Öfke, asabiyet ve hamiyet

Akşam eve geldiniz, yüzünüzden düşen bin parça… Belli ki birilerine öfkelenmişsiniz. Uzmanlar, “öfke”lenen, “alev”lenen, “sinir”lenen, “damarına basılan”, “kızan”, “kanına dokunulan” kişilerde fizyolojik bazı değişikliklerin olacağını belirtiyor. Örnek vermek gerekirse,

  • Yüz, boyun ve vücutta “kas”ılmalar olur; surat asılır, kaşlar çatılır, vücut gerginleşir,
  • Nefes alışverişi sıklaşır ve düzensizleşir, kişi “burnundan solur”,
  • Boyun “damar”ları şişer,
  • Yüz, kulak ve boyun “kızarır”,
  • Kan deveranı artar, “kan kişinin beynine/başına sıçramış”, “kişinin gözünü kan bürümüş” gibi olur, 
  • Kişinin vücut “sıcaklığı” yükselir, 
  • Dişler sı­kılır, adetâ “diş bilenir”.

Dikkat ederseniz, özellikle kas, sinir, damar, nefes, kan dolaşımı, sıcaklık, renk gibi yapı ve parametrelerdeki değişimler öne çıkıyor.

Kas, TDK Sözlüğü’nde “tellerden oluşan ve kasılarak vücut hareketlerini sağlayan organ ve bu organın telsi dokusu” olarak tanımlanıyor. Kasmak ise, “germek, kısaltmak, daraltmak” gibi anlamları içeriyor. Birçok Batı dilinde “kas”ı ifade eden önek “mi(o)”dur. Örneğin, “miyop-kısık gözlü” (Gözlük takmayan miyoplar, daha iyi görebilmek için gözlerini kısarlar), “miyalji-kas ağrısı”, “miyokard-kalp kası”, “miyorelaksan-kas gevşetici” anlamına gelir. İngilizcede “kas” anlamına gelen “muscle”, Latince “musculus (mus-fare)+(sculus-küçük)-küçük fare”den gelmektedir. Eski Yunancada da “mýs” hem “fare”, hem “kas” anlamına gelir. Kas ve fare arasındaki ilişki nereden geliyor? O dönemde bazı kasların, özellikle pazıların şeklinin ve hareketinin farelere benzer olduğu düşünülüyordu. İlginç olan ise, aynı biçimde Arapçada “adale-kas”, “adal-tarla faresi” ve Eski Türkçede “sıçganak-kas”, “sıçgan-fare” eşleştirmesinin olması… Farklı dillerin düşünce sistematiğindeki benzerlik gerçekten harikulade… İngilizcede, halihazırda kaslarını geliştirmeye büyük önem veren ve spor salonlarından çıkmayanlara “gym rat-spor salonu faresi” denmektedir ki, bu da tam da “kaslar”a uygun bir adlandırma olmuştur. 

Öfke, Eski Türkçe “öpke”den gelir. Öpke, “akciğer” demektir. Bazı uzmanlar, öpkenin de “öpmek-içine çekmek, yutmak, yudumlamak, ani nefes almak” fiili ile bağlantılı olduğunu belirtir. Kaşgarlı Mahmud, Divanü Lûgati’t-Türk adlı eserinde, öfkenin akciğerden geldiğini ifade eder ve öfke-akciğer ilişkisini Arapçadaki yağmur-semâ ilişkisine benzetir. Arapçada semâ, “yağmur” anlamına da gelir. Yağmur semâdan geldiği halde, yağmura da semâ denmektedir. Aynen bunun gibi, öfke de akciğerden geldiği halde aynı adla isimlendirilmiştir. Öfke anında nefes alışverişinin sıklaşması ve düzensizleşmesi, öfkenin akciğerden geldiğini düşündürmüştür.

Kızmak, “ısınmak, öfkelenmek, azmak” gibi anlamlara gelir. Eski Türkçe “kızarmak”tan gelmektedir. İmam Gazali İhyâü Ulûmi’d-Dîn adlı eserinde şöyle demektedir: “İnsan arzu ve gayelerinden birinin engellenmesiyle karşılaştığı zaman öfke ateşi tutuşmaya, heyecanlanarak kalp damarları şişmeye başlar. Ve tıpkı ateşin ve kaynar suyun yükselişi gibi vücudun üst tarafına yükselir. Derken yüze dökülür; yüz ve göz de kıpkırmızı kesilir.” Kızmak, “ateş”le bağlantılı iken, gönlün ferahlaması, yüreğin “serin”lemesi ve yüreğe “su” serpilmesi ile bağlantılı görülmüştür. Burada Peygamberimizin şu tavsiyeleri akla geliyor: “Öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır. Ateş ise su ile söndürülür. Öyle ise, biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.” “Dikkat ediniz! Öfke insanoğlunun kalbindeki bir ateş parçasıdır. Gözlerin kızardığını, boyun damarlarının şiştiğini görmez misiniz? Her kim bunun eserini duyarsa, yere uzansın.” “Biriniz öfkelendiğinde, ayakta ise otursun. Yine sakinleşmezse yanı üzere yatıversin.”

