‘Olağanüstü dönemlerde yaşayasınız’

“20. yüzyıl Çin’inde, Ortaçağ Hindistan’ında ya da Antik Mısır’da insanlığı hep üç temel sorun meşgul etmiş, kıtlık, salgın ve savaşlar listenin en başında yer almıştır. Nesiller boyunca çeşitli tanrılara, meleklere ve azizlere yakarmış, sayılamayacak kadar çok alet, kurum ve sosyal yapı icat etmiş olsa da insanlık yine de açlık, hastalık ve şiddet yüzünden ölmeye devam etmiştir.”* 

Yuval Noah Harari

Olağan-üstü dönemler

Çinliler birine beddua edecekleri zaman; ‘olağanüstü dönemlerde yaşayasınız’ derlermiş. Çinlilerin bedduası mı tuttu bilmiyorum ama bütün dünya ‘olağanüstü bir dönem’den geçiyor. Öyle ki tek bir gündeme odaklanmış vaziyette bilinmezliğe doğru hızla yol alıyoruz. ‘Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak’ deniliyor. Bir ‘Korku İmparatorluğu’ oluşturulmak isteniyor. Yeni bir düzen arayışı söz konusu…

Çünkü insan özünden fersah fersah uzaklaştı. İçinde yaşadığı uzay sistemi içerisinde yer alan atmosfer şartlarından uzaklaşmaya başladı. Dünyanın parçası olmaktan uzaklaştı. Yaşam koşullarını tahrip edip yaşam alanını daralttı. Kendi elleriyle sonunu hazırladı. Hal böyle olunca şimdilerde nefes almakta güçlük çekiyor. Bu güçlükle birlikte yeniden kendisine çeki düzen verme fırsatı da sunuldu.

Peki insan bu fırsatı layık-ı veçhiyle yapabilecek mi? Mesajı doğru okuyup zararın neresinden dönersem kardır deyip yeniden fıtratına dönebilecek mi? Yoksa kendisine sunulan imkanları heba edip yaşam koşullarını daha da ağırlaştıracak mı? İşte bütün bunları önümüzdeki zaman gösterecek. Bu zorlu süreçte her kişi, kurum, devlet… kısaca insanlık kendi sınavını veriyor.

İşin doğrusu Çinlilerin musibet olarak gördüğü bu olağanüstü dönemler dünyadan hiç eksik olmadı ki!... Genelde dünyanın yeni bir kırılma yaşadığı vakitlere denk geliyor bu olağan üstü haller. Neredeyse her asır tekrarlanıyor bu durum.

Tarihin her döneminde ‘kıtlık, salgın ve savaşlar’ insan evladının yakasını bir türlü bırakmamıştır. Ama bir şekilde de bunlarla mücadele etmesini bilmiştir. Yuval Noah Harari Homo Deus eserinde bu halden uzun uzun bahsederken şu önemli notu düşer:

“20. Yüzyıl Çin’inde, Ortaçağ Hindistan’ında ya da Antik Mısır’da insanlığı hep üç temel sorun meşgul etmiş, kıtlık, salgın ve savaşlar listenin en başında yer almıştır. Nesiller boyunca çeşitli tanrılara, meleklere ve azizlere yakarmış, sayılamayacak kadar çok alet, kurum ve sosyal yapı icat etmiş olsa da insanlık yine de açlık, hastalık ve şiddet yüzünden ölmeye devam etmiştir.”*  

Özellikle salgın bağlamında geçmişe şöyle bir göz atacak olursak görürüz ki; 20. asırda HIV/AIDS…  19. asırda kolera, 18. asırda tifo, 17. asırda, tüberküloz, 16. asırda dizanteri, 15. yüzyılda frengi…. Şimdi-lik ise COVİD-19… insanlığı ciddi manada meşgul etmiş azımsanmayacak sayıda insan kaybına neden olmuştur.

Ama bu seferkinin algı boyutu devasa!... Yani biraz da biz şişiriyoruz moda tabirle bu korona-pandemi(!) hallerini!... Ama hafife de alınmaması gerekir.

