Osmanlı’dan Cumhuriyet’e bir köprü insan: Mehmet Emin Erişirgil

          

Yaptığı önemli işlere nazaran eğitim ve kültür dünyamızda adı az bilinen mühim aydınlarımızdan biridir Mehmet Emin Erişirgil… Erişirgil, 1891 senesinde İstanbul'da, Sultanahmet’te doğmuştur. Aslen Niğdeli olan bir ailenin tek çocuğudur. 1897-1901 yıllarında Beşiktaş Sıbyan Mektebini, 1901-1908 yıllarında da Fatih Rüştiyesi ile Mercan İdadisini bitirmiştir. 1911 senesinde de Mülkiye (Siyasal Bilgiler)’den mezun olmuştur.

Kadıköy Lisesi’nde öğretmenlik yapan Erişirgil, Darülfünun’da (bugünkü İstanbul Üniversitesi) içtimaiyat ve felsefe müderris muavinliği görevinde bulunmuştur. 1919'da Niğde mebusu seçilerek son Osmanlı Mebusan Meclisi’ne girmiştir. Maarif Vekâleti Müsteşarlığında bulunmuştur. 1936'da Mülkiye Mektebi Müdürlüğüne tayin olmuştur. Erişirgil daha sonra sosyoloji ve iktisadî doktrinler profesörü olmuştur. 1942’de Zonguldak'tan TBMM'ye girmiştir. Siyasette hızla ilerleyerek 1948’de ikinci Hasan Saka Hükümetinde Gümrük ve Tekel Bakanı, 1949’da da Şemsettin Günaltay Hükümetinde İçişleri Bakanı olmuştur. 1950'den sonra, bir daha geri dönmemek üzere, siyasî hayattan çekilmiştir. Erişirgil’in yazıları Yeni Mecmua, Dergâh, Hayat, Yeni Türk Dergileri’nde yayımlanmıştır.

Hayatın zor dönemeçlerini geçen Mehmet Emin Erişirgil, Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki geçiş dönemini bizzat görmüş, ömrünün ekserisini (1923-1965 arası 42 yıl) Cumhuriyet devrinde yaşamış engin birikime ve uygulama kültürüne sahip bir aydınımızdır. O, Osmanlı tecrübesiyle cumhuriyet inkılaplarını birleştirerek güçlü bir terkip oluşturmuştur. Bunun için o, Osmanlı’yla Türkiye arasında bir köprü vazifesi görmüştür. İki dönemde de yaşama imkânı bulduğu için isabetli kıyaslar yapabilmiştir.

Türkiye’de felsefenin temellerini atan Mehmet Emin Erişirgil, ardında zengin bir külliyat bırakarak 1965 senesinde İstanbul'da vefat ederek bu fâni dünyadan ebedî âleme göçmüştür. Erişirgil’in, alanında mühim boşluklar dolduran eserleri şunlardır: “Kant ve Felsefesi (1923), Malûmat-ı Vataniye (1925), Yurt Bilgisi (1930), Sokrat (1931), Kant'tan Parçalar (1935), Filozofiye Başlangıç (1936; Felsefeye Giriş adıyla, 1944), Hukukun Muhtelif Cepheleri ve Hukuk İlmi (1938), Ekonomi Meslekleri: XVI. Yüzyıldan Günümüze Kadar (1945), Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1956), Mehmet Akif: İslâmcı Bir Şairin Romanı (4 cilt, 1956), Merak ve Dikkat (1956), Neden Filozof Yok (1957), İhmal (1958), Türkçülük Devri-Milliyetçilik Devri-İnsanlık Devri (1958), Hamle (1960).”

Yerli ve yabancı kaynaklardan beslenen Mehmet Emin Erişirgil’in fikir dünyası

Mehmet Emin Erişirgil’in yaşadığı dönemde yerli ve yabancı kaynaklardan beslenen farklı fikir akımları zihinleri kurcalıyordu. Özellikle II. Meşrutiyet’ten sonra İstanbul’da Osmanlı’nın geleneksel anlayışlarına karşı çağdaşlaşma ve millileşme cereyanı vardı. Batıcılık, İslâmcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük kendi kulvarlarında hâkimiyet ve yaşam mücadelesi veriyordu. Mehmet Akif, Ziya Gökalp ve Abdullah Cevdet’in etrafında birbirinden farklı düşüncelere sahip insanlar kümelenmişti. Bir taraftan da Tanzimat’ın getirmiş olduğu Batılılaşma temayülü etkisini devam ettiriyordu.

Etki sahaları sınırlı olsa da darwinizm, pozitivizm, materyalizm, pragmatizm gibi ecnebi kökenli anlayışlar da kendilerine yaşam sahası arıyordu. Böyle bir ortamda Erişirgil orta yolu tutturarak şu tespiti yapıyordu: “Tanzimat’tan beri memlekette bir zümre vardır ki ‘garpçılığı’, garp medeniyetini, bir mefkûre bilir. Fakat bunlar ancak bu medeniyeti sadece sevmek, nihayet taklit edebilmek kuvvetini kendilerinde görüyorlardı. Bugünkü nesil de garpçıdır. Fakat biz bu medeniyeti memleketimizde yaratmak kudretini görüyoruz, hatta daha ileriye giderek bu medeniyetin seyrinde ön safta bulunmak iktidarını hissediyoruz. Medenî rüşte insaniyetin yüksek bir uzvu olmak istiyoruz. Bugünkü bu duygularımız, bu mefkûrelerimiz dünkü ‘garpçı münevver zümre’ için bir mevhume değil miydi?”(1)

Mehmet Emin Erişirgil, çöküş sürecindeki Osmanlı’nın kurtuluşu için çareyi Bergsonizm ve Pragmatizmde görmüştür. Sosyal Darwinizmle Biyolojik Materyalizme sert eleştirilerde bulunmuştur. Çünkü o, insanı sadece biyolojik bir varlık olarak görmüyor, ruh gerçeğine özellikle vurgu yapıyordu. İnsanın manevî yönünü yok sayan anlayışlara itibar etmiyordu. Zira toplumları ayakta tutan ahlâk sistemi ancak maneviyatla var olabilirdi.

