‘Önce söz vardı’ diyor Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri

Kavramlara yüklediğimiz anlamlar doğrultusunda insanlığımızı inşa veya imha ediyoruz. Kavramların içini nasıl doldurduğumuza muadil olarak ortaya bir insanlık hâli koyuyoruz. Kavramlarla düşünüyor, kavramlarla konuşuyor, kavramlarla yaşıyoruz. Bu nokta-i nazardan baktığımız zaman Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri kitabı dostluk, muhabbet, gurbet, vefa, aklıselim gibi sosyal veya kişisel hayatımızın niteliğini ve netliğini belirlemesi açısından hayati öneme haiz kavramların kendi dünyamızdaki karşılıkları ile yüzleşme imkânı verirken yazar Necdet Subaşı’nın dünyasındaki karşılıklarına da vakıf olma fırsatı sunuyor.

Kitap, yazarın ulusal bir kanaldaki programda yapmış olduğu konuşmalarının çözümlenerek metne dönüştürülmesiyle vücut bulmuş. Masa başında oturarak ve önceden kurgulanmış olarak belli bir plan dâhilinde yazılmış metinlere asla haksızlık etmek istemem. Ama -sureta tek kişilik de olsa- kıvamını bulmuş bir muhabbet ortamında yürekten sökün ettiği çok aşikâr cümlelerin kanatlanıp konacağı mahal, hilafsız yine yürekler oluyor; bu ister o cümleleri dinlerken olsun isterse metne dönüştürülmüş hâliyle satırlardan okurken, fark etmiyor.  

“Önce söz vardı!” hakikatinden mülhem olsa gerek, ilkin “konuşmak” mevzuu ile selamlıyor bizleri Mahir Zaman. Bir konuşmanın muhatabın kalbinin kulağına intikalini sağlayan; fikir, zihin ve ruh dünyasında inikâsını görmeyi mümkün kılan ve o konuşmayı benzeri binlercesinin arasından çekip çıkararak sıradan olmaktan kurtaran bir sırrı afişe ederek ilk takdimini gerçekleştiriyor. “Size bir şeyler söyleyeceğim; ama bütün bunları benim de duymam gerekir.” diyerek alışkın olduğumuz tutum ve davranışların dışında başka bir şey telkin ediyor. Zira biz daha çok hatiplerin kendilerini muaf tutarak söz alışlarına, muhatapların da kendilerini devre dışı bırakarak zihinlerinde çağrışımla gezinip duran kişiler üzerinden dinleyişlerine aşinayız. İğneyi kendimize batırmak aklımızın ucundan geçmezken çuvaldızı her önümüze gelene saplama konusunda pek heveskârız. Ama belki ‘ağzımızdan çıkanı kulağımız duysa’ öğretmeye çalışırken öğrenmeyi de başaracağız.

Konuşmak, artı ve eksileriyle çok boyutlu olarak ele alınıp irdeleniyor. Konuşmanın önemli olduğuna vurgu yapılırken bir o kadar değerli olan “susmak” da unutulmuyor. Gerçi konuşmaktır bazen bizi bin pişman eden, bazen de susmaktır. Konuşarak kırıp döktüğümüz zamanlar olduğu gibi susarak zehir kattığımız hakikatler de olur ve unutmamak gerekir ki konuşuşlarımız ve susuşlarımız için bu dünyada olmasa bile öte dünyada bir hesap soran mutlaka bulunur.

Kişi kendini ele verir konuşmaya başladığı zaman, bundan imtina edemez; çünkü heybesindeki ne ise odur açıldığında ortaya dökülüp saçılan. Ondandır ki kimilerinin konuşmaları “kitabın ortasındandır”, onlar hakkı ve adaleti tutup hâkim kılmaya çalışanlardır. Kimilerinin konuşmaları ise “bedenlerinin dahi onaylamayacağı” şekilde ortalıkta savrulan kuru laf kalabalıklarıdır. Hâlbuki konuşmaların içine akıl, duygu, vicdan ve kalp mutlaka dâhil edilmelidir; bunların hesaba katılmadığı sözler, ruhsuz birer ceset mesabesindedir.

