Orta çağın karanlığını artıran bir ekonomik model: Murabahacılık

Kitabın adında geçmesine rağmen bu kadar ayrıntılı bir ekonomi kitabı okuyacağımı tahmin etmiyordum. Sonuçta bahsedilen zaman Orta çağ olduğundan ekonomik sistemler ve işleyiş de kısıtlı olur, diye düşündüm. Kitabın hacmine de bakınca bu düşündüklerimin gerçek olmasını bekledim. Fakat gördüm ki karşımda bol terimli bir kitap var. Birkaç sayfadan sonra bu gerçeklik üzerine zırhımı kuşandım ve yazar Jacques Le Goff'un "Beni ister anlayın ister anlamayın" diye bağıran satırlarının üzerine üzerine gittim. Fakat kazanan her zaman yazardır, okuyucu ancak ona ortak olabilir. Kararlı, dikkatli ve vazgeçmeyen okuyucu daima zaferin ortağı olacaktır ama küçük ortağı...

Kitabın adıyla içeride yazılanları özdeşleştirebilmek için biraz ilerlemek gerekiyor. Murabahanın baş konu olduğu kitap, Orta çağ şartlarında bu işlerin nasıl döndüğünü anlatıyor. Kilisenin pek hoşlanmadığı bu meslek, tefecilikle eşdeğer görülüyor. Ya paranı ya canını ikilemindeki asıl nokta da burada zaten. Dünya sistemi faizciliği uzaktan kötü bir şey olarak görse de bu ölümcül sistem üzerine ekonomisini kurmuş durumda. İşin en garip tarafı Türkiye gibi ülkelerde meselenin laiklikle beraber ele alınıyor olması. Laikliği sadece günah işleme ve işletme özgürlüğü olarak ele alırsanız ekonomik modellerin tümünü harap eden ve bireysel olarak da insanları teker teker alnından vuran faiz ve tefecilik yöntemini kapitalist soslarla olumlamaya, olumlamasanız da uzaktan izlemeye devam edersiniz.

Murabahacıların Yahudilerle ilişkisinin sıkı olduğu ifade ediliyor. Hatta bu ikisi zaman zaman aynı şey gibi anlatılıyor. Yahudilerin Hristiyanlık içindeki konumları malum. Böyle akçeli işlerde onlara güvenilmesi zaten mümkün değil. Tarihten gelen “İsa'nın katili” sıfatıyla anılan bu grup zaten çokça sevilen bir grup olmadığından temelden gelen günahlarına bir başka günah eklenmiş oluyor. 

Ancak sonraki zamanlarda Yahudi murabahacılara rakip olarak Hristiyan murabahacılar da çıkıyor. Kilise, aynı şekilde bunları da hoş görmemiş ve onları faizle kendi kardeşlerini zehirleyen, soyan, yoksullaştıran günahkâr grup olarak değerlendirmiş. Hatta Hristiyan murabahacıların Yahudi murabahacılardan daha düşük seviyede olduğunu söylemişler. Çünkü Yahudiler kendi kardeşlerine değil Hristiyanlara faiz uyguluyor, onları "zarara" uğratıyordu. Dönemin derebeylerinin fikri olumlu olsa da kilise bu konuda oldukça sertti.

Murabahacılar için yapılan “zaman hırsızı” tanımlaması anlatılmak isteneni tam olarak anlatan ve bu bozguncu faiz ve tefeci sistemi hücrelerine kadar çözen bir tanımlama. Paradan para kazanmanın mümkün olabilmesi için muhakkak bir şeylerin değerlenmesi gerekmekte. Bununla birlikte mağdur olan yani parayı veren tarafın bu mağduriyetini giderecek, onun zararını telafi edecek bir şey gerekiyor. Bu paradır. Meşru değil ama burada devreye giren zaman da onun meşruiyet kılıfıdır. Aradan geçen zaman parayı eksilten, onu ilk halinden daha değersiz kılan ve yapılan "iyiliğin" değerini artıran bir sebep durumuna geliyor. Bu nedenle "zaman hırsızı" tabirini meselenin meşruiyetinden bağımsız olarak çok beğendiğimi söylemeliyim. Aynı zamanda bir bölüm olarak da karşımıza çıkan bu tabir, kitabın genel çerçevesine uygun olarak söz konusu uygulamaları hiçbir biçimde meşrulaştırmadan güzelce anlatıyor. Fakat yazar burada bırakmıyor ve izaha devam ediyor. Yaptığı alıntılarla zaman hırsızlığını "Tanrı'dan çalmak" olarak değerlendiriyor. Çünkü zamanın "Tanrı"ya ait bir şey olduğunu ve dolayısıyla insanın bu yolla işlenebilecek büyük günahlardan birini işlediğini söylüyor. Kilisenin çanlarını zamanla eş değer görüyor ve zamanı çalmanın sahibinden izinsiz bir şey yapmak olduğunu anlatıyor. Chobhamlı Thomas ve çağdaşlarından yaptığı alıntılar zaman zaman konuyu derinleştirip anlaşılmayı güçleştirse de ilk anladığınızı aklınızda tutmanız yeterli olacaktır. Yazarın çeşitlendirme arzusu fazladan verilen örneklerle konuyu çetrefilleştirmeye dönüşmüş ki bu da detaylarda boğulmaya yol açıyor.