Tabii bütün uzun girizgahı sadece olağan üstü bir dönemden geçtiğimizi hatırlatmak için yaptık. Aslında bugün yaşadıklarımızı anlamlandırmak adına geçmişe uzanmamız gerekiyor. Çünkü kendi geçmişimiz üzerinden şimdiki halimizi okumak ve de gelecek yol haritasını oluşturmak için yakın geçmişimizi hatırlamamızda fayda vardır. Tekerrür eden bir tarih var ve ondan ders almamız gerekir. Özellikle Osmanlının son dönemleri bu yönüyle ibretlerle doludur.

Hasta Adam

Osmanlı’nın son dönemi her tarihçinin farklı farklı yorumlarına konu olan son derece karmaşık   bir devirdir. Sadece Osmanlı için değil doğrusu bütün dünya tarihi için önemli bir zaman dilimidir bu dönem. Çünkü yüzyıllarca dünyaya nizam vermiş bir imparatorluğun yavaş yavaş sahneden çekilmesi söz konudur. Özellikle Osmanlı’nın Kırım Savaşıyla (1854) beraber topraklarından ciddi kayıplar vermeye başlaması aynı zamanda imparatorluğun sosyal, siyasal ve ekonomik zayıflamasının da resmidir.

Bu dönemde dünya yeni bir evrilmeyle karşı karşıyadır. Hem doğu hem de batı büyük çalkantılar yaşamaktadır. Avrupa büyük bir değişim sancısı içindedir. Haliyle planların ekseriyeti Devlet-i Ali üzerine yapılmaktadır. Osmanlı ise; Rus Çarı I. Nikolay şerefine 9 Ocak 1853’de Saint Petersburg’da verilen yemekte İngiliz Elçisi Sör George Hamilton Seymaur verilen yemekte ilk defa telaffuz edilen ‘Hasta Adam’ muamelesi görmektedir.

Rus Çarı I. Nikolay, İngiliz elçisine Rusların amacını açıkça şöyle ifade eder söz konusu yemekte: “Bakınız, kollarımızın arasında hasta, çok ağır hasta bir adam var. Hasta adamın yaşamasını hepimiz istiyoruz. Ancak ansızın kollarımızda ölüvermesi, Avrupa çapında bir savaşa neden olabilir. Bu karışıklık esnasında İngiltere, İstanbul’a yerleşmek isterse buna göz yummayacağımızı açıkça söyleyebilirim. Ben de İstanbul’u işgal etmeyi düşünüyorum.”

Bu konuşmadan yaklaşık 8 ay sonra ise Osmanlı Devleti ile Rusya arasında Kırım Savaşı patlak verir. Osmanlı ise can çekişmeye devam eder hasta yatağında.

Şark Meselesi

Öteden beri batının adına ‘Şark Meselesi’ dedikleri bir meseleleri vardı. İlk defa 1815 yılında Viyana Kongresi’nde kullanılan, daha sonraki yıllarda ise siyasetçiler, tarihçiler nezdinde önem kazanan ve sıkça kullanılan ‘Şark Meselesi’nin odağında Osmanlı Devleti vardı hiç şüphesiz. Şark Meselesi; Batılıların Osmanlı başta olmak üzere İslam dünyası üzerindeki hesaplaşmalarının ortak adıdır.  Bu kavram dönemsel olarak farklı muhtevalar kazanmış olsa da temelde aynı amaca hizmet etmiştir.

Örneğin 1071-1683 yılları arasında Şark Meselesinde temel amaç; Anadolu’nun yurt edinilmesinin önüne geçilmesidir. Tabii Batılılar bunu başaramamış ve yapılan fetihler neticesinde Anadolu yurt edinildiği gibi Avrupa içlerine doğru akınlar da başlamıştır. Bu Şark Meselesinin birinci safhasıdır. İkinci safhası ise; 1920 yılına kadar devam eden özellikle Osmanlı topraklarındaki Hristiyanları isyana teşvik etmek ve imtiyazlar elde etmek amacıyla Osmanlıya baskıda bulunmak şeklinde olmuştur. Tabii netice olarak Osmanlı’yı Balkan topraklarından ve Afrika’dan çıkarmak temel hedefleri olmuştur.

