Oray: İnanarak yaşamak kolay değildir

İlk gösterimi 69. Berlin Film Festivali’nde yapılan ve aynı festivalde en iyi ilk film ödülünü alan Mehmet Akif Büyükatalay’ın yazıp yönettiği Oray, Avrupa’daki Müslüman’lara ve Müslüman algısına yönelik bir film. Türkiye’deki ilk gösterimi de 38. İstanbul Film Festivali’nde yapıldı. Film, her ne kadar Avrupa merkezli bir anlatı olsa da aslında bu çağda Müslümanca yaşamak üzerine düşünmenin imkânlarını açan kıymetli bir yapım.

Bir Müslüman’ın Müslüman algısı

Filmin proloğunda yönetmenin derli toplu bir manifestosunu dinliyoruz. Çağın bir hapishaneye dönüştüğü ve her türlü tuzağın pençesinde kıvranan insan için kurtuluşun İslami bir yaşam ve duyarlılık olduğu tezi vurgulanıyor bu bölümde. Ne var ki verilen bu mesajı yine çağın oluşturduğu algılardan soyutlayarak kavrayıp söylenenlerin hakikatine varmak hiç de kolay değil. Oray karakterini bu plan içinde görür görmez akla hemen, İslam’ın bilinçli bir şekilde özdeşleştirilmek istendiği radikal söylem ve eylemler geliyor. Yani bu öfkesinin sonunda kendisine ve başka insanlara zarar verebilecek bir karakteri gördüğümüz düşüncesine kapılıyoruz. Ne var ki biz Müslümanların dahi kapılmaktan kendini alamadığı bu algının yanlışlığı, filmin en net mesajı olarak karşımıza çıkıyor. Yani o karakter radikalleşmiyor ve kimseye zarar vermiyor. Kendi gündelik sıkıntıları ve dinini daha samimi yaşamak noktasında verdiği mücadele ile sürüyor hikâyesi.

Avrupa’daki İslam algısına yönelik bir karşı çıkış

Film, Avrupa’daki Müslüman algısına yönelik bir karşı çıkış aslında. Zira yönetmenin okuması ile Avrupa’da iki İslam algısı söz konusu. Birincisi medya üzerinden oluşturulan radikallikle ve şiddetle özdeşleştirilen İslam ki bu algının kaçınılmaz sonucu, İslamofobi. İkincisi ise oryantalistlerin marifeti ile oluşturulmuş olan egzotik İslam algısı. Yönetmen Mehmet Akif Büyükatalay, bu iki yanlış algıyı düzeltmek noktasında film yapımına yöneldiğini ifade ediyor. Üstelik kendi kişisel hikâyesinin de filmdeki yaşantıyla örtüştüğü vurgusunu yaparak. Kendisi de Avrupa’daki Müslüman bir çevrede büyümüş olan Büyükatalay, çevrenin yaşamına ayna tutuyor filmde. Hem yaşamsal hem de politik anlamda kuşatılmış bir dinin mensuplarının kendilerini var etmek ve çağa yenilmemek noktasında verdikleri mücadeleyi konu ediniyor. Ne var ki bu mücadelenin gündelik olarak ve insani bir açıdan ele alınması filmi, aşkın bir anlatı yahut salt bir inanç filmi olmaktan alıkoyuyor. Yönetmenin istediği de bu işin aslı. Yani tamamen ideal bir çerçevede ve yaşamdan soyutlanmış bir din algısının, anlatımının kendisine cazip gelmediğini vurguluyor.

Oray ve Takva

Almanya’nın Hagen kentinde yaşayan seyyar satıcı Oray’ın tartıştığı eşine sinirle üç defa “boş ol” demesi ile başlayan hikâye, Oray’ın İslam’daki talak mevzusu paralelinde yaşamış olduğu ve bir krize kadar giden yaşamını konu ediniyor. Yaşam mücadelesinin içerisinde, dinini samimiyetle yaşama isteği, içinde bulunulan çevrenin kabulleri ve yorumları ile tüm bu durumlar toplamında hakikati yakalamanın kolay olmadığı gerçeği yer alıyor. Benzer bir konuyu özellikle inançla yüzleşme bahsinin bir krize varması konusunu Özer Kızıltan’ın yönetmiş olduğu 2006 yapımı Takva filminde de görmüştük. Ne var ki Oray filmini örtüşen konularına rağmen Takva ile kıyaslamak ciddi bir haksızlık olur. Zira hem niyetler hem de sonuçlar itibariyle birbirinden son derece farklı iki film söz konusu. Takva’da sonu cinnete varan bir cemaat yaşamı filme konu iken, Oray’da çıkmaza girildiği anda sığınılacak bir kapı olarak cemaat algısı söz konusu.  

Önemli bir yönetmenlik başarısı

Filmin konu anlamında geliştirdiği bakış açısı kadar bu bakış açısının film sanatının imkânları ile nasıl anlatıldığı da önemli şüphesiz. Mehmet Akif Büyükatalay, bu anlamda oldukça yetenekli bir yönetmen olarak çıkıyor karşımıza. Manevi olanla gündelik olanı, kişisel olanla ilahi olanı mezcetmeyi oldukça iyi başarıyor ve en önemlisi de zıt unsurları kullanarak filmi manevi alana açacak boşluklar tasarlayabiliyor. Modern bir kente kuşbakışı bakılırken semayı dolduran Kuran sesi belki de herkesin ihtiyaç duyduğu bir boşluğu var ediyor. Fakat anlamı yutan, hiçleştiren bir boşluk değil bu. İnsanı durduran ve içinde bulunulan zamana da kuş bakışı bakmayı sağlayan bir boşluk. Yine bir rock parçası eşliğinde yaşadığı inanç krizinin doruğuna varan bir karakteri çizebilmek de zıtlıkları çok iyi kullanmayı bilen bir anlatıcıyı haber veriyor. Film, görüntü ve oyuncu yönetimi açısından da bir ilk film olmanın ötesinde ustalıklı bir iş olarak karşımızda duruyor.