Yol amaç değil

Konuşmak mevzuunda bizi bekleyen bir sıra dışı davet de kendimizle konuşmak hususunda geliyor. En büyük kusurlarımızdan biridir, kendimizi kulak ardı etmek. Başkalarına ses veririz, onların sesine de kulak; ama söz konusu kendi iç dünyamız olunca, nedense orada olup bitenlere kayıtsız kalmayı, ne ses vermeyi ne de oradan gelen seslere kulak kabartmayı tercih ederiz. Yazar Necdet Subaşı’nın en bariz özelliklerindendir ve hemen hemen her kitabında da rastlamak ihtimal dâhilindedir; ara ara denkleri çözmek, naftalin kokuları arasındaki bohçaları karıştırmak, kapanmış defterleri açmak… Bu, onun hayatında enfüsi âlemine yaptığı/yapacağı seyahatlere denk düşer. Reel dünyada gezmeyi, görmeyi, farklı coğrafyalara, farklı yaşam tarzlarına tanıklık etmeyi ve buralardan beslenmeyi çok önemseyen yazar, bunu kendi iç dünyasında da, asla yalan konuşmayan ve kandırılması da mümkün olmayan vicdanının çıkarımlarına rastlamak, onun hükümlerine ram olmak adına ertelemeksizin mütemadiyen yapar. 

Reel dünyadaki seyahat, aslında farkında olalım ya da olmayalım hepimizin kendimizi içinde bulduğumuz bir süreç. Nihayetinde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, hatta biraz daha geriye gidecek olursak anne rahminde varlığımız teşekkül etmeye başladığı andan itibaren hepimiz yolda olmaya hüküm giymiş yolcular mesabesindeyiz. “Yol” konusu üzerine yaptığı yolculukta yazar, yolun bir amaç değil hedeflerimize vasıl olabilmek için kullandığımız bir araç olduğuna özellikle dikkat çekiyor. Hedefimizi de ima yollu da olsa Sezai Karakoç’ta olduğu gibi ilk yolculuğumuzun başlangıç noktası olan Cennet olarak gösteriyor. Bunun için yolda olmak ve hedefe kilitlenmek önemli. Farklı yollara sapmamak, yoldan çıkmamak ve her daim bize mukayyet olması için “önce refik sonra tarik” mottosunu hatırlatarak iyi arkadaşlar edinmemizi, salihlerle beraber olmamızı tavsiye etmekten geri durmuyor. Çünkü yollar var çeşit çeşit. Yine yollar var, menzilleri farklı farklı. Hedefine ulaşanlardan olabilmemiz için vakti idareli ve itinalı kullanmamız gerektiğine de dikkat çeken yazar yolda olmanın, yolcu olmanın değişimi ve farklılıkları da beraberinde getirdiğini ifade ediyor. İnsanın bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya başlamasıyla birlikte hiç aşina olmadığı yüzlerle, hiç alışkın olmadığı meşgalelerle, hiç görmediği güzelliklerle karşı karşıya kalması ve rutinin dışına çıkması bir yerde insanın dikey bir büyümeyi gerçekleştirmesini de sağlayabiliyor. Bu durum, “seyahat edin, sıhhat bulun” sözünün de tahakkukuna imkân veriyor.

Yol/yolcu üzerine hâlâ yanık türküler yakılmakta mıdır ya da önceden yakılanlar dillerde hâlâ aynı yakıcılıkta terennüm edilmekte midir; bilmiyorum. Artık ne gidenin kalanlara bir “Allahaısmarladık!” demeye gerek duyduğu ne de geride kalanların gidenleri uğurlamak için herhangi bir teşebbüste bulunduğu bir dünyada yaşıyoruz? Bilinmezliklere kulaç atmak demeye de gelen yolculuklarımız boyunca dua, en çok ihtiyaç duyacağımız manevi bir erzak iken gidenin dua talep etmemesi, kalanın da gidenin ardından dua göndermemesi daha korunaklı bir dünyada yaşadığımız için midir; yoksa yolculuklarımızın kutsal olanla irtibatının zayıflamasından mıdır? Galiba en güzeli, yazarın da hitâmuhû misk kabilinden sözüne kendisiyle nokta koyduğu ayeti dillerimize yerleştirmek olacaktır: “Ya Rabbi, bizi doğru yola ilet. Nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğrattıklarının yoluna değil!”

