Okunmaya değer bir kitap mı, yazılmaya değer bir hayat mı?

‘Ölümden sonra yaşamak için ya okunmaya değer bir kitap yazmalı ya da yazılmaya değer bir hayat yaşamalı.’

                                                                                                                                                        Abraham Lincoln

Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarında yapılan küçük dokunuşlar farkında olmadan ileriki yıllarda büyük faydalara dönüşebilir. Söz konusu dokunuş öğretmen eliyle ise bunun müspet-menfi yönleri çarpan etkisi ile katlanarak artar hiç şüphesiz. Çünkü farkında olmadan bu dokunuşların hayatımızda bıraktığı silinmez izler vardır ve bu dokunuşlar bir ömür peşimizi bırakmaz.

O nedenle öğretmenler başta olmak üzere özellikle büyüklerin bu hususa daha çok dikkat etmeleri gerekiyor. Mutlaka her birimiz bu durumun çeşitli versiyonlarını-somut neticelerini hayatımızda görmüşüzdür. Özelliklede orta kuşağın şekillenmesinde bu ve benzeri yönlendirmelerin etkisi büyük. Çünkü gittikçe içine kapanan, kalabalıklar arasında yalnızlaşan yeni kuşaklarda somut etkileşim her geçen gün azalıyor. Sanal mecralar daha etkili olmaya başladı gençler üzerinde.  Çünkü gençlerin hayatlarını sanal kahramanlar yönlendiriyor ve rol modelleri hep sanal!...

Yeniden somut örnekliklere ihtiyaç var. Bu nedenle uzaktan eğitim gibi sanal modelleri yaygınlaştırmak yerine yüz yüze görüşme ve teması yaygınlaştırmamız gerekir. Sadece eğitim kurumlarında değil sosyal yaşamda özellikle bu yüzü yüze temas ve iletişim önemli. Tabi formel bir program olarak değil, hayatın daha çok doğal akışı içerisinde olması önemli. Özellikle de büyük aile içerisinde çocuğun doğal bir terbiyeden geçmesi gerekir. Aile büyükleri, bu yönüyle en ideal öğretmenlerdir.

Bir de geçmişte yaşamış veya günümüzde var olan şahsiyetlerin tecrübelerinden mutlaka istifade edilmelidir. Bu çoğu kere yüz yüze olmayabilir ama günümüzde bilgilendirme yöntemleri bir hayli çeşitlendi. Ses, görüntü ve yazılı olarak bu tecrübelerden faydalanılabilir.

Yazın dünyası çoraklaşıyor

Mutlaka her birimizin hayatında iz bırakan isimler vardır. Ya da yukarıda değinilen küçük dokunuşların semeresini daha sonraki yıllarda almışızdır. Özellikle çocukluk ve gençlik yıllarında etkisinde kaldığımız ve hayatımızı şekillendiren bu tür müspet-menfi yönlendirmelerin çoğu kere farkında bile olmayabiliriz. Geriye dönüp baktığımızda ve izini sürdüğümüzde ancak o membaa ulaşırız.  

Bu durumun en çok gençlik yıllarının tozu dumana katan havalarında değil, olgunluk ve yaşlanma evrelerinde kendini hissettirdiğini görürüz. Eski bir film gibi gözümüzde canlanır anılar. Ve dalıp gideriz anekdotlar eşliğinde geçmiş maceramıza. Yaş ilerledikçe hatıralar yavaş yavaş yerine oturur ve onu oturup anlatma-yazma ihtiyacı hissederiz. Bu nedenle hatırat kitapları hep dikkatimi çeker. Kişilerin özel hayatlarından ziyade bir dönemi canlı canlı yaşarsınız âdeta bu sayede.

Mesela Ali Ulvi Kurucu’nun hatıraları bu yönüyle okunmaya değer önemli bir kaynaktır. Kaynaktan öte bir hazine gibidir adeta. Sadece Kurucu’nun kişisel hayat serüvenini değil aynı zamanda bir dönemi de yeniden hafızanızda canlandırır ve tarihin arka odalarındaki sohbet halkasına dahil olursunuz. Hakeza Şevket Süreyya Aydemir’in “Suyu Arayan Adam” başta olmak üzere Enver Paşa’yı anlattığı hatırat kitapları da son derece önemlidir. Bu kitaplar neden öğrencilere tavsiye dilmez, okutulmaz hala anlayabilmiş değilim?

