Osmanlı modernleşmesi karşısında bir İngiliz “Müşavir Paşa”

Osmanlı’nın son zamanlarında bir şeylerin yanlış gittiğinin fark edilmesiyle çeşitli tedbirlere başvuruluyor. Bunlardan birisi, dışarıdan uzmanlar getirilmesidir. Tabi askeri sistem işin odağında. Bugün bize biraz tuhaf gelse de etnik kimliğe dayanmayan bir devlet yapısında bunlar normal karşılanıyor. Bugünkü ABD gibi düşünebiliriz. İlk akla gelen, Fransız Comte de Bonneval. Bizdeki adı Humbaracı Ahmet Paşa. Resimlerini görseniz, Anadolu evliyası zannedersiniz. Sarıklı, sakallı. Kim bilir belki de öyledir. Ama konumuz o değil şimdi. Osmanlı ordusunda önemli hizmetler veriyor. Humbaracı yani topçu ocağını ıslah etmekle görevlendiriliyor. 1729’da ilk Batı tarzı askeri mühendislik okulunu kuruyor. Ölüm yılı 1747. Bugün Galata Mevlevihanesi haziresinde yatıyor.

Macar asıllı İbrahim Müteferrika’yı da aynı kapsamda düşünebiliriz. İlk matbaa, Yalova Kâğıt Fabrikası onun eseri. İlginçtir, o da 1747’de ölüyor ve bugün Galata Mevlevihanesi haziresinde yatıyor. Sultan Abdülmecid devrine geldiğimizde ıslahat çalışmaları büyük bir ivme kazanıyor. Yeniçeri ocağı tamamen kaldırılmıştır. Tanzimat ve Islahat fermanları çıkarılmıştır. Devlet, kurtuluş çareleri ararken adeta günümüze kadar gelen yenileşme histerisine yakalanmıştır.

Kırım Harbi sırasında Avrupa’da ve özellikle İngiltere’de Türkiye sempatisi had safhadadır. İngiliz hükümeti, Rusya ve Doğu Avrupa denkleminde Osmanlı varlığının gücünü koruyarak devam etmesini istiyor. Muhafazakâr kanadın temel politikasını oluşturan bu yaklaşım kültürel bir yakınlaşma sağlıyor, özgün Osmanlı sistemi ve kültürüne ilgiyi artırıyor. İngiltere’de Osmanlı yanlısı cemiyetler, lobiler kuruluyor. İşte bu dönemde Batı dünyasından gelen uzmanlar arasında bir isim vardır; Sir Adolphus Slade. İngiliz-Osmanlı ittifakının zirveye ulaştığı bir dönemde Osmanlı topraklarına geliyor. Bu ismin ve hatıralarından oluşan kitabının bizde yeterince dikkat çekmediği kanısındayım. Oysa eseri güzel bir çeviriyle Türkçeye kazandırılalı hayli zaman oldu; Müşavir Paşa’nın Kırım Harbi Anıları.

Portsmouth Kraliyet Deniz Okulu’ndan mezun olan Slade,1829’dan itibaren Osmanlı ile temas halindedir. Bir denizci olarak Osmanlı – Rus savaşındaki gözlemlerini yayınlıyor. 1850’de ise bu defa İngiltere’ye yakınlığıyla bilinen Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın girişimiyle Osmanlı donanmasında görev alıyor. Osmanlı Devleti’nin isteğiyle İngiliz hükümeti tarafından seçilerek gönderilen Slade, Osmanlı donanmasına “Mirliva” yani “Tuğamiral” rütbesiyle Müşavir olarak atanıyor. Lakabı “Müşavir Paşa” oluyor. İyi derecede Türkçe biliyor.