Yolculuğu gerek ilk aklımıza gelen yalın anlamıyla gerekse bir metafor olarak kullanmış olalım; fark etmeyecek bir şekilde yolculuklarımızın her türlüsünde birilerinin rehberliğine ve danışacağımız akıllara ihtiyaç duyarız. İstişare etmek, başkalarının akıllarından istifade etmek suretiyle daha güzel, daha doğru, daha isabetli olanı tercih edebilmek adına yapılması her zaman tavsiye edilen bir davranıştır. Öyle ya, danışan dağları aşmış, danışmayan düz yolda şaşmıştır. Tamam, akıl akıldan da üstündür. Ama sürekli başkalarının aklına ihtiyaç duymak, hatta bunu kimi akılların tasallutu altında kalmayı göze alacak kadar abartmak ve kendi aklımızı yokmuş hükmü verecek şekilde devre dışı bırakmak ne kadar doğru olur?

Kalbe pusu kurulamaz

Aklıselim üzerine söz alan yazar, bugün bizim en çok ihtiyacımız olan şeylerden birinin “kendi aklımız” olduğunu ifade ediyor. Başka akıllara gösterdiğimiz rağbeti kendi aklımızdan esirgediğimizi, hâlbuki özen gösterirsek, üzerinde yeterince durursak, aklımızı gözden geçirir, dinlendirir, yeniler, tazeler ve ihya edersek bize hiç ihanet etmeyeceğini, asla kalleşlik yapmayacağını, kalbimize asla pusu kurmayacağını, bizi yok yere yormayacağını, yok yere üzmeyeceğini neredeyse garanti derecesinde vadediyor. Son darbe girişimine tanık olmuş bir millet olarak bugün 15 Temmuz’u hâlâ bütün sıcaklığıyla hissederken ve meydana getirdiği tahribatlar hâlâ tam olarak giderilememişken, yazarın aklımızı kullanmak üzerine nadir rastlanacak türden tavsiyelerinin ne kadar elzem ve hayata geçirilmesine ne kadar ihtiyacımız olduğu ortadadır.

Hayatının her ânında, müntesibi olduğu dinin kendinden istediği üzere mutedil olmaya gayret eden yazar, akla değer yükleme konusunda da bu hassasiyeti gözetiyor ve aklı devre dışı bırakmayı reddettiği gibi onu ilah konumuna çıkaracak şekilde orantısız değer yüklemeyi de reddediyor: “Ne onunla tartışmasız her şey ne onsuz bir şey.” Ancak ifrat ve tefritten muhafaza olunmuş bir aklın aklıselim olabileceğini, bunun için de her türlü aşırılıklardan, abartılardan olabildiğince uzak tutulması gerektiğini dile getiriyor. 

Bugün aklıselim kavramı yerine kullanılmaya çalışılan “sağduyu” kavramına de değinen yazar; bu kavramın yerli yerinde kullanılmasının önemine işaret ederek iki kavram arasındaki ince farklılıklara temas ediyor. Sağduyu kavramının bugünkü kullanımında sanki örtük bir “yutkun”, “yut”, “bağlan” anlamlarının mündemiç olduğunu, sağduyuyu telkin edenlerin ise gizli birer zalim, uyanık birer numaracı, tekin olmayan birer oyuncu olduklarını düşünüyor ve tam da bu noktada aklıselimimizin işlevsel hâle getirilmesi gerektiğini ihtar ediyor.