Şark Meselesi hedefleri çerçevesinde 1877-1878 yılları arasında Balkanlarda ve Kafkaslarda gerçekleşen Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) neticesinde Osmanlı’nın yeni toprak kaybı adeta Hasta Adam’ın organlarından bir kısmını eksilmesine neden olmuştur. Böylece Batı, 1878 Berlin Antlaşması ile Osmanlı’yı Balkanlardan atmayı başarmış ve Anadolu topraklarına çekilmesini sağlamışlardır.  Bu antlaşmanın 61. maddesinde yer alan Ermeniler lehine reform yapılması talepleri aynı zamanda bir Ermeni devletinin kurulması planı olarak da okunabilir. Özellikle Birinci Dünya Savaşı sonunda Osmanlı’ya zorla imzalattırılan Sevr Antlaşması ile Ermeni devleti talepleriyle birlikte bir Yahudi devletinin kurulmasının da temelleri atılmıştır. Ermeni devleti hevesleri Batılıların kursaklarında kalmış olsa da Filistin’de bir Yahudi devleti kurmayı başardılar.  

Tabii Batının bu Şark Meselesi planını iyi okuyan II. Abdülhamid bütün bu taleplere karşı koymuş ancak çaresiz tahta çıkışının ilk yıllarına denk gelen 93 Harbi ile özellikle Balkanlarda önemli toprak kaybı yaşanmış ve devlet kendi kabuğuna çekilmeye başlamıştır. Bu dönemde devlet adeta ‘ver kurtul’ prensibi üzerine bina edilen bir politikayla idare edilmeye, böylece Hasta Adam’ın ömrü uzatılmaya çalışılmıştır.

Tarihi, edebiyat üzerinden okumak

İşte 19. yüzyıl böylesi gel-gitlerle yaşanan uzunca bir dönem olarak kayıtlara geçmiştir. ‘İmparatorluğun en uzun yüzyılı’ olarak da tarihe geçen 19. yüzyıl, adeta buhran, kargaşa ve çalkantılarla dolu kaotik bir dönemdir. Bu dönem hem siyasete hem ekonomiye hem de sanat-edebiyata yansımıştır. Lakin bu dönem tarih okumaları yanılsamalarla doludur. Örneğin kimi kesim Sultan Abdülhamid’i “Kızıl Sultan” olarak lanse ederken, kimi de “Ulu Hakan” olarak kutsamaktadır. Mutedil bir okumadan yoksunuz maalesef.

Denilebilir ki; bu dönemi ve neticelerini en objektif olarak edebiyat üzerinden okumak mümkündür. Her kesim kendine göre bir tarih okuması yaparken yukarıda ifade edildiği gibi haliyle taraflı olmuşlardır. Bu da meseleyi bir hayli çetrefilleştirmiştir. Ama edebiyatta durum öyle değildir. Çünkü edebiyatta hâkim olan duygudur ve hisler kolay kolay yanılmaz. Özellikle de şiir, hislerin en yoğun yaşandığı zirve makamıdır.

O nedenle diyebiliriz ki; bir dönemi en objektif okumanın yolu edebiyat-şiirden geçer.  Osmanlının son dönem sahici fotoğrafını edebiyatçılarımız üzerinden yapabiliriz. Eminim böylesi daha gerçekçi olacaktır.

Tekrar konumuza dönecek olursak Devlet-i Ali’nin ömrünü bir parça da olsa uzatma gayretine rağmen Sultan Abdülhamid 33 yıl tahtta kalmayı başarabilmiştir. Yani Hasta Adam deyim yerindeyse 33 yıl diyaliz makinasına bağlı yaşamıştır. Batının bütün zorlama ve oyunlarına rağmen devletin bir strateji olarak ‘zaman kazanma’ taktiği devam etmiştir.