Mehmet Emin Erişirgil, her şeyin önceden belirlendiği ve bir sebebi olduğu anlayışını savunan determinizme karşı indeterminizmi daha makul ve inandırıcı buluyordu. Zira indeterminizmde insanlar ahlâkî eylemlerde bulunurken özgürdür. İnsan kendi özgür iradesini kullanarak özgürce eylemlerini yapar ve bu nedenle kişi davranışlarından sorumludur. O da böyle düşünüyordu. Öte yandan Erişirgil, İslâmcılara da tepki duyuyordu. Materyalizmi nasıl zararlı ve tehlikeli buluyorsa dogmatik dincileri de öyle zararlı buluyordu. Fakat dogmalardan uzak dini, toplum için faydalı ve birleştirici unsur olarak görüyordu. “Din Edebiyatı” adlı yazısında “Din, her türlü ilmî cereyandan üstündür” diyordu.

Erişirgil, ilmî, sosyal ve ahlâkî çöküş içindeki toplumumuzun felâha erişmesi için hukuk ve ahlâk anlayışımızı çağdaş bir düzene oturtmamız gerektiğini savunuyordu. Zira medeniyette ciddi yol kat eden Batı ülkeleri böyle yaparak düzlüğe çıkmıştı. Bu noktada pragmatist filozof William James’in şu sözünü dillendiriyordu: “Bir fikir, bir inanç hayatta işlevsel bir role sahipse ve bizi somut sonuçlara götürüyorsa anlamlı, faydalı ve doğrudur.” (2)

Öğretmenlikten vekilliğe uzanan çizgide mefkûreci bir aydın…

Mehmet Emin Erişirgil, şahsına münhasır birçok vasıfları olan, örneğine az rastlanan donanımlı bir aydınımızdır. O; öğretmendir, akademisyendir, felsefecidir, düşünce adamıdır, yazardır, bürokrattır, siyasetçidir. Renkli bir kişiliği vardır. Yaşadığı sürece hep bir şeyler üretme gayreti içerisinde olmuştur. Bu yüzden de hep bir yerden bir yere koşturup durmuştur.

Cumhuriyetimiz’in bânisi Atatürk, Erişirgil’e çok güvenir ve saygı duyardı. Atatürk’ün Erişirgil için söylediği “Yeryüzünden felsefe kaybolsa onu, Emin Bey yeniden icat ederdi” sözü bu güvenin bariz bir yansımasıdır. Atatürk bu yüzden kendisini yeni Türk harflerinin düzenlenmesi için görevlendirmiştir. O, bu işle görevlendirilen beş kişiden biri olmuştur.

Erişirgil, 74 yıllık hayatına okul müdürlüğünden dekanlığa, müsteşarlıktan bakanlığa kadar pek çok şey sığdırmıştır. Üstelik onun yaşadığı dönemler kritik, hassas ve çalkantılı dönemlerdi. Böyle bir zamanda birçok şeye tanıklık etmiş ve kritik kararlara imza atmıştır.

Mehmet Emin Erişirgil, İkinci Meşrutiyetin ilân edildiği dönemde 17 yaşında aklı başında bir gençtir. Kanının kaynadığı dönemlerdir bu zor zamanlar. İttihat ve Terakki’nin şartları iyice zorladığı ve hâkimiyeti elinde tutmaya çalıştığı, Osmanlı’nın resmen olmasa da fiilen bittiği yıllardır bu yıllar. Bu yüzden taraf olmak da, bitaraf olmak da zor tercihlerdir.

Hayatta hep özne olmayı yeğleyen, nesne olmaktan hiç hoşlanmayan Mehmet Emin Erişirgil, Meşrutiyet’ten sonraki yıllarda Darülfünûn’da hocalığa(akademisyenliğe) başlayacaktır. Ardından Son Osmanlı Mebusan Meclisi’nde mebusluk(milletvekilliği) yapacaktır. Bu, onun siyasette çok önemli noktalara geleceğinin ilk işaretidir.

Osmanlı’nın resmen bittiğinin işareti olan Cumhuriyet ilân edilince (29 Ekim 1923) Erişirgil yine sahnededir. O, Cumhuriyeti ilan eden kadronun yanındadır ve de aktiftir. O daima Cumhuriyeti ilân eden ve inkılâplarla yeni bir Türkiye inşa eden kadronun izinden gitmiştir. İnkılâpların düzenlenmesinde ve uygulanmasında akademisyen ve bürokrat olarak bizzat görev almıştır. Tabir caizse elini taşın altına koyma cesaretini göstermiştir.