Edebiyatçıların mektuplaşmaları ve günlüklerini de bu kategoride ele almak yanlış olmaz sanırım. Örneğin Cemil Meriç’in “Jurnal”leri… Ya da Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mektupları… Ve daha birçok hatırat kitapları, mektuplaşmalar, günlükler… Nedense son zamanlarda yeni hatırat kitaplarına pek rastlayamıyoruz ya da ben göremiyorum. Veya çok az sayıda yayın var. O da söyleşi tarzında… Olsun, buna da şükür!... Mektuplaşma tarihe karıştı zaten… Sosyal medya paylaşımlarının ise pek bir tadı yok!... Bunlar zamanla hatırata dönüşür mü? Karar vermek için erken, zaman gösterecek….

İşte, tam da bu nedenle araftayız!... Sadece hatırat kitaplarının azlığından değil, entelektüel anlamda yazın dünyasında çorak bir dönemi yaşıyoruz. Aynı şeyleri tekrar edip duran karmaşık kelimeler dünyasında kulaç atıyoruz. Nicelik olarak çok ancak nitelik olarak az ürün var.

Neden mi?

Sanırım insan ruhunu kaybetti/kaybediyor. Heyecan azaldı. Var olan kayda değer ürünler de ilgisizlikten raflarda tozlanıyor.

Ümitvar olmak…

Her şeye rağmen umutsuz olmamak gerekiyor ve bu arada az da olsa iyi ürünler geliyor. Değil mi ki bulanlar arayanlardır!...

Geçtiğimiz aylarda İlber Ortaylı’nın Kronik Kitap’tan çıkan ‘Bir Ömür Nasıl Yaşanır’ ile Teoman Duralı’nın Turkuaz Kitap’tan çıkan ‘Öyle Geçer ki Zaman’ söyleşi tarzında hazırlanmış yakın dönem hatıraları okunduğunda istifade etmemek mümkün değil.

Mesela İlber Ortaylı’nın söz konusu hatırat kitabında konumuz bağlamında altını çizdiğim birkaç cümleyi paylaşmak isterim:

‘Farklı kitapları arayıp bulun, dünyanız değişsin!’ (s:33)

‘Ne yaşadıysanız yüzünüze yansır. İnsanın yüzü bir kitap gibi okunabilir.’ (s:49)

‘Entelektüel; üstüne vazife olmayan işlerle ilgilenen insandır.’ (s:51)

‘Bir millet iktisadi krizle düşmez, hukuki ve kültürel yapıdaki derbederlikle düşer.’(s:137)

‘Eğitim enstitüleri ziyan edildiği günden bugüne önümüzde model yoktur. Zira eğitimin temeli öğretmendir. Öğretmen olmadan okul olmaz.’ (s:143)

‘Kabiliyetleri tespit eden, çocukları ona göre yetiştiren bir sistem kurmamız gerekir.’ (s:171)

Aynı şekilde Teoman Duralı da hatırat kitabında benzer tespitlerde bulunuyor:

‘Bir medeniyetin infaz edilmesi öncelikle eğitim ile mümkündür. Eğitim sisteminin dayandığı zemin ise dildir. Milletlerin kültür genetikleri dilleri ile yazılarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna gelindiğinde eğitim sistemi baştan aşağı değişiyor. Ve kararlaştırıldığı üzere Osmanlı Devleti’yle birlikte Türklük berhava ediliyor. İslâm medeniyetinin infazı da tamamlanıyor bu şekilde.’ (s:125)

‘Dil toplumun manevi kültür hazinesidir. Dili ortadan kaldırmak, toplumu öldürmek demektir.’ (s:240)

‘(…) Teknik, kitlelerin afyonudur.’ (s:223)

Netice…

İşin doğrusu hatırat veya bir şeyler yazmak için insanın bir hikâyesinin olması gerekmez mi? Bu günümüz insanının önemli bir eksikliği… Çünkü yazmak; ‘yaşanmışlığı hayata katma sanatı’dır bir bakıma. Öyle diyor, Abraham Lincoln; ‘Ölümden sonra yaşamak için ya okunmaya değer bir kitap yazmalı ya da yazılmaya değer bir hayat yaşamalı.’

Evet, okunmaya değer bir kitap mı yoksa yazılmaya değer bir hayat mı?

Bugün, kaçımız buna talibiz?

YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26