Bir sonraki aşama ise “mülk hırsızlığı.” Burada da gereksiz izah yapıldığını söyleyebilirim. Zaman hırsızlığı çok yerinde bir ifadeyken bunu az önce bahsettiğim şekilde uzatması, mülk hırsızlığında işi kilise çanından Roma hukukunun “mülk” tanımına getirmesi anlatıma hiçbir fayda vermemiş. Anlaşılan o ki Jacques Le Goff, durmayı bilen bir yazar değil. Bitmeyen alıntılar, birbirini tekrar eden örnekler ve konuyu tam anlamışken uzattığı sözler… Ancak her şeye rağmen yazarın -çeviriye bakacak olursak- faizin ve temelde ve tepede aynı şey olan tefeciliğin zararlarını idrak etmekle kalmayıp anlatması güzel olmuş.

Ya Paranı Ya Canını, mafyatik bir örgütlenmeyle de karşı karşıya kalındığını ifade ediyor. Daha az zarara uğrayacağınızı düşündüğünüz seçenek size daha sıcak gelir ve inanın kurtuluşunuz ondadır. Hiç seçenek sunulmamasından iyi olan bu durumla muhatap olabilmeniz için canınızdan ya da paranızdan vazgeçebileceğiniz bir şeylerinizin olması gerekir. Yani ilk şart hayatta olmanız ve bunun karşılığında verecek paranızın olmasıdır. Tersinden de düşünebilirsiniz... Paranızı hayatınız karşılığında kurtarabilirsiniz... Fakat bu yöntemin seçileceğini hiç zannetmiyorum. En fazla denenir o kadar.

Kitap, yazarın konuya olan geniş hâkimiyetiyle tümüyle bir Orta çağ kitabı ve hatta bir Hristiyanlık öğretisi olarak kaleme alınmış. Tüm kavramların Hristiyan dünyaya ait olduğu ve değişen uygulamaların aşama aşama anlatıldığı bir zaman dilimini okuyoruz. Yazara göre sistematik olmasa da bir faiz anlayışı sonucu murabahacıların buna uygun hareket etmeleri ve "meşru" sayılmaları sağlanıyor. Esasında ben de bunu bekliyordum. Çünkü Orta çağ sadece yönetim biçimi, insana verilmeyen değer, doğuştan kazanılan soylulukla değil aynı zamanda yaratıcının emirlerine karşı koymakla da karanlık bir çağ olarak düşünülebilir. Gelinen noktada onların karanlık çağının sona ermediğini düşünmekle beraber kendilerine benzettikleri toplulukların çokluğunu dikkate aldığımızda dünya için çağ değişiminin ne kadar gerçekçi olduğunu sorgulayabiliriz.

Faiz sistemiyle büyüyen ya da o sistemle var olan murabahacıların ya da tefecilerin söz konusu ülkede uygulanan faiz oranını geçmedikleri takdirde meşru birer "iş adamı" sıfatı kazanmamaları için bir sebep yok. Yeter ki belirlenen faiz sınırını geçmesinler. Ayrıca bu din odaklı devlet yapısında günahtan bile sayılmayacaktır. Çünkü bu oranlar belirlenirken kilisenin fikri muhakkak ki alınacaktır.

Dergâh Yayınları’ndan çıkan Ya Paranı Ya Canını: Orta Çağda Ekonomi ve Din, vahşi Avrupa’nın parasal konularda da vahşiliğini görmek açısından güzel bir kitap. Çokça tarih ve ekonomi, biraz da felsefeyle yazılmış başarılı bir eserdir diyebilirim.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet
Mehmet - 1 ay Önce

Murabaha bugün faizsiz bankacılığın temelini oluşturuyor?

banner26