Erişirgil, Türkiye’de felsefenin duayeni, pragmatizmin Türkiye şubesi…

Cumhuriyet Döneminin ilk ciddi düşünce adamlarından ve filozoflarından biri olan Mehmet Emin Erişirgil’in genç yaşta siyasete atılması onun ilim sahasındaki örnek çalışmalarına köstek olmuştur. Zira o siyasetle uğraşmaktan kendi alanına yeterince zaman ayıramamıştır. Bu da aslında felsefeye alâka duyanlar için bir kayıp olmuştur. Çünkü memlekette siyasetle uğraşacak adam çoktur; fakat felsefeyle uğraşacak insan bulmak kolay değildir. Nerdeyse insanlıkla yaşıt olan felsefe, insan düşüncesini dizayn eden özel bir alandır.

“Geçiş Dönemi” diye tabir edebileceğimiz hassas bir zamanda dünyaya gelen Mehmet Emin Erişirgil, Osmanlı’yla Cumhuriyetin terkibi sayılabilecek bir münevverdir. Çünkü o doğduğunda Osmanlı son demlerini yaşıyordu. O, ilk eğitimini Osmanlı mekteplerinde alsa da Cumhuriyet düşüncesiyle yetişmiştir. Cumhuriyetin inkılâplarının kuramcısı olmuştur.

Mehmet Emin Erişirgil, pozitivizmin(olguculuk) dine bakışını tenkit etmiştir. Materyalizm(maddecilik) onun hayatında hiçbir zaman olmamıştır. Hatta gençlerin materyalizme karşı korunması gerektiği görüşünü dile getirmiştir. Öte yandan “evrenin gerçeğinin manevî nitelikte olduğunu, insan ve öteki varlıkların hepsinin fiziksel yapıdan ayrı ve bağımsız bir ruhsal yapısı bulunduğunu ileri süren görüş” olan spiritüalizme(tinselcilik) de karşı çıkmıştır. O, bunların yanında hem idealizmi hem de realizmi eleştirir. “Dogmatizm, rasyonalizm(akılcılık), ampirizm(deneycilik), kritisizm(eleştiricilik), biyolojik teori, sosyolojik teori, pozitivizm(olguculuk)” gibi felsefî akımlar da onun eleştiri oklarından nasibini alır. Onun düşüncelerini şekillendiren asıl etkili felsefî akım, kaba tabirle “ahlakî iş ve davranışlarda faydanın ilke edinilmesi” anlamına gelen pragmatizmdir. Pragmatizm(faydacılık), bütün dinlerin kendi dönemleri içerisinde doğru kabul edilmesi gerektiğini savunan bir felsefî anlayıştır. Erişirgil “Filozofiye Başlangıç” adlı eserinde şu görüşlere yer verir: “Mademki düşünüş aksiyondan ayrılamaz, o hâlde düşünmenin eseri olan ‘hakikat’ de aksiyona göre tarif edilmeli ve ona göre anlaşılmalıdır. İşte pragmatizm, her şeyden önce, hakikati böyle anlayan bir filozofi mesleğidir, onun için pragmatizmin ‘hakikati’ nasıl tarif eylediğini görürsek bu mesleğin esasını öğrenmiş oluruz.”(3)

Felsefemizin duayenlerinden biri olan Mehmet Emin Erişirgil’e “Pragmatizm’in Türkiye Şubesi” dersek sanırım yanılmış olmayız. Fikir hayatı boyunca birçok düşünce arasında gelgitler yaşayan Erişirgil, neticede pragmatizmde karar kılmıştır. Mehmet Emin Erişirgil, Hüseyin Avni Başman ile birlikte pragmatik(faydacı) felsefeyi bizde temsil eden, yayan ve Millî Eğitim Bakanlığı’nda yerleştirmeye çalışan insandır. Ona göre pragmatizm, Batı’nın felsefe düşüncesine en uygun olanıdır. Bu yüzden o da bu düşünceyi benimsemiştir.

Mehmet Emin Erişirgil soruyor: “Neden filozof yok”

Türkiye’de her nedense felsefeye hep menfi ve tersten bakılmıştır. İlmin her sahasında büyük adamlar yetişse de bu alan lâyıkıyla doldurulamamıştır. Felsefe bizde dinî düşüncelere alternatif muzır fikriyat gibi görülmüştür. Felsefeyle uğraşanların hepsi inkârcıymış gibi görülüp sığ bir mantıkla damgalanmıştır. Önyargıların nassa dönüştüğü, silinmesi imkânsıza yakın radikal çizgilerin çizildiği böyle bir fikri atmosferde felsefenin gelişip serpilmesini, inkişaf etmesini beklemek safdillik olur. Bağımsız ve güçlü bir Türk felsefesinin yokluğunun sebeplerini bu fikrî bağnazlıkta ve akıl körlüğünde aramak lâzımdır. Mehmet Emin Erişirgil de böyle düşünüyor olacak ki bir kitabının adını “Neden Filozof Yok” koymuştur.

Türkiye’de çağdaş felsefenin temellerini atan Mehmet Emin Erişirgil’in okunması gereken dikkate değer eserlerinden biri de “Neden Filozof Yok” adını taşıyor. Kitabın adı, aslında muhtevasını da kabaca ele veriyor. Adından da anladığımız gibi bu kitapta daha çok sitemler var. Erişirgil’in kitabına ad olan bu iddialı ifadenin, eserde enine boyuna incelendiği görülecektir. Erişirgil bu kıymetli eserinde dinî düşünür yetişmediğinden, taklitten, nakilcilikten kurtulamadığımızdan şikâyet etmektedir. Ona göre bilime ve sanata yeterince kıymet ver(e)mediğimiz için, sorumluluğa ve vazife ahlakına sahip olamadığımız için bizde filozof yetişmiyor. Eğer bu engeller aşılırsa bizde de değerli filozoflar yetişeceği inancındadır.