Müşavir Paşa’nın anılarında Osmanlı Devleti’yle resmi anlamda dost ve müttefik olan bir ülkenin temsilcisi olarak gelen askeri bir uzmanın yaklaşımını görüyoruz. Bize Kırım Harbi öncesi ve sonrasındaki Osmanlı devlet yapısı, ordu, maliye, gelenekler, ıslahat çalışmaları konusunda ayrıntılı bir rapor sunuyor. Tam da bir müşavirin yapması gerektiği gibi. Fakat onunki alışılmış bir duruş değildir. Dışarıdan bir bakışla, yaşanan olumsuzlukları eleştirmekten geri durmuyor. Bu da kitabın en yararlı özelliğini oluşturuyor. Ne yazık ki bu rapordan Osmanlı bürokrasisi pek faydalanmışa benzemiyor.

Müşavir Paşa yani Slade, klasik ve geleneksel Osmanlı devlet ve toplum yapısına saygı duymaktadır. Bu kendisinden beklenen bir şey değildir. Daha kitabın ilk sayfalarında Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması dolayısıyla Sultan Mahmut’u eleştiriyor. Ona göre eğer padişah isteseydi bu kurumu iyi surette ıslah edebilirdi. Nitekim Kanuni Sultan Süleyman, Bostancı Ocağı’nın kurulmasını kıskanarak ayaklanan yeniçerileri cezalandırmış fakat onları ıslah etme yoluna gitmişti. Sultan Mahmut da bunu yapsaydı toplumun beğeneceği bir şey yapmış olurdu. Kurum olarak yeniçeriler güçlü bir geleneğe sahipti. Devlete zarar vermemiş, aksine yüzlerce yıldır hizmet ve sadakatle çalışıp bugünkü imparatorluğa katkı sağlamıştı.

Osmanlı, yeniçeriyle beş yüz yıldır kendi gücüne dayanarak yürümüştü. Yeniçeriler ortadan kalkınca 13 yıl içinde devlet Rusya ve Mısır karşısında iki kez uçurumun kenarına gelmiş, dost ülkelerin müdahalesiyle kurtulmuştu. Slade’e göre yeniçeriler büsbütün ortadan kalkarsa Osmanlı Devleti, Bizans İmparatorluğu’na benzeyebilir. Sefahat içindeki başkenti besleyen büyük bir çiftlik haline gelebilir. Yeniçeriler bazen taşkınlık yapsalar da merkezi otoriteyi kontrol eden bir denge unsurudurlar.  Buradan yola çıkarak bilgece bir sonuca varıyor;

“Tarih bizi şöyle düşünmeye sevk ediyor ki bir milletin yükselmesi yahut yeniden canlanması, değişen toplumsal ilişkilere pratikte uyum sağlamış olmak koşuluyla, o milleti esastan yetiştirmiş, olgunlaştırmış olan kural ve ilkelere uymakla mümkündür. Çünkü bu usul ve ilkeler milletin içgüdülerine ve geleneklerine uygun olduğundan halk kitleleri tarafından iyi anlaşılır ve kavranır.”

Slade, Batı ülkeleri ve Rusya’da yenileşme ve değişimle birlikte muhafaza edilen temel kurumlardan örnekler veriyor. Osmanlı kültürüne vâkıf bir insan olan Slade, gerçek Osmanlı’nın kuvvetli bir şahsiyete sahip oluğunu fakat son zamanlarda bunun değişmekte olduğunu vurguluyor. Ona göre Sultan Mahmut devri devlet adamı Pertev Paşa, dalkavukluk etmeden sadık, gösteriş yapmaksızın konuksever, kibir göstermeksizin vakarını koruyan geleneksel Türk devlet adamı tipinin sonuncusuydu. Hâkim milletin kusurlarıyla beraber erdemlerine de sahipti. Milli gelenek ve vasıfları koruyan bir Doğu uygarlığının geliştirilmesini amaçlamıştı.