Her aklın aklıselim olmayı beceremediği gibi biz de etrafımızdaki her kişiyle dost olmayı, dost kalmayı beceremiyoruz. Kimdir dost? Dost; kendine güvenilendir, koşulsuz pazarlıksız sevilendir, menfaatler doğrultusunda beklenti içine girilmeyendir. Gerektiğinde acı söyleyendir, gerçeği gizlemeyendir,  yalan nedir bilmeyendir. Arkandan iş çevirmeyendir. Gizli bir ajandası olmayandır. Hesaplı kitaplı davranmayandır. Ayna olmayı bilendir. Eksiklikleri ifşa eden değil giderendir, kusurları dile dolayan değil örtendir. İyi/kötü gün ayırt etmeden her daim yanında olduğunu hissettirendir. Terk etmeyendir, terk edilmeyendir. Dostluk, tarifi cümlelere sığmayan, ifadeye kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir yüce hâldir. Dost sahibi olmak emsalsiz bir zenginliktir, kendine dost bildiklerine senin de dost görünmen tarifsiz bir sevinçtir. Bunun beyanı ise dostluğun kavileşmesi, muhabbetin ziyadeleşmesi için Efendimiz (sav) tarafından yapılmış bir tavsiyedir.

 İnsan önce kendini dost tutabilmeli

Cengiz Aytmatov, Al Yazmalım Selvi Boylum adlı unutulmaz eserinde sevgiyi, “Sevgi emektir.” diyerek iki kelimelik kısacık bir cümleyle tarif eder ve noktayı koyar. Mahir Zaman da emeği dostluk için önceler. Dostların sık sık ziyaret edilmesi gerekir; çünkü üzerinde yürünmeyen yollar, diken ve çalılıklarla kaplanır. Dostlukları hatırlamak, akılda tutmak ve gönülde de korumak gerekir. “Ağlanacak, üzerine yas tutulacak bir şey varsa bunların başında insanın bir dostunu ‘sağken’ kaybetmesi gelir.” der yazar ve insanın yüreğini deler geçer. Nice dostluklar vardır; yıllarca yedikleri içtikleri ayrı gitmemiş, dost/dostluk denince “tam da sizinki gibi” denilerek parmakla gösterilmiş, ama gün gelmiş her şeyin bir yalandan ibaret olduğu zehabına sürükleyecek şekilde nihayetlenmiş. Dostluklardan yana emin olabilmemiz için “insanın önce kendini dost tutabilmesi” gerektiğini söyleyen yazar bir kez daha duymaya alışkın olduğumuz klişelerin dışına çıkar. Yazara göre bir insan kendiyle barışıksa, aynaya bakabilecek bir yüze sahipse, kendiyle konuşmaya da cesareti varsa ancak o zaman onun dostluğundan yana da emin olunabilir. 

Teknolojinin alıp başını gittiği, iletişimin son derece hızlanıp çeşitlendiği günümüz çağında görünür olmak ve gündemde kalmak arzusu neredeyse yedisinden yetmişine herkesi kuşatmış durumda. Bunun için insanlar her türlü yolu meşru görüyor, her türlü davranışı mubah sayıyor. Sıradan olmaya kimsenin tahammül edesi yok, sıra dışı olmak içinse yapamayacağı şey yok. “Sıradan” ve “sıra dışı” kavramlarıyla ilgili düşüncelerini paylaşan Mahir Zaman, her iki kavramla da ilgili uç noktaları göstererek ruhumuzu gerer ve bu gerginlikten sağlam ve sağlıklı bir çıkarım yapmamızı ister. Sıradan hayatlar ve insanlar çoğu zaman dayanılması ve katlanılması zor yükler olarak tasavvur edilir. Onun içindir ki sıra dışı olmanın ve sıra dışı yaşamın özlemi çekilir. Hâlbuki kimi zaman sıradanlığın içinde insan, kendini kendisi olarak hisseder. Çünkü sıra dışı olma çabası, beraberinde marjinalliği, artistliği, züppeliği ortaya çıkarma; takıntı bilgileri, emanet düşünceleri, uygunsuz davranışları, özensiz söylemleri hayata aktarma riski taşır. Üstelik bu tür ucube manzaralar yüzünden gerçekten bir arayışın, samimi bir çabanın içinde olanlar da kaynayıp gider. Yazar burada can alıcı soruyu sorar ve der ki: “Farklılığımı ben mi kanıtlamak durumundayım, yoksa başkaları mı bilmeli bendeki farklılığı?” İlerleyen bölümlerde de bu sorunun cevabını yine kendisi verir: “Farlılığını ben anlayayım, sendeki kaliteyi, değeri, beni uçuracak, beni koruyacak, beni besleyecek, beni kollayacak şeylerin sende olduğunu ben fark edeyim.”