Mehmet Emin Erişirgil’in gözüyle “Kant ve felsefe”

Mehmet Emin Erişirgil, genç yaşta “Kant ve Felsefe” isimli, alanında iddialı bir eser kaleme almıştır. Bahsi geçen eser, Türkiye’de Kant hakkında yazılmış ilk telif eserdir. Bu, onun felsefe konusunda ne kadar iddialı ve cesur olduğunu gösteren ilmî bir teşebbüstür. Bu güzel teşebbüs başarıyla neticelenmiş, kütüphanelerimiz müstesna bir eser kazanmıştır.

Alman felsefesinin kurucu isimlerinden biri olan ve eleştirel felsefenin babası kabul edilen İmmanuel Kant’ı anlamak ve anlatmak kolay bir iş değildir; bilgi ve birikim gerektirir. Kendisinde bu ilmî gücü bulan Mehmet Emin Erişirgil bu zorluğun da üstesinden gelerek onun girift düşüncelerini Türk felsefe âlemine olabildiğince sade bir dil ve üslûpla anlatmıştır.

Felsefemizin yüz aklarından olan Mehmet Emin Erişirgil, bu eserinde Kant’ın hayatını düşüncesiyle terkip ederek okuyucuya sunmuştur. Kitapta Kant’ın düşünce felsefesine dair bilinmesi gerekenler özlü bir biçimde aktarılmıştır. 388 sayfalık bu kapsamlı eserde Kant’ın kurucusu olduğu kritisizmin ilkelerini, bu büyük felsefecinin tesiri altında kaldığı belli başlı düşünceleri ve gelgitleri bütün çıplaklığıyla görmek mümkündür. İnsan Yayınları tarafından yayımlanan bu güzel eser, bu sahada derinleşmek isteyenler için başucu kitaplarından biridir.

İmmanuel Kant deyince yine Mehmet Emin Erişirgil tarafından kaleme alınan “Kant’a Göre Tarih Felsefesi: Terakki Nedir?” isimli makaleden söz etmeden geçmenin bir eksiklik olacağı düşüncesindeyim. Erişirgil’in 1920’de Düşünce Dergisi’nde (tabiî olarak Osmanlı Türkçesiyle) yayımladığı bu önemli makalede şu ifadeler altı çizilecek türdendir:

“Hulasa tarihi tutumun amacını fertte, ferdi tekâmülde aramaya imkân yoktur. Bu halde terakkiy(i) nerede aramalı(yız)? Terakki insan türünün, insanlığın (bir) özelliğidir. Medeniyet tarihinin amacı fert değil, insanlıktır. Lakin insanlık nedir? Onu hayvanlıktan ayıran niteliği nedir? // İnsanlığın esası, irade ve seçimdir. Binaenaleyh insanlık ne zaman başladı sorusuna ne zaman fert ihtiyar ve hürriyetini duymuş ise o tarihte insanlık da vücuda gelmiş diye cevap verebiliriz. Ondan evvel insan da tabiatın diğer varlıkları gibiydi. Yalnız içgüdülerine, fıtri temayüllerine tâbi bulunuyordu. Fert için cennet hayatı, mutluluk hissiyatı belki o zamandı. Çünkü çok sınırlı olan ihtiyaçlarının temini için araçlar da tabiatta mevcuttu. Diğer cüz’i tabiat gibi o da zaruri kanunlarla hareket ediyordu. Çevresindeki amellerin şartlarına tamamen mutabıktı. Elhasıl mutluydu, çünkü sadece içgüdülerini hisseder ve onu da tabiat şartları dâhilinde ayıklardı; masumdu, çünkü hareketlerinde sadece tabiat kanunlarına tâbi bulunuyordu. Kendi tarafından kabul edilen bir kanunla değil, zaruri illet neticesi hareket ediyordu. // Ne zamanki fertte akıl ve onunla beraber irade teşekkül etti, o zaman çevresindeki eşyayı tasnif ve tefrike muktedir olmaya başladı. Mukayese ve seçme kabiliyeti gelişti. Muhayyile inkişaf eyledi, artık yalnız şu anı değil geleceği de tahmin ve tasavvur edebiliyordu. O zaman tabiat üzerinde mevkiini anladı: “Koyunun yünü, ineğin sütü benim içindir” diye düşünmeye başladı. Çevresindeki eşyayı kendisinin inkişafına birer vasıta kabul eyledi. Yanındaki insanları öyle görmüyordu: onları hayvandan, nebattan farklı buluyor, yavaş yavaş hemcinsini bir vasıta değil bir gaye kabul eyliyordu. Elhasıl insanlık, tabiata karşı bir isyanla başladı, çevremdeki eşya benim işime yaramak için bir vasıtadır, ben onları kullanacağım. Ben başlı başına tabiattan ayrı bir gayeyim. // İnsan, bu isyanla artık tabiattan ayrılıyordu. Tabiatın verdiğine kanaat etmiyor, her şeyi kendi gayesine göre istihdam etmeye çalışıyordu. Bu istihdam arzusu, melekelerinin inkişafına yaradı. Eşyaya temellük eyledi, ziraata başladı. Mülkünü müdafaa için devlet teşkilatı vücuda getirdi. // İnsanlığı tabiatın diğer varlıklarından ayıran vasfı mümeyyizi bulduktan sonra tarihin gayesini de orada arayabiliriz. Mademki tarihin hedefi, ferdin mutluluğu değil, insanlıktadır. O halde tarihte terakkinin hedefi de insanlığın gayesine yaklaşmak olabilir. Bu gaye bizzat insanda, insanın hürriyetindedir. O halde tarihin yolu, hürriyetin yavaş yavaş her türlü tesirden sıyrılması, kurtulması gayesini amaçlar. ‘terakki’ de budur.”(4)