Osmanlı devlet erkanına dair objektif eleştiriler

Slade’in, Osmanlı idari yapısında ıslahatlarla birlikte yaşanan merkezileşmeye getirdiği eleştiriler dikkat çekicidir. Ona göre Doğu Roma fatihi olan Türkler, Bizans’ın merkezi yapısını taklit etmeye değer bulmadı. “Ağacı verdiği yemişe göre değerlendirip ondan uzak durdular”. Katı bir merkeziyetçiliği değil idari özerkliği tercih ettiler. Her cemaatin, mezhebin, kasabanın, köyün kendi işlerini kendilerine bıraktılar. İmparatorluk adeta bir federasyona benziyordu. Valiler eyaletleri büyük bir yetkiyle yönetiyordu. Her vali küçük ölçekte bir padişah demekti. Öte yandan devletin en güçlü olduğu devirlerde padişah daha mütevazı bir hayat sürüyordu.

“Eski sistemde Osmanlı Devleti kendisini kendine özgü bir tarzda idare ediyordu. Savaşlarını kimseden yardım almadan yapıyordu. Milli gururu bundan daha çok tatmin edecek ne olabilir? O zaman Osmanlı Devleti az vergi verilen ucuz bir memleketti. Savaş masrafları için ihtiyat parası hazır olduğundan cari harcamalar için tefecilere başvurmak zorunda kalmazdı. Saray halkının konaklaması için Eski Saray (Topkapı), mütevazı bir yazlık saray ve birkaç sade köşk ile makul bir gelir yeterli olurdu. O zamanlar Osmanlı ülkesi kendi kumaşlarıyla giyinirdi, askerlerini, gemilerini ve kalelerini çoğunlukla kendi ürünleriyle donatırdı. Modanın sık sık değişmediği kültürlerde ucuzluk sağlamlığa tercih edilmez. Osmanlı kumaşlarından yapılan giysiler son derece eskiyinceye kadar sağlamlık ve güzelliklerini muhafaza ediyor. Oysa ucuz Avrupa kumaşlarından yapılan giysiler birkaç gün giyilince soluyorlar, pek kötü bir hal alıyorlar”. Gerçekten 1838 ticaret anlaşmasıyla ucuz İngiliz kumaşları Osmanlı pazarını istila etmiş, geleneksel tezgahların kapanmasına yol açmıştır.

Modernleşmenin getirdiği merkezileşmeyle idari yapı merkeze bağlanırken, vergiler de merkeze akmaya başladı. Padişah ve devlet bürokrasisinde debdebe ve israf ortaya çıktı. Daha önce yerel kaynaklarla görülen işler merkeze bağımlı hale geldi. Slade, İstanbul ve boğazla ilgili ilginç bir gözlemde bulunuyor. O sırada Hidiv hanedanı mensupları boğazda gösterişli saraylar yaptırırken Padişah da onlarla yarışmaya başlamıştır; “Son yirmi yıl içinde boğazın iki kıyısının saraylar, camiler, köşkler ve yalılarla süslenmesi, her gün bu meşhur Boğaz’dan Şirketi Hayriye vapurlarıyla gelip giden halka hesapsız milyonların sarf edildiğini gösterir bir delildir.”   

Burada Slade’in yeni ortaya çıkan bürokrasiye dönük eleştirileri önemlidir; “Her şeye hakim olma düşüncesi, ihtiyacın çok üzerinde memuriyet kadroları doğurdu. Türkler memuriyetten kaçınan bir millet iken makam ve mevki peşine düşen bir millete dönüştü. Müzakere görüntüsü altında despotizmi gizlemek ve ortak karar görüntüsü altında sorumluluktan kurtulmak için kurnazca bir araç olan meclisler de bu sistemden doğdu”.  Ona göre memlekette mali uzmanlık, istatistik, kolay iletişim ve ulaşım araçları, proje yürütülecek uzman memurlar, yolsuzlukları ortaya çıkaracak gazeteler yoktu. Tersine, hükümet gazetelerine göre “dünyada kurulması mümkün olan imparatorlukların en iyisinde her şey, en iyi yolda yürümekteydi”.