İnsanların nazarında konuşulanları dinlemenin ya da bir kitabı okumanın türlü türlü saikleri vardır. Kimileri için konforu bozmayan, ezberleri yerle yeksan etmeyen, bütün bilinenleri çöpe atmayan hiçbir sözün değeri yoktur. Söz adamı sarsmalıdır, söz adamın beynini yakmalıdır. Kısmen haklı ve doğru tarafları olabilir bu önerinin. Ama zannımca dinleyicinin veya okuyucunun sözden tek beklentisi bu değildir. İnsanlar dile getiremedikleri, sese ve söze dönüştüremedikleri iç seslerinin ete kemiğe bürünmüş hâliyle rastlaşmak için de söze yönelirler. Çünkü herkesin duygu ve düşüncesini bütün berraklığıyla ortaya koyma kabiliyeti yoktur; hatta kimi zaman içinde bulunduğu durumun dahi adını koyamazlar. İşte bu insanlar tam da gönüllerinden, yüreklerinden, zihinlerinden geçen şeylerle karşılaştıkları zaman artık ne konuşanın sözü boşlukta kaybolur ne satırlardaki yazı havada uçuşur, gelir hepsi ayrı ayrı, muhatabının gönül tahtındaki makamına kurulur. Mahir Zaman’ın önyargı hakkında söyledikleri de bu türden.

İnsanın en zor yolculuğu kendinedir

Önyargı gözümüzün önünde bir perde, hakikatin önünde aşılması zor bir kocaman set. İkili ilişkilerimizden uluslararası ilişkilere kadar uzanan bir tesir alanı var. O yüzden yol verildiği takdirde sadece kendi sınırlı dünyamızı değil koskoca bir gezegeni bile cehenneme çevirmeye muktedir. İnsanların din, mezhep, meşrep gibi bir tercih sonrasında veya ırk, renk, millet gibi herhangi bir tercih söz konusu olmadan dâhil oldukları bir mensubiyetten dolayı hakaretlere uğraması, yerlerini yurtlarını terk etmeye mecbur bırakılmalarıyla hayatın kendilerine zehir edilmesi, hatta hayatlarına dahi kastedilmesi önyargının marifeti değil de nedir?  Dinimizin öğretilerinden hareketle Müslümanlar olarak takva ölçüsü dışında bir üstünlük düsturumuz yoktur, elhamdülillah. Ama yazarın da dikkat çektiği üzere “Buralardan beslenen, etnik aidiyetlerden yola çıkarak insanları birbirine kırdıran, gerçekte birbirine eşit olarak yaratılmış insanların bilumum farklılıklarını kullanarak o farklılıklara yatırım yaparak daha ileri gidip onları birbirine düşürerek iş tutanlar var.” Önyargılardan beslenen, önyargılarla idare eden ve bunlarla yaşayan bir mekanizma var. Doğru, bir düşünürün dediği gibi “Önyargıları yok etmek, atomun çekirdeğini parçalamaktan daha zor.” Ama bir Müslüman olarak bizim birbirimize karşı nasıl önyargılarımız olabilir? “Bir Müslüman bir başka Müslümana nasıl kıyabilir? Bir Müslüman başka bir Müslümanın gururla taşıdığı aidiyetine nasıl saldırabilir?” Bu soruların izahı yoktur yazarın nazarında. O yüzden dışarıda olup bitenleri bir tarafa bırakarak “Sen nasıl bakıyorsun kendine? Sana nasıl bakıyorlar? Bir bak bakalım!” der.