Biyografi sahasında abidevî bir eser: "İslâmcı Bir Şâirin Romanı: Mehmet Akif"

Mehmet Emin Erişirgil, Siyasal Bilgiler Fakültesi son sınıf öğrencisi iken Orman ve Ziraat Nezareti’nin Baytar Dairesi’nde çalışmaya başlar. Vazifesi, o zamanki adıyla “müsevvitlik”tir. Buna bir anlamda resmî evrak yazıcılığı da diyebiliriz. O sırada Mehmet Akif, Baytar Dairesinde müdür yardımcısıdır. Gelecekte “İslâmcı Bir Şâirin Romanı: Mehmet Akif” isimli kitabı yazacak olan Erişirgil, Mehmet Akif’i bu sıralarda tanır.

Mehmet Akif’le şahsî dostluklar kurma bahtiyarlığına erişmiş olan Erişirgil, 1956’da bir vefa örneği göstererek Mehmet Akif’in hayatını anlatan “İslâmcı Bir Şâirin Romanı: Mehmet Akif” isimli kapsamlı eserini yazmıştır. Dört cilt olarak hazırlanan eser daha sonraki yıllarda tek cilt hâlinde yayımlanmıştır. Bu eser çerçevesinde Mehmet Akif zamanında etkili olan düşünce akımlarına da genişçe yer verilmiştir. Bu kıymetli eser, Mehmet Akif’in hayatına ve zamanına birinci kaynaktan ışık tutması açısından fevkalâde önemlidir.

391 sayfadan meydana gelen “İslâmcı Bir Şâirin Romanı: Mehmet Akif” dört ana bölümden oluşan, roman tadında hoş bir eserdir. Aslında bu eser, edebî mânâda ne bir romandır ne de kuru bir biyografi kitabıdır. İkisi arasında farklı bir üslûpta yazılmış kıymetli bir kitaptır. Eserde Mehmet Akif’in hayatına dair ince detaylar dikkat çekmektedir.

Aslında Mehmet Emin Erişirgil’le Mehmet Akif Ersoy farklı dünyaların insanlarıdır. Çünkü Erişirgil CHP’de bakanlık makamına kadar yükselmiş bir insandır. Durum bu minval üzere olsa da o, bir zamanlar aynı dairede beraber çalıştığı bu büyük şâirin hayatını yazmaktan kendini alamamıştır. Çevresindekiler onun Mehmet Akif hakkında böyle bir eser yazmasını hoş karşılamamışlardır. Neticede son derece tutarlı ve objektif bir eser ortaya çıkmıştır. Erişirgil’in böyle bir kitap yazması, bizler için büyük bir kazanç olmuştur. Zira bu kitap yazılmasaydı Mehmet Akif’e dair bir şeyler hep eksik kalacaktı. Kitabı okuyunca düşünceme iştirak edeceğinizden eminim. Resul Tosun bu kitapla ilgili şunları söylüyor: “Akif’in bilinen ve bilinmeyen yönleri teferruatıyla bu kitaba sığdırılmış. Baytarlığından edebiyat hocalığına, pehlivanlığından şiir dünyasına, meşrutiyetten cumhuriyete, yurt dışı seyahatlerinden memleket içindeki gezilerine, sohbetlerinden vaazlarına, İslâmcılığından yenilikçiliğine, inkılaplardan Mısır’a yerleşmesine, Kur’an mealinden hastalığına, yurda dönüş ve vefatına hatta defnine kadar Mehmet Akif'’i bu şekilde tanıtan derli toplu ikinci bir kitap tanımadığımı da ifade etmeliyim. Son derece akıcı bir Türkçeyle yazılmış olan kitabı, konusu ve muhtevası kadar lisanı da okutuyor desem abartmış olmam” (5)

Gelmiş geçmiş en isabetli Gökalp analizi: "Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp"

Mehmet Emin Erişirgil, üniversitede Ziya Gökalp’ın yardımcısıydı. Bu sebeple Gökalp’i çok iyi tanıyan ve düşüncelerini isabetli bir biçimde tahlil edebilen ender kişilerden biridir. Gökalp’le üniversitede aynı ilmî atmosferi paylaştıkları için “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” adlı anı-roman karışımı eseri yazması Erişirgil için zor olmamıştır.

218 sayfadan meydana gelen “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” isimli eser Ziya Gökalp’i sevenler ve bu konuda çalışma yapmak isteyenler için eşi benzeri bulunmayan çok değerli bir kaynaktır. Kitapta kuru ansiklopedik bilgiler yerine, duygular ön plandadır. Bu da eseri daha samimi, sıcak ve okunur kılmaktadır. Ziya Gökalp’in on yedi yaşındayken intihara teşebbüs etmesi gibi detaylara ulaşmak isteyenler bu kitabı mutlaka okumalıdır.