Slade’e göre Osmanlı, savaş yorgunudur.  Memleketin mali ve insan kaynakları buna akmaktadır. En çok ihtiyacı olan şey, dinlenme ve istikrardır. Askerlik yükü Türk ırkının azalmasına yol açmaktadır. Burada ilginç bir tespitte bulunuyor;

Türkler, kuvvetleri biraz yerine gelince ve orduları biraz intizama sokulunca geçmişte başlarına gelen felaketleri unuturlar”.

Yenileşme devrinin önemli bir özelliği medeniyeti yerinde öğrenmesi için Avrupa’ya öğrenci gönderilmeye başlanmasıdır. Slade buradaki sorunlara da değinmeden edemiyor. Bu gençlerin çoğu “Avrupa’da yolsuz yordamsız bir şeyler okuyarak, aylakça eğlencelere dalarak, uygarlığın üstyapısını beğenip asıl temellerine hiç dikkat etmeyerek birkaç yıl geçiriyorlar. Ne Türklükleri kalmış ne de Frenk olabilmiş bir halde memlekete dönüyorlar. Bunlarda ne Frenklere mahsus bilgi ne Türklere mahsus feraset vardı. Gâvurlara karşı duyulan geleneksel küçümseme, bunlarda yılgınlıkla karışık bir imrenmeye çevrilmiş bulunuyordu. Hemen hepsi, Peygamberlerinin feragat, fedakarlık üzerine vermiş olduğu dersi bir yana atıyorlar, milli erdemlere önem vermeyerek hepsini unutuyorlar. Bunlar Avrupa’ya ait her şeye Türk gözleriyle ve Türklere ait her şeye de Avrupalı gözleriyle bakmayı öğreniyor. Bunlardan bazıları çabucak çıkarıldıkları yüksek mevkilere layık olabilir. Fakat çoğunun kendi ulusuna yabancılaştığı bir gerçektir”.


 

Modernleşme serüvenine dair…

Son olarak modernleşme serüvenimizle gelen taklit ve şekil hastalığına gelelim. Slade’in muhafazakarlığı ve Osmanlı geleneklerine hayranlığı burada da kendini gösteriyor. Malum II. Mahmut’tan itibaren askerlerin kılık kıyafeti de değişmiş pantolonlu üniforma ve fes benimsenmiştir. Bakalım Slade neler diyor;

“Babıali, askerlerini biçimsiz bir Avrupa kılığına sokmakla hem bir zihniyet hem de bir maliyet yanlışlığı yapmıştır. 1830 yılından beri ordu ve donanmadaki hastalıkların birçoğu halkın çocukluktan beri giydiği sarık, şalvar ve kuşağın birdenbire bırakılmasına bağlanabilir. (…) Kuşak, hastalığın başlıca yolları olan bağırsaklarla karnı muhafaza ettiği gibi vücudu da dik ve sağlam tutar. Gece karargahta erler sarıklarını çözüp bununla başlarını, boyunlarını ve yüzlerini sarabilir. Yürürken yüzü soğuktan, rüzgardan, sıcaktan koruyabilir. Şalvar ve bol yenli cepkenler kan dolaşımını kolaylaştırır”.

Anlaşılan bu müşavir, Mustafa Reşit Paşa’nın istediği gibi çıkmamış. Yenileşmek için çağrılmış ama “irticai” yaklaşım içinde. Bir taraftan da bizim pek bilmediğimiz, araştırılması gereken noktalara temas ediyor;