İnsanın en çok kör ve sağır kaldığı, hemen dizinin dibindekiler olur bazen. En çok ihmâl ettiği de en yakınındakiler. Buna insanın “kendisi” de dâhildir. Dünyayı yakalamaya, bütün sorunlara el atmaya, türlü türlü dertlere deva bulmaya çabalayan insanoğlu bir yol durup kendine bakmayı, ruhunun derinliklerine dalmayı, kalbinin mahzenlerindeki yüzleşmelerle, gerilimlerle, çatışmalarla, itiraflarla, günahlarla, sevaplarla karşılaşmayı ve orada olup bitenleri anlamaya çalışmayı, “bir ben vardır benden içeru” diyen Yunus’un işaret ettiği gibi kuytu köşelerde kalmış kendisiyle tanışmayı pek aklına getirmez. Çünkü insanın en zor yolculuğu “kendini bilmek” adına yaptıklarıdır. Zira o bilişler, beraberinde bütün akışları sekteye uğratacak şekilde yeniden inşayı, köklü bir tamirat ve tadilatı gerektirebilir.

Kişinin kendini bilmesi önemlidir; çünkü kendini bilen haddini de bilir. Kişinin kendini bulması önemlidir; çünkü kendini unutanı Allah da unutur. Kimi insanlar manevi hastalıklarla muallel ve günah kirleriyle kapkara kesilmiş kalpleriyle karşılaştıkları zaman onu tedavi etmeyi ve her türlü urdan, kirden arındırmayı göze alamadıklarında başkalarının ayaklarının tökezlemesi, dillerinin sürçmesi ve kalplerinin kayması üzerinden kendilerini aklamaya ve sanki sütten çıkmış ak kaşıklarmışçasına kendilerini arı duru göstermeye çalışırlar. Hâlbuki insanın, büyük küçük demeden her şeyin kayıt altına alınarak “Kendi kitabını oku!” denecek vakit gelip çatmadan kendine dönmesi ve özüne kavuşması elzemdir. Yazarın da ifade ettiği gibi bunun için tefekkür, murakabe ve muhasebe gereklidir ve “İnsanlık hâlimiz ancak kendi müdahalelerimizle değişebilir.”

Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı?

İnsanların hakkında sıkça aldandıkları bir emanet vardır, uhdelerine tevdi edilmiş olan. Kimilerinin, hakkını teslim edebilmek için son derece titizlendiği kimilerininse bir an önce harcayıp tüketebilmek için türlü yollara tevessül ettiği. Zamandan bahsediyorum. Her ne kadar sınırsız gibi görünse de her bir insan -hatta her bir varlık- için belirlenmiş bir miktarı olan ve zayi edildiği takdirde de telafisi mümkün olmayan. Mahir Zaman da zamanın ruhundan bahsediyor. Negatif veya pozitif olmasından ziyade nötr bir kavram olduğuna dikkat çekiyor. Zamanın ruhu bunu gerektiriyor, denilerek bize dayatılan şeyler karşısında gerektiği takdirde direnç göstermemizi tavsiye ediyor. Bunun yanında içinde yaşadığımız dünyanın akışından haberdar olmamız gerektiğine de işaret ediyor. Ne nostaljiye kendini kaptırarak geçmişte kalmak ne de ikna olunmuş bir ütopya içinde geleceği hayal ederek öylece durmak, aslolan ânın içinde yaşamak, bugünün dünyasında bir yer bulmak, kendini bugünün dünyası içinde açıklamak. Yazar; ne “Eski araçlarla, eskimiş tecrübelerle, eskide kalmış âlet edevatla, bitmiş tükenmiş, enerjisi kalmamış düşünce biçimleriyle biz şu önümüzdeki köprüyü geçebilir miyiz?” sorusuna olumlu cevap verir ne de “Peki, biz onları şu ya da bu şekilde ihmal ederek, şu ya da bu şekilde arkamızda bırakarak bir yere gidebilir miyiz? Hangi köklere yaslanarak, hangi dallara tutunarak, hangi sütunlara bel bağlayarak bütün bu meşakkatli yolculuğun hakkından geleceğiz?” sorusuna. Bu yüzden ona göre zamanın ruhunu kavramak, içinde yaşadığımız dünyanın şekilleniş biçimini, koordinatlarını, belli başlı parametrelerini, egemen paradigmalarını, söylemlerini, ideolojilerini anlamak çok önemlidir.