Gökalp’in arkadaşı Mehmet Emin Erişirgil, “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” isimli bu kıymetli eseri kaleme alırken sıra dışı bir yöntem uygulamıştır. Ziya Gökalp’in hayatını anı-roman havası içinde kaleme almıştır. Erişirgil “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” adlı kitabında “Bir Çay Sohbeti, Diyarbakır’da Orta Halli Aile, Buhran ve İntihar, Hazırlanma, Meşrutiyet, Hayal Kırıklığı, Selanik’te, Yeni Hayat-Yeni Lisan, Bir Fransız Sosyologu, İstanbul’da Fikir Muhitleri(Türk Ocağı), Türk Yurdu, Üniversite, Bir Fransız Filozofu, Yeni Mecmua, Fikirlerde ve Okullarda Buhran, İki Hadise ve Mesuliyet, Fenn-i Terbiye Encümeni, Siyasî Muhit, 1917 Kongresi, Dahi-Güzide Kahraman, Bekir Ağa Bölüğü, Malta, Kurtuluş, Küçük Mecmua, Milletvekilliği, Ölüm, Dizin” başlıklarına yer vermiştir. Erişirgil, “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” adlı eserinin “On Yıl Sonra” adını taşıyan son bölümünde, Gökalp’in ölüm yıldönümlerinden birinde öğrencileriyle mezarını ziyaret ettikten sonra, onu öğrencilerine şöyle anlatıyor:

“Ziya Gökalp Avrupalıların anladığı manada âlim değildir. Kendisi ‘âlim’ ile ‘arif’i ayırmaya hususî bir itina gösterdiğine bakılırsa kim bilir belki âlim olmak istememiştir. Ziya, Avrupalıların anladığı manada filozof değildir, hatta Spengler nevinden hayatın ve Batı medeniyetinin gidişi hakkında orijinal fikir yaymak isteyen bir yazar da değildir. Ziya’nın şair olmadığını söylemeye lüzum yok, şiirlerini okuyunca anlarsınız. Milliyet akımı ve Türkçülük, Ziya’nın yazılarıyla başlamamıştır. Ziya idealisttir, demenin de büyük bir manası yoktur. Bir adam, eğer insan ise, elbette ideal veya idealler peşinde koşar. Ziya sadece eski Atina’nın pek iyi tanıdığı Sokrat türünden bir millet eğiticisi olmaya çalıştı, Doğu dünyasının pek iyi bildiği pir, şeyh, arif türündeki insanların modern bir tipi idi. // Hayattayken onu seviyor muydum, bilmem. Fakat öldükten sonra her geçen yıl sevgisini kat kat arttırdı. Çünkü onun yanına gidip de konuştuğum zaman günlerce üzerinde tatlı tatlı düşünecek birçok meseleler karşısında kalırdım. Şimdi konuştuğum insanlardan yalnız bayağı sözler işitiyorum. On senedir, onun gibi değil, hiç olmazsa ona az çok yakın arif bir insana rastlamadım. Ben sizden onun her fikrini benimsemenizi değil, onun ahlâkî hayatını benimsemenizi istiyorum.” (6)

Mehmet Emin Erişirgil’den “Filozofiye Başlangıç”

Mehmet Emin Erişirgil, 1939 yılında Maarif Vekilliğinin teklifi üzerine “Filozofiye Başlangıç” isimli lise öğrencilerine yönelik kitap kaleme almıştır. Kitapta “Filozofi Nedir?- Filozof Kime Derler?, Bilgi Teorisi, Dış Âlemin Varlığı Meselesi, Ahlâk Problemi, Vicdan, Vazife ve Mükelleflik, Örfler, Çağdaş Ahlâka Toptan Bakış” başlıklarına yer verilmiştir.

Merhum Erişirgil, liseli talebeler için yazdığı bu kitapta filozofiyi “hikmet sevgisi” olarak nitelendirerek devamında şunları söylüyor: “Aristo filozofi sözünü hem ilimler hem de kâinatın ilk sebebini araştıran ilim anlamında kullanıyordu. Aristo’nun filozofiden anladığı bu sonuncu anlama sonraları ‘metafizik’ dendi” Erişirgil, kitabının “Hakikat Meselesi” bahsinde de “Hakikat dediğimiz genel bilginin esaslı karakteri bilginin objesine uygun olmasıdır; bilgi objesine uygun olursa o bilgi bizim için hakikattir.” görüşüne yer veriyor.

Erişirgil’in felsefeye dair çok derin ve mühim görüşlerini ihtiva eden “Filozofiye Başlangıç” adlı eseri o zamanlar liselerde okutuluyordu. Bugünkü sığ nesli düşünüyorum da “Acaba bugünkü gençler bu kitabı ne kadar anlayabilirler? sorusunu sormaktan kendimi alıkoyamıyorum. Bu soruya ne yazık ki müspet bir cevap da veremiyorum. Hatta günümüzde üniversite tahsilinde bile bu noktanın çok uzağında olduğumuzu üzülerek belirtmek istiyorum.

