Okyanusu geçip derede boğulmak

Şimdi size denizi olmayan Konya'da nasıl boğulma tehlikesi atlattığımı anlatacağım. Anlatacağım çünkü buradan çıkarmamız gereken çok önemli bir ders var.

Sene 2008. Lise sondayız. Okul bizi Konya'ya 1 buçuk aylığına kursa göndermiş. Kursu başarıyla bitirirsek bir belge alacağız ve o belgeye istinaden daha kolay atanacağız. Öyle diyorlar. Konya İmam Hatip Lisesi'nin yurdunda kalıyoruz.

Böyle ortamlarda hemşehri ararsınız hemen. Öyle yapıyorum ve benim gibi hemşehri arayan Trakya'lı 6 arkadaş buluyorum. Benimle birlikte 7 kişiyiz. Çocuklar zehir. Acayip eğleniyoruz. Daltonlar gibi geziyoruz şehirde. Çok havalıyız.

Ben o yaz İstanbul'da çalışmışım. Üzerimde yüklü miktarda para var (bir öğrenciye göre yüklü miktarda). Ama çabuk gaza gelen yapım sebebiyle parayı 15 günde çar-çur ediyoruz. Öyle ki en son otobüs paramız bile kalmıyor ve İstanbul'a trenle dönüyoruz. Tam 1 günde. Kara trenle.

Konya'dan ayrılmadan önce son olarak yediğimiz yiyecek seyyar satıcıdan aldığımız domateslerle yaptığımız ekmek arası oluyor. Seyyar satıcı halimize bakıp acıyor, içine birkaç domates de kendisinden koyuyor. Başının gözünün sadakası oluyor. Gerçekten de sadakalık duruma düşüyoruz.

Paramızın olduğu ilk 15 gün rüya gibi geçiyor. Şehri turluyoruz, döner filan yiyoruz bol ketçaplısından, Alaaddin Tepesi’nin oradaki Truva internet kafede saatlerce takılıyoruz, yer altı çarşılarını geziyoruz.

Ama kalan bir ay boyunca sefalet içinde yaşıyoruz; Alaaddin Tepesi’nde yatırıyoruz bütün gün miskin miskin, sigara içen arkadaşlar yerden izmarit toplama seviyesine geliyor, hatta günü birlik iş arıyoruz.

Öyle ki şehrin sebillerinden su içtiğimiz bir gün çeşmede bir ilan görüyoruz ve bir firmanın distirübütörü olmak için düzenlenen toplantıya katılıyoruz. Firmanın ürünlerini satıp para kazanacağız. Plan bu. Ama üye olmak için bizden para istiyorlar. Karnımızı oradaki ikramlarla doyurup mekanı terk ediyoruz.

Paramızın olduğu ilk 15 gün fişek gibi geçerken kalan 1 ay 15 günlük süre geçmek bilmiyor. Geceleri mehtaba bakıp gün hesabı yapıyoruz. Annelerimizin o sıralarda hangi yemekleri yaptıklarını konuşuyoruz. Yurtta sürekli bamya çıktığı için çoğu zaman aç kalıyoruz. Çok fena ıssızız yani.

Daha anlatacak çok şey var ama asıl konuya geçeyim. Konya yazları çok sıcak oluyormuş. "Kursa geldik, kimse bizi tanımıyor. Fırsat bu fırsat kafayı sıfıra vuralım" diye düşünen bizim grubun dışındaki birkaç arkadaş sıcaktan patır patır bayılmaya başlayınca yurdun müdürü saçları sıfıra vurmayı yasaklıyor.

Yine böyle sıcak bir günde arkadaşlardan biri "Burada havuz varmış, yüzmeye gidelim mi?" diyor. Herkes kabul ediyor. Hazırlık yaparken içlerinden biri "Beyler, yüzme bilmeyeniniz yok değil mi?" diyor. “Yok” diyoruz. Ben varım halbuki. “Yok” diyorum ben de.

3-5 yaşlarındayken babam beni baraja götürmüş. Orada çekilmiş fotoğraflar var. Yüzmeyi biliyor olmalıyım yani. Kendi kendime "Ne kadar zor olabilir ki!" diyorum ve yolda da "Ben Karadeniz'in çılgın dalgalarında yüzdüm, havuz ne ola ki!" diyorum arkadaşlara. Gülüyorlar. Gülüyoruz. İlerliyoruz.

Kendi anlattığım hikayeye nasıl inandıysam artık havuza vardığımızda ilk ben atlıyorum suya. Ama bir şeyler ters gidiyor. Su beni kaldırmıyor. Halbuki kaldırmalıydı. Çırpınıyorum, “bana mısın” demiyor. Çırpınınca beni kaldırması gerekiyordu oysaki.

Derken 15-20 saniyelik bu çırpınış esnasında zaman genişliyor, hayatım bir film şeridi gibi geçmeye başlıyor gözlerimin önünden. Batıyorum. Kelime-i şehadet getirmeye çalışıyorum. O da ne, biri beni bir hışımla çıkarıyor sudan! "Öldüm mü acaba?" diyorum kendi kendime.

"Kardeşim madem yüzme bilmiyorsun niye suya balıklama dalıyorsun?" diyor beni sudan çıkaran elin sahibi. Cankurtaranmış meğer. Ölmemişim. Adam haklı öte yandan. Bir şey diyemiyorum.

Bütün havuz etrafıma toplanıyor. Daha sonra biraz soluklanınca ayrılıyorlar yanımdan. Arkadaşlara soracağım bir soru var: "Beni neden kurtarmadınız oğlum, ölüyordum neredeyse!?", "Hacı biz şaka yapıyorsun sandık." diyorlar.

Ortalık sakinleştiğinde yanıma bir adam sokuluyor. Onun yanında da 6-7 yaşlarında bir çocuk. Adam çocuğu suya salıyor. Çocuk balık gibi yüzüyor. Zoruma gidiyor, olacak şey değil! Adam beni cesaretlendiriyor gayet iyi niyetli bir şekilde. "Baksana aslanım, çocuk bile yüzüyor, al bakalım şu simidi, sen de yüz" diyor.

Ben o zamana kadar Keşan'daki karanfil simidin gevrek simitlerinden başka simit görmemişim ki. Simit nasıl takılır onu da bilmem. Simidi kafama takıp dalıyorum havuza. Simit yukarıda kalıyor, ben batıyorum. Yine bir boğulma tehlikesi atlatıyorum.

Cankurtaran tekrar bir hışımla geliyor. Hem beni kurtarıyor hem homurdanıyor. Sudan çıkartılıp uzaklaştırılıyorum. 1 metrelik çocuk havuzuna alınıyorum. Ertesi yaz anneannemlerin köyünde 5 litrelik su bidonlarıyla yüzmeyi öğreniyorum.

Hâsılı: Eski fotoğraflarınız sizi aldatmasın. Üzerinden çok zaman geçmiş ve her şey değişmiş olabilir.

YORUM EKLE

banner26