Zamanın ruhu olur da kelimelerin olmaz mı? Canlılar ruhlarını teslim edince ölürler de kelimeler ölmez mi? Sözlüklerimizde yer almasına, dillerimizde de telaffuz ediliyor olmasına rağmen ruhunu kaybettiği için bir ceset mesabesinde olduğunu düşündüğüm kelimelerdendir muhabbet. Kalıplaşmış bir söz vardır ya, “anlatılmaz, yaşanır” diye. Muhabbet de onun gibi bir şey. Onu daha önce bir kez tatmış ve yaşamış olanlar onu hâlâ yaşatmaya çalışıyorlardır sınırlı imkânlarıyla da olsa, zor şartlar altında. Ama ya ondan hiç haberdar olmayanlar… Kendi ıssız köşelerine çekilerek, sanal âlemdeki sahte dostların sahte ilişkilerinden, sahte sevgi gösterilerinden başka bir şey görmemiş, bilmemiş, tatmamış olanlar… Neyi, niçin isteyecek! Neyin peşine niçin düşecek! Hâlbuki bizi olgunlaştıran, bizi onaran, bizi besleyen, bizi kendimize getiren muhabbet ortamlarıydı. Dinlemeyi unuttuk biz ilkin, ardından da muhabbeti yitirdik.  Her zaman fiyakalı konuların olmasına gerek yoktu aslında muhabbetin bize iyi gelmesi için. Sevdiğimiz insanlarla, kendimizi rahat hissettiğimiz bir ortamda olması yeterliydi. Çünkü biz birbirimizi Allah için severdik, sevdikçe de imanımızı ziyadeleştirirdik.

“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem fazla gelmiş ayrılık!” der Karacaoğlan.  Gurbet; kendi bağlamından, kendi evreninden kopup giderek âdeta kolsuz kanatsız kalan için olduğu kadar orada olanın yolunu gözleyen için de en az onun hissettiği kadar zordur. O yüzdendir ki türkülerimizin ağırlıklı konularından birini de gurbet oluşturur. Fakat yazarın da ifade ettiği gibi gurbet sadece coğrafi boyutta gerçekleşmez. Kültürde, düşünce dünyasında olan gurbetlerden de bahsedilebilir. Yalnız insanın kendi içinde yaşadığı gurbet onu en çok zorlayan boyutudur. İnsanın kendinden uzaklaşması, kendine yabancılaşması, kendiyle arasına mesafe koyması… Böylesi durumlarda birilerinin elimizden tutup bizi içinde kaybolduğumuz dehlizlerden tutup çıkarmasını ve bizi alıp kendimize getirmesini bekleriz. İnsanın uzaklara gitmesine gerek kalmadan kendini gurbette hissetmesine sebebiyet veren bir diğer husus da kendini anlayan insanların arasında bulunamaması, ortak duygu ve düşüncelere sahip olan insanlardan uzak düşmesidir. “Sıkı bir derttir gurbet!” der yazar ve ilave eder. “Gurbetin ağırlığını onunla hesaplaşarak, geldiğimiz yerleri unutmayarak ve oralara dönmeyi planlayarak ancak aşabiliriz.”