I. Dünya Savaşı sonuna kadar da durum bu minval üzere sürmüştür.

Fikir karmaşası

1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte bir parça umut belirmiş olsa da sonuç pek de iç açıcı olmamıştır. II. Abdülhamid’in devrilmesinden sonra yönetimi ele alan İttihat ve Terakki’nin elinde gelecek ile ilgili somut bir yol haritası yoktur maalesef. Sultan Abdülhamid tahttan indirilmiş lakin beklenen rahatlık sağlanamamıştır.

II. Meşrutiyet’in ilan edildiği 1908 ile I. Cihan Harbinin sonu olan 1918 arasındaki on yıllık zaman diliminde fikir, edebiyat, siyaset birbiriyle çarpışadurmuştur. Adeta bir fikir karmaşası ve de kargaşası -Sezai Karakoç’un ifadesiyle ‘fikir anarşisi’- yaşanmıştır bu dönemde. Sezai Karakoç, Mehmet Akif’i anlattığı eserinde bu dönem için üç ana akımdan bahseder:

  1. Batıcılık
  2. Türkçülük
  3. İslamcılık

“Tarihimizdeki her askeri devrimde olduğu gibi 1908 devriminde de düşünce önce, aksiyon sonra gelmiyordu. Tersine, devrim önce yapılmış, sonra devletin alacağı yeni yön tartışılmaya başlanmıştı.

(…)

Meydana akan ve devlete el koyan yeni kadro, Tanzimatçı fikirlerin iştirakiyle, padişahı ve eski kadroyu devirmişler, fakat, sonra ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Bu tereddüdü sezen düşünce alanında herkes kendi fikrini bir doktrin olarak ileri sürmeye başladı. Bir görünüşüyle tam bir düşünce anarşisiydi. Fakat kısa bir dönme içinde fikirler berraklaştı ve demet demet toplandı. Ve aşağı yukarı üç ana düşünce belirdi: Her şeyi tam bir batıya dönüşmede bulan BATICILAR; Türk ırkının ve varlığının şuuruna varmayı temel kurtuluş prensibi sayan TÜRKÇÜLER; Devletin ve Milletin kurtuluşunu İslam’a tam anlamıyla sarılmakta bulan İSLAMCILAR…”**

Yine bu dönemde tek başına ayrı bir görüş ileri süren Prens Sabahattin ise bir ideolojiden çok kurtuluş için bir metod önerisinde bulunmuştur fakat pek itibar görmemiştir.

Netice olarak

Kurtuluş Savaşıyla birlikte (1918-1922) deyim yerindeyse İslamcılar tasfiye edilerek yeni bir Cumhuriyet kurulmuştur. Cephede savaşan İslamcılar masa başında böylece kaybetmişler. Kurtuluş Savaşı yıllarında sahnede olmayan Batıcılar Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte tekrar devreye girmiş ve ülkenin yönünü batıya çevirmişlerdir.

Hiç şüphesiz bu hesaplaşma ve fikri karmaşa, boğuşma, fikir anarşisi yeni Cumhuriyet’in kuruluşu ile birlikte diner gibi olsa da harareti hiç bitmemiştir. Daha sonraki dönemlerde de birbiriyle çarpışmaya devam etmiştir. Hatta içten içe devam eden bu hesaplaşma günümüze kadar da süregelmiştir. Ama her seferinde Devlet, elinde tuttuğu tokmak ile önünü kesmeye, dağıtmaya çalışmış ve kısmen başarılı da olmuştur.

Tarihin tekerrür ettiği şu dönemde merhum Akif’in dediği gibi “hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi”. Umarız tarihin tekrarlandığı şu Pandemi günlerinde geçmişten ibret alınır ve geleceğe hoş bir miras bırakılır.

Kaynaklar:

*Homo Deus, Yuval Noah Harari, Kolektif Kitap, s:13.

** Mehmed Akif, Sezai Karakoç, Diriliş Yayınları, ss:16-17.

YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Tekin
Mehmet Tekin - 5 ay Önce

Kaleminize, emeğinize ve de yüreğinize sağlık. Böyle güncel yazılarınızın devamını bekliyoruz.