Mehmet Emin Erişirgil, pragmatizmin Türkiye'deki ilk savunucularındandır. “Filozofiye Başlangıç” adlı eserinde bu kavrama dair şu görüşlere yer veriyor: “Biyolojinin verimlerine dayanarak ‘hakikat’ i izah eden bir meslek de pragmatizmdir. Pragmatizmi diğer biyolojik teorilerden ayıran önemli iki nokta vardır: Biri bu mesleği kuranların biyolojinin verimlerini bilgi meselesine tatbik ederken başka bir maksatta takip etmeleridir: Onlar insan yaşayışında çok yer tutan inançlara, meselâ dinî inançlara da hakikat alanında yer vermeği düşünüyorlar. Diğer bakımdan da öteki teorilerden daha fazla, daha kökten bilgiyi aksiyona bağlamak istiyorlar. Pragmatizm Amerika’da John Dewey, William James ve İngiltere’de Schiller tarafından genişletilmiştir. Bu sonuncusu bu mesleğe ‘humanisma’ adını veriyor”

Gençlerin felsefî altyapısını temellendiren bu kıymetli kitapta “dogmatizm, rasyonalizm, realizm, idealizm, ampirizm, kritisizm, pragmatizm, entü(v)isyonizm” gibi temel kavramlar ilmî bir bakış açısıyla felsefî bir yoğunluk içerisinde açıklığa kavuşturuluyor.

Erişirgil’in “Türkçülük Devri, Milliyetçilik Devri, İnsanlık Devri”

Mehmet Emin Erişirgil “İslâmcı Bir Şâirin Romanı: Mehmet Akif” isimli kitabı yazdı ama İslâmcı değildi. “Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp” adlı eseri kaleme aldı ama Türkçü değildi. İslâmcı ve Türkçü olmaması onu bu iki güzide insanı anlatmaktan alıkoymadı. Aynı Erişirgil “Türkçülük Devri, Milliyetçilik Devri, İnsanlık Devri” adlı 148 sayfalık bir eser yazarak bu kavramlarla ilgili düşüncelerini ilmî bir zemine oturtarak anlatmıştır. Erişirgil, kitabında “Türk, Türkçülük, turan, turancılık, millet, milliyet, tabiiyet, Osmanlı, millileştirme, şovenlik, kozmopolitlik, medeniyet, komünizm” gibi kavramlara açıklık getiriyor. Kitabın ilk bölümünde Türkçülük Devrini, ikinci bölümde Milliyetçilik Devrini, üçüncü bölümde de İnsanlık Devrini enine boyuna tahlil ederek ilmî hükümlere varıyor. Sonunda “Türkçülük, milliyetçilik bizde birbirini takip eden ayrı ayrı iki devir olduğu gibi şimdi de ‘İnsanlık’ devrine’ giriyoruz, yahut girmek üzereyiz” der. (7)

"Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer" yahut Erişirgil’in anılarından bir demet

Mehmet Emin Erişirgil, 74 yıllık hayatına pek çok önemli şey sığdırmış, birçok mühim simayla dostluklar kurmuş, tabir caizse tarihi bizzat yaşamıştır. Eğitimcilikten bakanlığa giden uzun-ince yolda nice hadiselere şahit olmuştur. Onun hayatını ele alıp da bu hatıraları görmezden gelmek olmazdı. Size bu hatıralardan bir demet sunmak istiyorum…

“İstanbul yatılı liselerinden birinin müdürü olan 24 yaşında bir genç Edebiyat Fakültesi felsefe müderris muavinliğine(doçentliğine) tayin edilmişti. Yeni doçent, Felsefe Darülmesaisi(Enstitüsü) denilen süslü ve geniş odada yeri gösterildiği zaman hayret içinde kaldı. Bu oda ona ilim adamlarının çalışacakları bir yer olmaktan çok, elçi kabulüne mahsus bir salon gibi geldi. Fakültede öğrenci yok gibiydi. Felsefe bölümünde yalnız iki öğrenci vardı. Edebiyat Fakültesi’ne devam eden talebenin yekûnu ise, hocaların sayısının yarısına bile varmıyordu. Yüksek tahsil yapacak çağda olan gençler silâh altındaydı.”(8)

“Bir gün Talim ve Terbiye Dairesi’nde şu mesele konuşuluyordu: Bu memlekette fikir adamı yetişmiyor. Acaba bunu yetiştirmek için Maarif Vekilliği ne yapmalı? Bu suale her arkadaş başka başka yönleri göz önüne getirerek cevap veriyordu ama hepsi böyle bir hedef için 2. Meşrutiyetin son yıllarında yayınlanan Yeni Mecmua gibi bir organı kurmayı şart görüyorlardı. Onlara göre, tıpkı o devirde olduğu gibi, Cumhuriyet’te de böyle bir mecmua olmalıydı. Fakat bu mecmua etrafında birçok kalem sahiplerini toplayabilmek için onun resmi veya yarı resmi bir hüviyeti bulunmamalı idi. Orada herkes düşüncelerini istediği gibi serbestçe yazıp münakaşa edebilmeliydi. Bu konuşmayı Talim ve Terbiye Reisi, Maarif Vekili ‘ne söylemişti. O, “ben hususî olarak sermaye tedarik edebilirim” dedi, bir müddet sonra ‘Hayat’ adıyla bu mecmua çıktı.”(9)

Yukarıda bahsi geçen hatıralardaki müdür de, Talim ve Terbiye Reisi de Mehmet Emin Erişirgil’dir. Ne diyelim… Geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer…

Mehmet Emin Erişirgil’in "Hayat Mecmuası" bir devre damgasını vurmuştur.