Hayat biraz da niyettir

Peygamber Efendimizin “Ameller niyetlere göredir.” hadis-i şerifi en kısa şekilde nasıl izah edilebilir, denseydi bunun muhtemel en güzel cevabı herhalde Mahir Zaman’ın dillendirdiği gibi “Hayat biraz da niyettir.” şeklinde olurdu. Çünkü biz attığımız her adımda, aldığımız her nefeste dile getirelim veya getirmeyelim ya da farkında olalım ya da olmayalım, mutlaka iyi veya kötü bir niyeti içimizde barındırıyoruz aslında. İnsanların içinde olanlara vakıf olamamamız bizim açımızdan bir lütuf olabilir; “İyi ki içimizde olanı bir biz biliyoruz bir de Allah biliyor. Karşımızdakinin hayallerini, niyetlerini, tasavvurlarını bilseydik hayat ne kadar zor olurdu.” Ama bizim içimizde olanların ne olduğunu bilmeye başkalarının muktedir olamaması bizim açımızdan sıkıntı oluşturan bir sonuç da doğurabilir. Çünkü böylelikle ben seni kandırabilirim, çoluk çocuğu peşime takabilirim. Yaldızlı cümleler kurup herkesi ardımdan sürükleyebilirim. Alnımı secdeden kaldırmayarak çok büyük bir temsil sunabilirim. Kim nereden bilecek içimde hangi niyetleri beslediğimi! Ama ameller niyetlere göredir, niyetimi ben bilmesem bile Allah mutlaka bilir!

Bizim dünyadaki hedefimiz mutluluk ve huzur değildir, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmak da kulların arasına girmekten, onların derdiyle dertlenmekten ve dertlerine çare aramaktan geçer. Gerçek Müslüman sadece kendiyle ilgilenen ve sadece kendi derdine düşen değildir. Öyle olsaydı vahye muhatap olan Peygamberin ilk işi niye soluğu Mekke sokaklarında almak olsundu? Hazır mağaradayken iyice inine çekilir, gece gündüz orada kendini kurtaracak ibadet ve taat ile meşgul olur dururdu. Hâlbuki insan derdi nispetinde değer kazanır, o yüzden yüce dertler edinmeye çabalamalıdır. Âşık Mahzunî’nin dediği gibi, “Sermayem derdimdir, servetim âhım.”

Ama hıza ve hazza odakladığımız için yaşamımızı, dertten öcüden kaçar gibi kaçıyoruz. Derdi dinlersen şahit olursun, şahit olursan dâhil olursun, dâhil olursan müdahil olursun dendiği için olsa gerek, herkes tanıklıktan kaçıyor ve dertleri görmezlikten gelmeyi tercih ediyor. Hâlbuki dert insanı olgunlaştırır, insanı erdem sahibi kılar. O hâlde Mahir Zaman’ın duasına iştirak edelim ve âmin diyelim. “Dertlerimiz daim olsun. Allah bizi dertlerimizden dolayı isyan eden kullarından eylemesin.”

Mahir Zaman, son olarak “vefa” konusunu ele alıyor. Vefa tabii ki sadece İstanbul’da bir semt adı veya bir boza markası değil. Sahip çıkmamız ve üzerimizde taşımamız gereken en büyük erdemlerden. Vefa nedir, kime gösterilir? Biz vefanın neresindeyiz? Her birimizin kendi nefsinde cevabını araması gereken sorulardan… Tartışmasız vefayı en çok hak eden Allah! Peygamberimiz var sonrasında, tebliği ve rehberliği sayesinde yolumuzu bulduğumuz. Ailemiz, geçmişlerimiz, şehitlerimiz, milletimiz, devletimiz, ahitlerimiz… Vefa, sorumluluk yüklenmekle de eşdeğer bir yerde.  Göstermemiz gereken her yerde vefalı olmayı nasip etsin Rabbim her birimize.

Mahir Zaman’la Yakaza Hâlleri sanki bir radyo programındaki konuşmaların metne dönüştürülmüş hâli değil de konuşma ortamının insana verdiği sıcaklığı muhafazayla birlikte oturulup yazılmış bir kitap gibi. Zira cümleler o kadar sağlam, konunun akışı o kadar sağlıklı. Mahir Zaman konuşurken insanların muhtemel iç seslerini sık sık dile getirdiği için bunları satırlardan okurken çoğu zaman farklı boyuta taşınıp yazarla/program sunucusuyla karşılıklı diyaloga girmiş havasını yaşamak işten bile değil. İyi ki Mahir Zaman böyle bir program yapmış, iyi ki Mahya Yayınları istifademiz için böyle bir eseri yayımlamış.

YORUM EKLE