Öğrenilmiş duyarsızlık: Hayret duygusunun yitimi

Hepimiz çocukların ne kadar meraklı olduklarını çok iyi biliriz. Yeni karşılaştıkları nesneleri dikkatle inceler, onun detaylarına dair sorular sorarlar. Hatta aynı soruyu defalarca tekrarladıkları olur. Bu, biz yetişkinler için kimi zaman can sıkıcı olsa da onları için öğrenme yolculuğunun heyecan verici ilk adımlarıdır. Bu durum esasında varlıklarla, çevreyle tanış olma çabasının bir yansımasıdır. Zira hepimiz bir bilinmezler dünyasına gözlerimizi açarız. Var olan bir düzenin, çok yönlü bir ilişkiler ağının içinde buluruz kendimizi. Tanış olmamız gereken o kadar çok şey olur ki hiç zaman kaybetmeden her gördüğümüz varlığa dokunmak, hem duyusal hem zihinsel hafızamıza ondan bir iz bırakmak isteriz.

Karşımıza çıkan her varlığın detaylı röntgenini çekeriz adeta. Bizde kalanlar, varlığın bizdeki izlerinden ibarettir esasında; çünkü onu tam anlamıyla kuşatmak, olduğu gibi kendimize yansıtmak imkanından yoksunuz. Bu yönüyle bakıldığında varlıkla tanış olma süreci uzun, sonu olmayan bir yolculuk. Bu yolculukta tanımlamalara başvururuz. Tanımlamalar; varlığa veya bir olguya dair bizim ya da başkasının izlenimlerini, tecrübelerini yansıtır bir bakıma. Dolayısıyla bilgi ve tecrübe aktarımı anlamında önemli bir işlev görür. Bununla birlikte tanımlamaların, insandaki arayışı sonlandıran, merak duygusunu körelten, tanış olma yolculuğunu baltalayan bir tarafı olduğu da unutulmamalı. Zira tanımlanmış olanı yeniden tanımak gibi bir derdimiz olmaz çoğu zaman. Örneğin bir papatyayı gördüğümüzde ona papatya der geçeriz. Bir çocuğun, papatyayı eline ilk aldığı zaman onunla tanış olmaya dönük çaba ve heyecanını biz yetişkinlerde göremeyiz. Tanımlamak bir ihtiyaç olsa da tanımak esastır. Tanımlamak durağanlığı, donukluğu; tanımak ise heyecan ve canlılığı ifade eder. Tanımlamak sonuç, tanımak ise ömür boyu devam eden bir süreçtir. Tanımlamalar, bizi varlıkla tanış kılmak açısından birer basamak mesabesindedir; ancak tanımların tanıma sürecinin önünü geçmemesine dikkat etmek gerekir.

Tanıma süreci motivasyonunu meraktan alır. Merak duygusu ise hayretle kardeştir. Bunlardan bir yoksa diğeri de yok demektir. Çocuklarda bu iki duygu da çok güçlüdür. Onlar bir şeyi merak ederler, onu biraz tanıdıklarında hayretlerini de gizlemezler. Onlar varlığa hayret nazarıyla bakabilirler ki bu, insan için hiç şüphesiz çok önemli bir meziyet. Hayret; fark etmenin, hissetmenin zirve noktası. Hayret, ünsiyetin anahtarı.  Merak ve hayret uyandıran şeylerin bizdeki yansımaları çok daha güçlü zira. Maalesef biz yetişkinler çocuklukta çok daha güçlü şekilde sahip olduğumuz hayret etme yetimizi kaybediyoruz zamanla. Duyarsızlaşıyoruz, bu duyarsızlığı kanıksıyoruz, aynı zamanda bizden sonrakilere de onu öğretiyoruz. Hepimiz öğrenilmiş duyarsızlığın müptelayız kısacası. Bu anlamda çocuklardan ve çocukluğumuzdan öğreneceklerimiz var; lakin bu nokta da aynı duyarsızlığın kurbanı sanki.

Dünyaya yeni geldiğimizde sanki kendimizi bu dünyaya kabul ettirmek, mevcut varoluş düzleminde kendimize yer açmak için çabalarız. İlk başta kendimizi adeta bir misafir gibi görür, meraklı gözlerle misafir olduğumuz mekânı inceleriz tüm detaylarıyla.  Bizden önce o mekâna gelenlerin, hatta orada yaşayanların görmediklerini görür, sormadıklarını sorarız. Lakin, orada uzunca bir zaman geçirdikten sonra o yerin sahibi, makili, hâkimi olduğumuzu vehmetmeye başlarız. Daha önce merak ve hayretle baktığımız çoğu şey albenisini yitirir, sıradanlaşır. Bakar kör oluruz adeta. Artık çevremizi tanıdığımız düşünür; hırs, ihtiras ve telaşlarımızın arasında varlıkla tanışıklığımızı sağlayacak detayları görmez oluruz. Kategorik tanımlar, genel şablonlar bize yeter. “Ağaç” kavramı, tüm ağaçları; “taş” kavramı, tüm taşları; “kuş” kavramı, tüm kuşları anlatmak için yeter bize. Her gün üzerimize doğan güneş orada bir şeye dönüşür çabucak. Kuş sesleri sıradanlaşır; yağmur damlaları, kar taneleri anlamını yitirir. Halbuki her damlanın ayrı bir hikayesi var dinlemeyi bilene. Wittgenstein’ın dediği gibi herhalde insan için en zoru gözünün önünde olanı görmek. Çünkü göz önünde olan merak ve hayretten kolay kolay pay alamıyor. Göz önünde olan, tanımlanıp, damgalanıp sıradanlığın heybesine atılıyor. Heybeyi biraz karıştırmakta fayda var belki de ne dersiniz? 

Merak ve hayret, bizi Yaratıcı’ya götürecek iki önemli rehber aynı zamanda. Hayretimizi gerekli kılan o kadar çok şey var ki çevremizde. O sebeple Kur’an’da deveye, gökyüzüne, arıya, sineğe dikkat çekiliyor. Gözümüzün önünde olup da göremediklerimiz bize hatırlatılıyor. Duyarsızlaştığımız uyaranların bizde yeniden makes bulması isteniyor. Defalarca önünden geçip gittiğimiz sarı çiçekle Yunus Emre’nin kurduğu diyalog Kur’anî talebin, insandaki merak, heyecan ve hayretin bir yansıması değil de nedir? Varlığı görmek için göz yetmez esasında. Hatta göz; akla, gönle perde olur bazen. İnsan boş bakışlarla çevresine nazar kılar hale gelir; halbuki akıl ve gönül de göze refakat etmeli. Aksi takdirde göze yansıyan aklı ve gönlü bulandırabilir. İnsan gördüklerinin şaşasına, şekline, cezbesine kapılabilir. Göz kabuğu görür, öze nüfuz etmek için tefekkür, tedebbür gerekir. Tedebbür bir şeyin arka yüzünü, altta yatan kısımını görebilemek demektir. Şekle irca edilen bakışlar anlamı gölgeler; her varlıkta bulunan ortak mânâyı bulanıklaştırır. Göze gelip akla ve gönle dokunmayan şey gerçek değerini yitirir. İmanın gayba bakan yönü biraz da göz önünde olanın değer yitimine uğramasıyla ilişkili olabilir mi acaba?

YORUM EKLE

banner19

banner36