Mehmet Emin Erişirgil dergicilik işinde de belli bir dönem varlık göstermiştir. O, bir dönem edebî-felsefî yazı ve şiirlere ağırlık veren “Hayat” mecmuasını yayımlamıştır. Bir devre damgasını vuran “Hayat” mecmuası Cumhuriyetin ilânından üç yıl sonra, 2 Aralık 1926’da yayın hayatına başlamıştır. İlk iki sene eski harflerle yayımlandıktan sonra harf inkılabıyla birlikte yeni harflerle çıkmaya başlamıştır. O dönemin zor şartları içerisinde haftalık olarak 146 sayı devam edebilmiştir. Dergi 3 Mayıs 1928’e kadar Mehmet Emin’in önderliğinde çıkmıştır. Mehmet Emin Erişirgil, bu derginin ilk sayısında çıkış gayelerini şöyle dile getirmiştir: “Hiçbir devrin gençliği bugünün ve yarının Türk münevverleri kadar mesuliyet karşısında kalmamıştır. Gençlik inkılâba olan borcunu ödemek mecburiyetindedir. Bu borç ancak Türk milletinin refahına ve saadetine masruf şuurlu bir sa’y ile ödenebilir. Bu sa’yın tarzını, istikametini ancak ilim tayin edebilir. Yeni Türkiye inkılâptan sonra birtakım iktisadî ve içtimaî meseleler muvacehesindedir. Bugünün ve yarının münevverleri bu meseleleri ancak ilmî zihniyetle halledebilir. Her devirden ziyade bugünün gençliği hakiki bir ilimle mücehhez olmak mecburiyetindedir. Hayat, gençliğin ilme karşı muhabbetini artırmaya çalışacaktır. Hayat, hakiki müspet ilim zihniyetine karşı gençlikte hürmet uyandırmaya uğraşacak, hadisatı görmek, üzerinde düşünmek muhabbetini telkine çalışacaktır. Gayemiz birtakım mefhumları bilen değil, vakayi üzerinde düşünebilen kuvvetli münevver zümrenindir. Onlardan kuvvet alacak, onların müşterek mefkûresini söyleyecektir. Böyle olduğu için ferdî hayat gibi fani olmayacaktır.”(10)

Uzunca bir dönem başyazılarını Mehmet Emin Erişirgil ve Avni Başman’ın yazdığı Hayat mecmuasında birçok şâir, yazar ve düşünür kalem oynatarak millî ve evrensel meseleleri analiz etmiştir, sentezler yapmıştır. Şâirler de duygularının halkla paylaşmıştır.

İfade-i meram yahut son söz yerine…

Mehmet Emin Erişirgil felsefe konusunda bugün bile aşılamayan önemli bir düşünce ve aksiyon adamıdır. Harf İnkılâbını gerçekleştiren heyetin başkanlığını yapmıştır. Sevap ve günahlarıyla kültürümüzde önemli bir değerdir. Derdimiz onu yargılamak değil, tanıtmaktı(r).

Onu tanımak ve eserlerini okumak yeni nesillerin ufkunun açılmasında anahtar rolü oynayacaktır. Bunun için öncelikli olarak yapılması gereken şey onun birbirinden kıymetli kitaplarının tek bir yayınevi çatısı altında toplanarak yeniden yayımlanmasıdır. Bu tarz kitapların okuyucusu özeldir. Bunlar umumun okuyacağı kitaplar değildir. Onun içindir ki böyle kitapları bir külliyat halinde yayımlamak yayınevlerinin pek işine gelmez. Çünkü sürümü olmadığı için kâr getirileri de azdır. Bu işi en iyi yapacak kurum ya Millî Eğitim Bakanlığı ya da Kültür Bakanlığı’dır. Bu mühim çalışmanın mutlaka yapılması gerekir.

Dipnotlar:

  1. Mehmet Emin Erişirgil, İnkılâp ve Hayat Hakkında Telâkki, Hayat Dergisi, sy.4, 1926, s. 61-62
  2. C. Türer, W. James’in Pragmatik Felsefesinde Özgürlük-Ahlak İlişkisi, Felsefe Dünyası, sy.27, 1998, s.83
  3. Mehmet Emin Erişirgil, Filozofiye Başlangıç, Maarif Matbaası, İstanbul, 1939, s. 72
  4. Mehmet Emin Erişirgil, Kant’a Göre Tarih Felsefesi: Terakki Nedir?, Düşünce Dergisi, İstanbul, 1920
  5. Resul Tosun, İslâmcı Bir Şâirin Romanı, Yeni Şafak Gazetesi,18 Aralık 2007
  6. Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1984, s. 209
  7. Mehmet Emin Erişirgil, Türkçülük Devri, Milliyetçilik Devri, İnsanlık Devri, s. 146
  8. Mehmet Emin Erişirgil, Bir Fikir Adamının Romanı: Ziya Gökalp, Nobel Yayınları Ankara 2007, s.8
  9. M.C. Kaya, Mehmet Emin Erişirgil: Bergsonculuktan Pragmatizme Bir Darülfünun Hocası, Kutadgubilig, Sy:18, İstanbul 2010, s.132
  10. Ziya Bakırcıoğlu, “Hayat” maddesi, Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi, Dergâh Yayınları, Cilt: 4, İstanbul, s.171, 172
YORUM EKLE

banner26