İnsan ruhunun başlıca güçleri, “akıl gücü”, “şehvet gücü” ve “öfke/gazap gücü” olarak sınıflandırılmış ve bu tasnif İslam âlimleri tarafından da kabul görmüştür. Dengeli insan, bu üç kuvvette orta yolu tutabilen olarak görülmüştür. Faydalı-zararlıyı, iyiyi-kötüyü ayırabilme “akıl gücü”, kendi menfaatine olan şeyleri isteyebilme “şehvet gücü” ve kendi zararına olan şeyleri defedebilme de “öfke/gazap gücü” kapsamında değerlendirilmiştir. Söz konusu “üç kuvvetin” kendi içinde ifrat-denge-tefrit biçiminde üç hali bulunmaktadır:

  1. Akıl Gücü
  1. İfrat: Cerbeze (İyiyi kötü, kötüyü iyi gösterebilecek kadar aldatıcı bir zekâ hali)
  2. Denge: Hikmet (İyiyi iyi bilip uyma, kötüyü kötü bilip kaçınma hali)
  3. Tefrit: Anlama zayıflığı (İyiyi-kötüyü ayıramama hali)
  1. Şehvet Gücü
  1. İfrat: Helal-haram tanımadan yararlanma (Yetim hakkını yeme, zina, hırsızlık vb.)
  2. Denge: Helal sınırları içinde kalma (Meşru kazanç elde etme, evlilik vb.)
  3. Tefrit: Helale bile iştah hissetmeme (Çalışma, yeme-içme, evlenme vb. konularda isteksizlik)
  1. Gazap
  1. İfrat: Aşırı korkusuzluk (Maddi/manevi hiçbir şeyden korkmama, saldırgan olma hali)
  2. Denge: Şecaat (Allah’tan korkma, O’nun dışında hiçbir şeyden korkmama)
  3. Tefrit: Korkaklık (Korkulmayacak şeylerden bile bir korku hissetme)

İslam bilginleri; kişinin canını, malını, ailesini ve kutsal değerlerini koruyabilmesi için denge halindeki öfkeyi gerekli görmüşlerdir.

Öfkenin bir de toplumsal boyuta bakan yönü vardır. Burada İbni Haldun’un üzerinde önemle durduğu “asabiyet” kavramından bahsedelim.  Asab, “sinir, damar” anlamına gelir. “ˁaṣabe-Sıkıca tutmak, kuşatmak, sarmak, bağlamak” fiil kökünden gelmektedir. Asabî “sinirli”, âsâbı bozulmak “sinirlenmek”, asabiyye “nöroloji” anlamına gelir. Câhiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan yakınların oluşturduğu topluluğa “asabe” denirdi. Asabe kavramı, “kuşatma/sarma” anlamı ile bağlantılı olarak, bir kavgada akrabaların yakınlarını koruma altına almak için etrafını sarmalarından/kuşatmalarından hareketle oluşmuştur. İşte, asabiyet “sinirlilik” anlamına geldiği gibi, “bir topluluğun fertlerini birbirine bağlayan ve aralarında yakınlık olan kişilerin başkalarına karşı birlikte hareket etmelerini sağlayan birlik ve dayanışma ruhu” anlamına da gelmektedir. Bu yakınlık aslında kan bağı ile oluşur (kanına dokunmak deyimini hatırlayalım), ancak bazen din, siyaset, coğrafya gibi başka bağlarla da sağlanabilir. Bu açıdan, asabiyet Kubbealtı Sözlüğü’nde “akraba, soy sop, kavim, vatan, millet ve din gayreti gütme” olarak da tanımlanmıştır.