“Yeniçeriliği, yani Osmanlılığı anımsatan her adete karşı çocukça bir korku ve her Avrupa modasına karşı uşakça bir hayranlık besleyen Osmanlı Devleti, kendi sistemi içinde uygun olan birçok şeyi terk etmiştir. Ve Avrupa’dan uygun olmayan birçok şeyi ödünç almıştır. Ne gariptir ki Osmanlılar böylece kendi kılığını düzeltiyorum sanıp bozarken onun bıraktığı usullerin birçoğunu Avrupa devralmaktaydı. Nitekim eski Türk askeri kılığı pek az bir değişme ile Fransa tarafından Zuhaf kıtaları için kabul edilmiştir. İhtimal ki bütün ordular için de kabul olunacaktır. Türk kökenli büyük çapta toplar şimdi bütün Avrupa devletleri tophanelerinde dökülüyor. Askeri nakliye kolları, ordu atölyeleri ve ordu polis teşkilatı bundan önce sadece Türk ordularında bulunuyordu. Bugün her ülkenin Harbiye Bakanlığı bunları askeri kuvvetin en gerekli unsurları sayıyor”.

Slade, bu şekilde Osmanlı geleneğinin Batı dünyasını nasıl etkilediğini örneklerle anlatmaya çalışıyor. Ne yazık ki Osmanlı sistemini ve kültürünü savunmak bir İngiliz’e kalmış görünüyor. Bizimkiler yönünü Batıya çevirmişken o bu toprakları işaret ediyor. Slade’in Batı dünyasındaki geleneksel önyargılardan kaynaklanan bazı yaklaşımları yok mu? Elbette var. Artık onları görmek de bize kalmış. Fakat bu kitaptan Kırım Harbi çevresinde hem geleneksel Osmanlı kültürü hem de modernleşme sürecinde yaşanan sorunlar üzerine öğreneceğimiz çok şey var. Slade, ait olmadığı bir ülke üzerine imtiyazlı pozisyonuna dayanarak cesaretle değerlendirmelerde bulunuyor. Bize dışarıdan bakışın avantajlarından faydalanma imkânı veriyor. Osmanlı Devleti’nin görevlendirdiği bu İngiliz müşavir, belli ki ıslahatları yürüten kadroları pek etkileyememiş. Yine de yaşanan başarısızlıklar ve nedenleri üzerine bize kapsamlı bir rapor bırakmış. Roman tadında, anılarla iç içe bir eser. Okunması gereken temel kitaplar arasına alınmasını temenni ediyorum.

Sir Adolphus Slade, Müşavir Paşa’nın Kırım Harbi Anıları, Çev. Candan Badem, İş Bankası Kültür Yay., İst. 2012, 496 s.        

      

 

 

YORUM EKLE
YORUMLAR
kamil eşak berki
kamil eşak berki - 2 ay Önce

Kemal Kahraman'ın reşid paşa'yı
eleştirmesi de yerindedir ve yararlı olması beklenir.Zira tanzimat, Abdülaziz olayı,31 mart düğümü
akademik dünyanın el atmadığı konulardır.

Kamil Eşfak Berki
Kamil Eşfak Berki - 2 ay Önce

Kıymetli
müdekkik Kemal Kahraman her zamanki seçici dikkatiyle belkemiği
bir teşhiste bulunmuş:Osmanlıya bulaşmış yeni dönem telaşını Yenileşme Histerisi şeklinde önümüze getirmiş.yayılmasını dilerim.kalemine kuvvet.

Mim sin elif
Mim sin elif - 2 ay Önce

Cok faydalı oldu teşekkür ederim

Mustafa Coşkun
Mustafa Coşkun - 2 ay Önce

Müşavir paşa ,Osmanlı ile ilgili çok iyi gözlemler yapmış. Sisteme dışarıdan objektif olarak bakıldığında nekadar net gözüküyor tüm olaylar.Yalniz menfaat ve çıkar beklentisi olmayınca hem görülebiliyor,hemde pervasızca dile getirilebiliniyor. Tarihmizde bir çok kurtuluş risalleri 1600 li yıllarda padişahlara önemli insanlar tarafından sunulmuş fakat sonuca giden biraz 4. Murat var gibi gözüküyorsa da, o da sistem sorununu değil, sistemin oluşturduğu görünen problerle uğraşmış. Elin oğlu gelmiş bize bizi anlatmış bizimkilerde inanmamış...aynen bugünki durum gibi....

banner26