başkalarına ulaştırmakla mükellefiz.

Kitabı okumuş biri olarak kayda geçirmeliyiz ki tasavvufun mahiyetini;  lüzumunu, dayandığı esasları  ayetlerle, hadislerle, selefin tatbikatı ile delillendiren bu çapta bir eser görmek çok zor günümüzde. Osman Efendi’nin Altın Silsile’si, Necip Fazıl’ın eseri ile karşılaştırılsa ne dersiniz sorusuna şu cevabı verebiliriz. Necip Fazıl’ın eseri “edebî”; Osman Efendi’nin eseri ilmî ve de edebî. Eseri okuduğunuzda siz de göreceksiniz ki Osman Efendi’nin edebî bir dili var ve bu dil, zamanında yakından takip ettiği Büyük Doğu dergisi ve Üstad Necip Fazıl’a olan yakınlığının bir sonucu. (Bu arada hatırlatalım ki Üstad Necip Fazıl’ın Osman Efendi ile olan yakın irtibatını gösteren mektuplar Kadir Mısıroğlu’nun vefatından sonra Altınoluk dergisinde yayımlanmıştır. Edebiyat dünyasının ve Necip Fazıl takipçilerinin dikkatini çekeriz.) 

Eserin dilindeki incelik, ifadelerdeki derinlik, nezaket, yaşanmışlıktan gelen rikkatle birleşiyor ve insanın kalbine nüfuz ediyor ki bu tür eserlerin sohbetlerde okunmasının hikmeti de budur. Çünkü bu tür eserler sadece öğretmiyor, aynı zamanda hissettiriyor, insanı evirip çeviriyor, kendi dünyasına çekiyor. Ki cezbe dediğimiz olay da bu olsa gerektir.

Kitapta yazılanlar bu kadar güzel, rahatlatıcı, kalbe değici ise kim bilir sohbeti nasıldır, kim bilir o hali yaşamaktan alınacak feyiz nasıldır, dedirterek insanı susatıyor, arayışın içine atıyor. 

Fazla söze hacet yok.

Günümüz insanı bir arayış içinde. Manevi bir açlık hissediyor ve gördüğü ilk çeşmeye ağzını dayıyor. O çeşmeden akan suyun içilip içilmeyeceğini araştırmıyor. Çünkü buna fırsatı da yok zamanı da yok. Bilgi mecralarının suyu oldukça bulanık akıyor. Televizyonlarda, kürsülerde ise susuzluktan ağzı damağı kurumuş olanlar hafife alınıyor, suçlanıyor, alay konusu oluyor; diğer taraftan çeşmeye, suya düşmanlık ediliyor.

Altın Silsile işte tam bu ortamda böyle arayışlar için bir pınardır diyoruz.

Pırıl pırıl, sıcacık, tatlı ve kaynağından nasıl çıkıyorsa öyle ulaşıyor.

İçenlere ve avucunu tas misali çeşmenin altına tutup içirenlere selam olsun.

Son olarak bu pınarı biz susuzlara nezaketle, samimiyetle takdim eden Erkam Yayınlarına; Osman Nuri Topbaş Efendi’ye hürmetle bitirmek hem vazifemiz hem borcumuzdur.    

YORUM EKLE
YORUMLAR
Arif Güngör
Arif Güngör - 5 ay Önce

Allah razı olsun çok güzel özetlenmiş .Tasavvuf sanki bir islam geleneği değilmiş gibi hareket edilen günümüzde dolunay gibi geldi yazınız

Bir düşünen
Bir düşünen - 5 ay Önce

Bilgilendirici güzel bir yazı olmuş. Allah razı olsun.