İbn Haldûn’a göre, asabiyet insanoğlunun doğal bir özelliği olup, en küçük topluluklardan en büyük devletlere kadar bütün birliklerde etkili olmuş bir enerji kaynağıdır. Aynen öfkede olduğu gibi olumlu ve olumsuz tarafları mevcuttur.  Asabiyet, bir topluluğun veya bu topluluğa ait bireyin zarar görmesini engelleyici nitelikte olabilir. Bir topluluğun sağlıklı olması, sinir sisteminin sağlıklı çalışmasına bağlıdır: Peygamberimizin “Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” şeklindeki güzel sözleri, sinir sistemi iyi çalışan mümin topluluğunu tasvir etmektedir. Ancak, asabiyet başka topluluklara veya onların bireylerine zarar verilmesine de neden olabilir, bir kişinin haksız da olsa kendi topluluğuna yardımcı olmasına sevkedebilir. Bu hal, taassup halidir. Asabiyet ile aynı kökten gelen taassup, “kendi soyuna (veya kendinden gördüğüne) her zaman yardım etmek, körü körüne onu savunmak”tır. Taassup sahibi olanlara da “mutaassıp” denir. Hicretten sonra yaşanan bir hâdise bu konuya ışık tutmaktadır. İki kişi arasında kuyudan su çekme sırası konusunda bir tartışma yaşanır. İş kavgaya dönüşünce, tartışanlardan biri “Yetişin ey Ensâr!” diye, diğeri de “Yetişin ey Muhâcirler!” diye bağırır. Herbir taraf, kendisini çağıranın yanında toplanır. Kanlı bir çatışma çıkmak üzereyken, durumdan haberdar olan Peygamberimiz çok öfkelenir ve koşarak gelip iki topluluğun arasına girer: “Şu cahiliye çığlığını bırakınız! O ne kötü şeydir!” Akabinde müslümanların bazı ileri gelenlerinin de araya girmesiyle iki taraf yatıştırılır. Bu olay, günümüzde yaşanan aşiret kavgalarını, aynı meslekten olanların birbirlerini her hal ve şartta savunmalarını, haksız yardıma varan hemşehri dayanışmalarını ve siyasi fanatizmi hatırlatıyor. Yanlışı yapan, benim ailemden, milletimden, inancımdan, memleketimden, siyasi görüşümden diye sonuna kadar destekçi olmak cahiliye yolunda olmak değil midir? Bayrak şairinden mülhem söylersek ne yazık ki günümüzde de “cahiliye ölmedi, kıtalar dolaşıyor…”

Öfke ve ateş ile ilişkili bir başka kavram da hamiyettir. Arapçada “h-m-y” kökü “bir şeyin ateşte kızması, ateş, öfkelenme, gayret etme, himaye etme, kıskanma, utanç veren bir işten kaçınma” gibi anlamlara gelmektedir. “hâmiye-çok sıcak, kızgın” anlamına, hamiyet ise “ateş ve güneş gibi kızgın cevherlerden ve canlıların bedenlerindeki sıcak kuvveden doğan sıcaklık, gazap gücünün coşma ve çoğalması, kutsal değerleri koruma gayreti, kutsal değerlere saldırıya dayanamama” gibi anlamlara gelir. Cahiliye hamiyeti ise, “cahiliye taassubu ve tarafgirliği” anlamına gelir. Aynı kökten gelen himâye “koruma”, hâmi ise “koruyan”demektir.

Öfke, asabiyet ve hamiyet duyguları kişinin harekete geçebilmesini ve kötülükleri bertaraf edebilmesini sağlar. Bu açıdan gereklidir. Nitekim, İmam Gazali, İhyâsı’nda öfkesi ve hamiyeti büsbütün kaybolmuş insanın gerçekte eksik bir insan olduğunu belirtir. Ancak, “başkasına zarar veren, akıl ve din ile kayıtlı olmayan” öfke, “zalim de olsa kendinden olana yardım ettiren” asabiyet/taassup ve “haklıyı koruma çizgisinden haksızı kayırma çizgisine geçen” hamiyetin yasaklanmış olduğunda şüphe yoktur. Ne mutlu öfke ateşini yerinde kullanabilenlere!.. 

YORUM EKLE
YORUMLAR
Asım
Asım - 2 hafta Önce

Kaleminize ve yüreğinize sağlık

Cengiz eken
Cengiz eken - 1 hafta Önce

Erdinç hocam, yine çok güzel bir şekilde yazmış, bilgilendirme için teşekkürler

Muhibbi
Muhibbi - 1 hafta Önce

Öfke kişinin kendine zarar verir, helalleşmesi daha kolaydır.
Ama toplumsal öfkenin hem zararları daha büyüktür, hem de onulmaz yaralr açar.
Çok dikkat etmeli

Bünyamin
Bünyamin - 1 hafta Önce

Yüreğinize dilinize bilginize emeğinize sağlık

Bülent DEMİREZEN
Bülent DEMİREZEN - 1 hafta Önce

Elinize ve yüreğinize sağlık Erdinç Bey

banner19

banner36